Türkiye'nin en tanınan hekim- yazarlarından Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, yıllardır uyardığı bir gerçeği artık daha sert cümlelerle ortaya koyuyor: Asıl sorun yaşlanmak değil, geç kalmak... Prof. Dr. Müftüoğlu söyleşimizde obeziteden diyabete, unutkanlıktan huzursuzluğa kadar modern insanın temel sağlık çıkmazlarını masaya yatırıyor. Moda kavramlardan uzak, sade ama çarpıcı bir dille "iyi yaş almanın" mümkün olduğunu anlatıyor.
- Yıllardır köşe yazarı ve televizyonlara çıkan bir hekim olarak sizce Türkiye'nin en büyük sağlık sorunu nedir?
- Hiç tereddütsüz söylüyorum: Diyabezite... Yani diyabet (şeker hastalığı) ile obezitenin (şişmanlık) evliliğinden doğan o canavar. Bakın, Türkiye maalesef Avrupa'nın en şişman ve diyabet artış hızı en yüksek ülkesi haline geldi. Eskiden "bulaşıcı hastalıklar" bizi korkuturdu, şimdi "bulaşıcı olmayan ama salgın gibi yayılan" yaşam tarzı hastalıkları belimizi büküyor. Hareketsizlik ve kötü beslenme (aşırı un, şeker, nişasta) bizi içten içe çürütüyor. En büyük sorunumuz ne kanserdir ne de kalp krizidir; bunların hepsinin anası olan insülin direncidir, göbeklenmedir. Biz toplum olarak sadece doymak için yiyoruz, beslenmek için değil. Ve maalesef yürümüyoruz, oturuyoruz. Oturmak, yeni sigara içmektir!
- Longevity artık bir moda kavram mı, yoksa tıbbın zorunlu olarak girdiği yeni bir evre mi? Bu kavramın içinin boşaltılma riskini görüyor musunuz?
- Çok haklı ve yerinde bir endişe. Longevity (uzun yaşam) kavramı, maalesef "Antiaging" (yaşlanma karşıtı) kavramının başına gelenlere uğrama riski taşıyor. Anti-aging bir pazarlama tuzağına dönüştü; kremlerle, botokslarla yaşlılığı yok edebileceğini sandı insanlar. Oysa yaşlanmak, durdurulamaz bir doğa kanunudur. Longevity ise bir moda değil, tıbbın geleceğidir; Tıp 3.0'dır. Amaç sadece "çok yaşamak" değil, "iyi yaşlanmaktır". Ancak korkum şu ki; bu kavramı da "3 tane hap yut, 100 yıl yaşa" gibi sığ bir ticari alana hapsetmeye çalışanlar var. Longevity, bir hap değil, bir yaşam disiplinidir. Sabah kahvaltınızdan uyku saatinize, dost sohbetlerinizden yürüyüş ayakkabılarınıza kadar her şeyi kapsayan bir "yaşama sanatı"dır.
- Hastalıklara yakalanmadan önce alınması gereken ilk tedbir ne olmalı?
- Tek kelimeyle: Farkındalık. Ve hemen ardından gelen eylem: "Check-forward." Yıllarca "Checkup" (hasar tespiti) yaptık. "Hocam bir bak bakalım neresi bozulmuş?" dedik. Bu devir bitti. Artık "Check-forward" yani "Geleceği Planlama" devrindeyiz. İlk tedbir, kendi vücudunuzun CEO'su olmaktır. "Benim genetik mirasımda ne var? Annem şeker hastası mıydı? Babam kalp krizi geçirdi mi? Bel çevrem 100 santimi geçti mi?" diye sorup, riski yönetmektir. Hastalanmayı beklemeyin. Sağlık, hastanede kazanılmaz; mutfakta, yatak odasında (uykuda) ve sokakta (yürüyüşte) kazanılır.
- Kitabınızda uzun yaşamdan çok "kaliteli yaş alma" vurgusu yapıyorsunuz. Sizce insanlar neden hâlâ sayıya (kaç yıl yaşadım) bu kadar takılı?
