Kızımın etüte kaldığı bir gündü. Saat 17.00'de onu okuldan almam gerekiyordu. İşten bir buçuk saat öncesinden çıkmıştım ama trafik ilerlememi engellemişti. Aradan geçen bir saate rağmen trafikte hiç açılmıyordu. Kaygılanmaya başladım. "Ya yetişemezsem, ya beni göremeyince korkarsa, keşke daha erken çıksaydım..."
Trafik daha da kilit hale geldikçe ben de içimden kendime yükleniyordum. Önce öğretmenine ulaşmaya çalıştım, geç kalacağımızı kızıma söylemesi için... Sonra veli grubundan okulda olan varsa kızıma söyleyebilir mi diye not düştüm. Bendeki kaygı seviyesi giderek artıyordu.
Her şeye rağmen sadece beş dakika rötarla kızımı okuldan almayı başarmıştım. Lobide oturmuş arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Yüzü gülüyor, arkadaşlarıyla kahkahalar atıyordu. Onu böyle görünce içim rahatladı. Belli ki, tek geç kalan veli de ben değildim.
O hayatın gerçeklerinden haberdardı. Benim kaygılandığım şeyler onda pek de kaygı oluşturmuyordu. Bir hayatı vardı ve onun içinde mutluydu. Üzüleceğini düşündüğüm şeyler ona üzücü gelmiyordu. Tasalandığım her şey sadece bana aitti. Kızım büyümüş ve beni teselli etmişti.
Sonrasında uzun uzun düşündüm. Annelik yaparken kızımı sarmaya çalıştığım ipek kozanın aslında onu korumadığını sadece benim annelik endişelerimi azalttığını fark ettim. Onu hayata ipek bir kozanın içinde hazırlayamazdım. Hayatın üzüntüleri, kaygıları, gerçekleriyle kendi yaşına uygun şekilde yüzleşmesi ve tüm bunlara karşı kendine ait bir davranış şekli oluşturması gerekiyordu. Ben ipek kozamla bunu engelliyordum.
O ise o kazanın içinde tüm gerçekleri en yalın haliyle görüyordu. Annelik kozamı o gün özgür bıraktım. Kızımın kendi alanına saygı duydum ve bunu kabullendim. Biz sonsuza kadar onların koruyu meleği olmazdık ve onların gerçekçi bir şekilde bu yolda yürümeleri gerekiyordu. İyi niyet her zaman doğru sonuçları vermiyordu.
POZİTİF EBEVEYNLİK DOĞRU MU?
Son yıllarda çok konuşulan "pozitif ebeveynlik" iyi niyetle çıktı yola. Bağırmayalım, incitmeyelim diye. Ama bazen başka bir baskıya dönüştü: Hep sakin anne, hep mutlu çocuk... Gerçek hayatta böyle bir ev yok. Kızım bazen öfkeleniyor, bazen kıskanıyor, bazen huysuz. Eskiden hemen düzeltmek isterdim. Şimdi durmayı öğreniyorum. Çünkü şunu anladım: Duygular geçer, bastırılanlar kalır.
Çünkü mutluluk bir görev değil. Çocuklukta hiç değil. Mutluluk; üzüntünün yasaklanmadığı evlerde kendiliğinden geliyor.
ÜZÜLMESİN DEMEK GERÇEKÇİ DEĞİL
Kızım büyüdükçe üzüntüler de değişti. Küçükken ağlamak daha netti. Dizini kanatırdı, kucağıma alırdım, geçerdi. Şimdi ise ağlamalar az, susmalar çok. 9–12 yaş tam da böyle bir yer. Çocuklar hâlâ çocuk ama artık her şeyi anlıyorlar. Bakıştan, sesten, sınıfta kimin dışarıda kaldığından... Ama anlatamıyorlar. Çünkü "abartıyorsun" denmesinden korkuyorlar.
Bazen çocuklar çözüm istemiyor. Birinin yanlarında oturmasını istiyor. Bu yaşlarda mutsuzluk sessiz oluyor. Odalara çekiliyorlar, yüzleri düşüyor, "iyiyim" diyorlar. Biz ebeveynler ise hâlâ hızlı cevaplar bekliyoruz. Oysa bazı duygular acele sevmiyor.