- Çünkü insanoğlu fıtratı gereği "yok olmaktan" korkar. Ölüm korkusu, niceliğe (sayıya) odaklanmayı getirir. Ama ben hep şunu söylerim: "Önemli olan hayatınızdaki yıllar değil, yıllarınızdaki hayattır." 90 yaşına kadar yaşayıp son 10 yılını kimseyi tanımadan, yürüyemeden, altı bezlenerek, makinelere bağlı geçirmek bir "ödül" müdür, yoksa "ceza" mı? Bizim hedefimiz "Lifespan"i (ömür süresi) uzatmak değil, "Healthspan"i (sağlıklı ömür süresi) uzatmaktır. İnsanlara "100 yaşına kadar yaşayacaksın" dediğimde değil, "Torununun mezuniyetinde dans edebileceksin" dediğimde gözlerinin parladığını görüyorum. Hedefimiz bu olmalı.
- Beslenme, egzersiz, uyku ve huzuru dört ana sütun olarak belirliyorsunuz. Bunlardan biri ihmal edildiğinde diğerleri onu telafi edebilir mi?
- Asla! Bu, dört ayaklı bir masadır. Bir ayağını keserseniz masa devrilir, en iyi ihtimalle üzerindeki her şey dökülür. Dünyanın en sağlıklı yemeğini yiyin, eğer uyumuyorsanız vücut kendini tamir edemez. Her gün spor yapın, eğer huzurunuz yoksa, stres hormonları (kortizol) o sporu "çöp" eder. Mışıl mışıl uyuyun, ama kötü besleniyorsanız hücrelerinizi paslandırırsınız. Bunlar birbirinin yedeği değil, tamamlayıcısıdır. Bütüncül sağlık (İntegratif Tıp) dediğimiz şey tam olarak budur.
- Huzuru, diğer üç direği bir arada tutan 'koruyucu şemsiye' olarak tanımlıyorsunuz. Günümüz insanı huzuru neden hep sona bırakıyor?
- Çünkü huzur; markette satılmıyor, eczanede reçete edilmiyor. Elle tutulur, gözle görülür bir şey değil. Modern insan, "somut" olanın peşinde; bir hap yutayım iyileşeyim, bir diyet yapayım zayıflayayım istiyor. Huzur ise emek ister, içsel bir yolculuk ister. "Teflon tava" gibi olmayı, dertleri üzerine yapıştırmamayı, "bu da geçer" diyebilmeyi, şükretmeyi gerektirir. Biz bedeni doyurmakla o kadar meşgulüz ki, ruhu aç bıraktığımızı ancak o dört ayaklı masa devrilip altında kaldığımız zaman, yani hasta olduğumuzda anlıyoruz. Oysa huzur, en etkili ve en ucuz ilaçtır.
- Teknoloji, yapay zeka ve dijital sağlık ikizleri hayatımıza giriyor. Bu gelişmeler bizi daha sağlıklı yapacak mı, yoksa kafamızı mı karıştıracak?
- Bu tamamen bizim direksiyonda olup olmadığımıza bağlı. Yapay zeka ve dijital sağlık verileri muazzam birer "asistan". Saatinizdeki sensör size "ritmin bozuldu, doktora git" diyebilir ya da genetik haritanız "senin kafeine toleransın düşük" uyarısı verebilir. Bu, "Sürprizsiz Tıp" için harika bir fırsat. Ama tehlike şurada: Eğer teknolojiyi bir "takıntı" haline getirip, kendi bedenimizin sesini dinlemeyi bırakırsak, sadece verilere bakan robotlara dönüşürüz. Teknoloji bize "ne olduğunu" söyler ama "ne yapmamız gerektiğini" yine insan aklı, hekim hikmeti ve vicdanı belirler. Kafamız karışmasın istiyorsak, teknolojiyi efendi değil, köle olarak kullanmalıyız.
BİTKİSEL DEMEK, ZARARSIZ DEMEK DEĞİLDİR!
- Kitapta özellikle "Bilimi şarlatanlıktan ayırmak zorundayız" uyarısı dikkat çekiyor. Sosyal medyada sağlık bilgisinin bu kadar kirlenmesi sizce insanları daha mı hasta ediyor?
- Kesinlikle daha hasta ve daha kafası karışık yapıyor. Ben buna "İnfodemi" (Bilgi salgını) diyorum. Sosyal medyada "Maydanoz sapını kaynat, karaciğerin sıfırlansın", "Şu tozu iç, 10 kilo ver" diyen, diploması kendinden menkul "sağlık guruları" türedi. Unutmayın: "Bitkisel demek, zararsız demek değildir." Baldıran otu da bitkiseldir ama Sokrates'i öldürdü! Bilinçsizce kullanılan otlar, karışımlar karaciğerinizi iflas ettirebilir, böbreklerinizi durdurabilir. Bilim, kanıt ister. Biz "kanıta dayalı tıp"tan şaşmamalıyız.
40'INDAN SONRA AĞIRLIK ÇALIŞMAK ŞART
- "Hareket genlerimizi terbiye eder" diyorsunuz. Egzersizi hâlâ sadece kilo verme aracı olarak görenlere ne söylersiniz?
- Onlara, vücutlarındaki en büyük eczanenin kapısını kilitli tuttuklarını söylerim. Egzersiz, bir "zayıflama ilacı" değildir; egzersiz, genlerinizle konuşan bir dildir. Siz yürüdüğünüzde, kaslarınızdan salgılanan "Miyokin" adlı maddeler beyninize "mutlu ol", karaciğerinize "yağ yak", damarlarınıza "gevşe" emri verir. Hareketsizlik, genlerin paslanmasıdır. Kilo vermek, egzersizin sadece yan etkisidir, bonusudur. Asıl ödül; sağlam bir kalp, keskin bir zeka ve güçlü bir bağışıklık sistemidir. Sadece yürümek de yetmez, özellikle 40'ından sonra "ağırlık/ direnç" çalışması şarttır. Kas erimesi (Sarkopeni) yaşlılığın en büyük tuzağıdır.
UYKU, KAYBEDİLEN ZAMAN DEĞİLDİR
- Uyku bölümünde kullandığınız "uyku bedenin tamirhanesidir" benzetmesi çok çarpıcı. Peki, modern insan bu tamirhaneye girmeyi neden reddediyor?
- Çünkü uyumayı "zaman kaybı" olarak gören, "uyursam geri kalırım" diyen hastalıklı bir başarı kültürünün esiriyiz. Oysa uyku, kaybedilen zaman değil, kazanılan sağlıktır. Gece 23:00 ile 03:00 arası, beynin ve bedenin "temizlik işçileri"nin mesai saatidir. Melatonin hormonu bu saatlerde çıkar, hasarlı hücreleri onarır, beyni yıkar (Glemfatik sistem), kanserle savaşır. Siz o saatte elinizde telefon, mavi ışığa maruz kalarak oturursanız, o işçiler iş başı yapamaz. Sabah da çöplüğe dönmüş bir beyinle uyanırsınız. Tamirhaneye girmeyen araba nasıl yolda kalırsa, uyumayan insan da yolda kalır.
UNUTKANLIĞIN ÇARESİ DOST MECLİSİ
- Son dönemde her yaşta insanın ortak sorunu 'unutkanlık' oldu. Özellikle isimleri aklımızda tutamıyoruz. Randevular kaçırılıyor. Büyüklerimiz not defteri tutardı. Yeni nesiller yazmayı unuttu. Neden unutuyoruz? Ne yapmalıyız?
- Bu sorunun cevabı iki katmanlı. Birincisi "Dijital Demans". Beynimiz o kadar çok veri çöplüğüne maruz kalıyor ki, "odaklanma" yeteneğini kaybetti. Kaydet tuşuna basmıyoruz. Bir bilgiyi kaydetmeden (odaklanmadan), onu geri çağıramazsınız (hatırlayamazsınız). "Multi- tasking" (aynı anda çok iş yapmak) denen bir yalanın peşindeyiz. Beyin tek bir işe odaklanmak ister. İkincisi ise biyolojik eksiklikler. B12 vitamini eksikliği, D vitamini yetersizliği ve Omega-3 (DHA) fakirliği beynin kimyasını bozuyor. Ne yapmalı? Odaklanın, bir iş yaparken sadece onu yapın. Not alın, yazmak beynin kaydetme mekanizmasını tetikler. B12 ve Omega-3 seviyelerinize baktırın, eksikse tamamlayın. Ve sosyalleşin; yalnızlık beyni küçültür, dost meclisleri bulmaca çözmekten daha etkilidir.
PROF. DR. OSMAN MÜFTÜOĞLU İÇİN SEBZELER
ENGİNAR: Karaciğerin en yakın dostu.
KUŞKONMAZ: Lüks ama bir o kadar faydalı. (Glutatyon deposu)
ISPANAK: Temel Reis (Güç değil ama direnç)
KABAK: Kalorisiz, şişirmeyen dost.
PAZI: Ispanağın sessiz ve mütevazı rakibi. (Kemik dostu)
BROKOLİ: Sülforafan mucizesi. (Kanser savar)
KARNABAHAR: Beyaz dev (Bağışıklık)
TEMEL BESLENME HAPLARLA OLMAZ
- Kitabınızda "Longevity hapları"ndan ve en yeni destek ürünlerinden söz ediyorsunuz ama bir yandan da "bir kase mercimek çorbası" diyorsunuz. Bu iki dünya nasıl dengelenmeli?
- Harika bir soru. Cevabı "Sentez"dir. Ne sadece laboratuvarın soğuk yüzü, ne de sadece ninemizin mutfağı... İkisi de lazım. Bakın, topraklarımız fakirleşti. Yediğimiz ıspanakta 50 yıl önceki demir yok. O yüzden eksik olanı (D vitamini, B12, Omega-3) yerine koymak için modern tıbbın desteklerini akıllıca kullanacağız. Ama temel beslenmemizi "haplar" üzerine kuramayız. En iyi multivitamin, pazar tezgâhındaki renkli sebzelerdir. Mercimek çorbası, bitkisel proteindir, liftir, probiyotik dostudur. Longevity hapı (mesela NMN veya Resveratrol) ise hücrenin enerji santraline destektir. Önce mercimek çorbanı iç, temeli at; sonra gerekiyorsa üzerine o hapı cila niyetine al. Sıralama budur. "Doktora değil, manava gidin" sözümün arkasındayım ama manav yetmediğinde eczaneden destek almak da akılcı tıbbın gereğidir.
YAŞLANMANIN TADINI ÇIKARIN
- "Hayatı seyirci olarak değil, usta olarak yaşamak" çağrısı yapıyorsunuz. Bu kitabı okuyan biri hayatında ilk olarak neyi değiştirmeli?
- Bakış açısını. Kendini hayatının bir kurbanı değil, CEO'su olarak görmeye başlamalı. "Genetiğim böyle, kaderim bu" dememeli. Direksiyona geçmeli. İlk değiştireceği şey de mutfağı ve ayakkabıları olmalı. Mutfağından şekeri/unu atacak, ayağına rahat bir ayakkabı giyip sokağa çıkacak. Bu kadar basit.
- Bu kitabı okuyan bir okur için tek bir cümlelik bir hedef koyacak olsanız, hayatında ne değişmiş olmalı?
- Yaşlanmaktan korkmayı bırakıp, yaş almanın tadını çıkarmaya başlamış olmalı.
ÇOCUKKEN KARNABAHAR VE BAMYAYLA ARAM İYİ DEĞİLDİ
- Çocukken sevmediğiniz ama doktor olduktan sonra yemeye başladığınız bir yemek var mı?
- Çocukken bamya ve karnabahar ile aram hiç iyi değildi. Şimdi ise karnabaharı sofranın baş tacı yapıyorum, bamyayı da mevsiminde asla kaçırmam. Bilgi, damak tadını bile terbiye edebiliyor!
- Her gün ne kadar yürüyorsunuz?
- Hedefim 10 bin adım ama en az 7 bin 500 adımı tamamlamadan o günü bitmiş saymam. Yürüyüş benim sadece sporum değil, meditasyonumdur.
- En son ne zaman hasta oldunuz? Hangi meslektaşınıza gittiniz?
-Çok şükür ağır bir hastalık geçirmedim ama geçen kış hafif bir viral enfeksiyon (grip) atlattım. Kime gittim? Kendi içimdeki hekime! İstirahat ettim, C vitamini ve ıhlamur takviyesi aldım, bol uyudum. Vücuda izin verirseniz o kendi işini biliyor.
- En son hangi kitabı okudunuz?
- Dr. Daria Mochly-Rosen ve Emanuel Rosen'in yazdığı The Life Machines (Yaşam Makineleri) kitabını okudum. Mitokondri sağlığının, yani hücrelerimizin enerji santrallerinin hayatımızı nasıl dönüştürebileceğini anlatan muazzam bir eser. Tıbbın geleceğinin hücresel enerjide yattığını çok güzel anlatıyor.
- Önünüzü kesen hayranlarınızın en çok yakındığı rahatsızlıkları nedir?
- İnanın 40 yıldır değişmedi: "Hocam bu göbek nasıl gidecek?" ve "Hocam kolumu kaldıracak halim yok". İkisi de aslında aynı kapıya, yani yaşam tarzı hatalarımıza çıkıyor
- Duysak şaşıracağımız bir alışkanlığınız var mı?
- Yok, ancak sıkça sorulduğu için söyleyeyim: Soframın baş tacı bakliyattır. Özellikle pastırmalı kuru fasulye ve kuşbaşı etli nohut. Bunun nedeni, rahmetli eski Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel'in sağlık başdanışmanlığı ve hekimliğini yürüttüğüm dönemde, Cumhurbaşkanlığı mutfağının rahmetli Nazmiye Demirel hanımefendinin kontrolünde Anadolu mutfağının en sağlıklı ve doğal örneklerinin özenle hazırlandığı bir mutfak olmasıydı. Rahmetli Demirel, sanıldığının aksine pastırmalı yumurta değil, pastırmalı kuru fasulyeyi çok severlerdi. Sofrasında pastırma sık olurdu. O dönemden beri beğendiğim bir lezzettir. Her zaman her konuyla ilgili söylediğim gibi ölçüsünde ve kararında.
KARACİĞERİN AFFEDİCİLİĞİNE GÜVENİN
- Yıllardır sigara ve alkol kullanan insanlar sağlık sorunlarıyla karşılaşmaya başlayınca bile "İş işten geçti. Artık bıraksam ne olur!" diyerek kötü alışkanlıklarına devam ediyor. Onlara ne söylemek isterdiniz?
- Onlara "Karaciğerin affediciliğine güvenin" derim. İnsan vücudu mucizevi bir tamir yeteneğine sahiptir. Sigarayı bıraktığınız 20. dakikada iyileşme başlar. Alkolü kestiğinizde karaciğer haftalar içinde kendini yeniler. "Zararın neresinden dönerseniz kârdır" lafı en çok sağlıkta geçerlidir. Asla geç değildir. Vücut sizden sadece bir "ateşkes" bekliyor. Siz o zehri vermeyi kestiğiniz an, vücut bayram eder ve onarıma başlar. Kendinize bu şansı verin.
BEYİN CERRAHİSİ, TIBBIN ZİRVESİDİR
- Prof. Dr. Osman Akçakaya tarafından 40 dakikası uyanık 3 saatlik bir beyin ameliyatı geçirdim. Bu tecrübeden sonra doktorluğun ne kadar kutsal olduğunu bir kez daha anladım. Son yıllarda cerrahlık (özellikle beyin) branşının tercih edilmediği görülüyor. Henüz branş seçmemiş genç hekimlere bu branşı tavsiye edersiniz?
- Sevgili Serkan, öncelikle çok büyük geçmiş olsun. Uyanık olarak yapılan, üç saatlik bir beyin ameliyatı gibi böylesine zorlu bir süreci atlatıp, bugün dimdik karşımda duruyor olman, aslında sorduğun sorunun cevabını bizzat veriyor. Senin bu tecrüben, cerrahlığın, özellikle de beyin cerrahisinin ne kadar hayati, ne kadar mucizevi bir sanat olduğunun kanıtıdır. Evet, zor bir branş, riski yüksek, stresi bol. Ama bir insanın hayatına, en kıymetli hazinesi olan beynine dokunup onu hayata döndürmenin manevi tatmini hiçbir şeyle ölçülemez. Genç meslektaşlarıma tavsiyem şudur: Eğer yüreklerinde o "adanmışlık" ateşini hissediyorlarsa, zorluklardan korkmasınlar. Teknoloji gelişiyor, robotik cerrahi geliyor ama o neşteri tutan "insan aklına ve yüreğine" her zaman ihtiyaç olacak. Beyin cerrahisi, tıbbın zirvesidir. O zirveye tırmanmaya cesareti olanları her zaman desteklerim. Gençlerimize ayrıca hatırlatmak isterim ki, geçtiğimiz yıl vefat eden rahmetli Prof. Dr. Gazi Yaşargil, uluslararası saygınlığı ile yüzyılın en başarılı beyin cerrahı seçilmiş, bizim insanımızdır. Gençlere ilham olacaktır.