Dünyaya albay kızı olarak geldi, askeri ortamlarda büyüdü. ODTÜ'de Uluslararası İlişkiler ve Antropoloji okudu, yüksek lisansını yapmak için burs kazandı, ABD'de okuyup dünyadaki bir avuç askeri antropologdan biri ve aralarındaki tek kadın oldu. Dedesinin kaybı sonrası anavatına, Burdur'daki ata köyüne döndüğünde hayatını değiştirecek bir karar aldı. Birilerinin gitmek için 'green card' kovaladığı ABD'ye sırtını dönüp, gelecek vaat eden akademisyenlik hayatını bırakıp memleketine döndü. Traktör almak için arabasını ve evini sattı. Dedesinin tarlalarında kuru tarıma başladı. Dr. Aynur Onur'u birçok kişi tanıyor artık. Onu bu kez sayfalarımıza konuk etmemizin çok özel bir sebebi var. Yıllar önce Burdur'da kuruyan Karamanlı Baraj Gölü'nün susuz tarım ve yağışlarla tekrar suya kavuşması. Özetle susuz kalmayan, damlanın kıymetini bilmez.
- Yıllardır susuz tarımla uğraşan bir çiftçi olarak kuruyan Burdur'daki Karamanlı Baraj Gölü bu hafta geri döndü. İlk kimi aradınız, neler hissettiniz?
- Bugün susuz tarım yaptığımız tarlamızın hemen karşısındaki baraj gölü, 2014-2015 yıllarından bu yana her geçen gün bizden biraz daha uzaklaşmış, aşama aşama çekilmişti. Geçtiğimiz hafta tarlayı kontrol etmeye gittiğimde, o boşluğun yeniden suyla dolduğunu görünce gözlerime inanamadım. Mutluluk çığlıklarım gözyaşlarıma karıştı; tarlanın içinde bir o yana bir bu yana koştum. İlk iş olarak, sekiz yıldır omuz omuza susuz tarım yaptığım Toprağın Melekleri Kadın Kolektifi'ndeki kız kardeşlerimi tek tek görüntülü aradım. Tarlayı onlara izletirken yaşadığımız ortak sevinç tarif edilemezdi. Büyüklerim hep anlatır; çocukken bu göle nazır tarlada bir çiftlik kuracağımı söyler dururmuşum. Kaderin cilvesi ki, 2015 yılında ABD'den memleketime ziyarete geldiğimde, gölün kilometrelerce çekildiğini görmek beni derinden sarsmıştı. İşte bu manzara, 2017 yılında ABD'deki düzenimi bırakıp ata toprağıma temelli dönerek susuz tarım başlatmamın asıl sebebidir. Doğaya verdiğimiz değerin karşılık bulduğunu görmek paha biçilemez. Tüm emeğimize değdi!
- Susuz tarım eğitimleri nasıl gidiyor? Eğitimlere ilgi gösterenleri anlatabilir misiniz?
- Üç yıldır sürdürdüğümüz susuz tarım eğitimleri, sadece bir teknik bilgi aktarımı değil; aynı zamanda sosyolojik ve ekolojik bir dönüşümün somut yansıması. Bugüne kadar yetiştirdiğimiz 225 susuz tarım çiftçisi, Türkiye'nin tarım geleceğine dair alışılmış ezberleri bozan yeni bir profil çizmekte. Türkiye'de Çiftçi Kayıt Sistemi (ÇKS) verilerine baktığımızda, ortalama çiftçi yaşı 58-59 civarında ve kadın çiftçilerin kayıtlı oranı yüzde 13 gibi düşük bir seviyede kalıyor.
Ancak eğitimlerimize katılan kitle, bu istatistiklere meydan okuyor. Katılımcılarımızın büyük çoğunluğunun 40 yaş altı genç ve kadınlardan oluşması, toprağın geleceğinin dinamik ve kadın eliyle şekillenen bir yapıya büründüğünün kanıtı. Bu topluluğu asıl özel kılan ise entelektüel sermayesi. Susuz tarım ailemiz; uzman hekimlerden akademisyenlere, eczacılardan farklı disiplinlerdeki mühendislere (ziraat, kimya, gıda, makine vb.) ve vizyoner üniversite öğrencilerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Bu heterojen yapının yüzde 60-70'i kent yaşamından vazgeçip köye dönenlerden, yüzde 10'u ise yurt dışındaki kariyerini bırakıp ana vatanına borcunu ödemek isteyenlerden oluşuyor. Bu 'tersine göç' hareketi, toprağın artık sadece bir geçim kaynağı değil, en stratejik yaşam alanı olarak görüldüğünün kanıtı.
GENÇLER KENDİ İŞİNİN PATRONU OLABİLİR
- Kendine henüz bir kariyer alanı belirlememiş gençlerimize tarım sektörünü tavsiye eder misiniz?
- Gençlerin toprağa çok yakıştıklarını, doğanın işleyişine karşı içlerinde büyük bir merak ve hayranlık taşıdıklarını görüyorum. Onlar, geleneksel yöntemlere takılıp kalmıyor; "Böyle gelmiş, böyle gider" demek yerine tarıma taze, orijinal ve yenilikçi fikirler kazandırıyorlar.
Gençlerin bu sektörü seçmesi için aslında çok somut ve güçlü nedenleri var: Teknolojiyi ustalıkla kullanarak hem ağır tarım işlerini kolaylaştırıyor hem de yeni bilgiye en hızlı yoldan erişiyorlar. Tarım artık sadece "çiftçilik" değil; bir işletme yönetimi, markalaşma ve küresel bir ticaret alanı. Vatan toprağına ve suyuna sahip çıkmak, bugün bir gencin ülkesi için yapabileceği en stratejik görevlerden biri. Tarlalarda cıvıl cıvıl gençleri görmek; kendi işinin patronu olan, üreten ve değer yaratan gençlerin o heyecanına şahitlik etmek bizim için dünyanın en büyük mutluluğu.
KADIN TARLADA VAR AMA KARAR MEVKİSİNDE YOK!
- Son yıllarda kadınların tarım ve çiftçiliğe ilgisi yükseliyor. Erkek egemen sistem izin verir mi?
- Tarımın ve ticaretin merkezinde bir kadın olarak varlık göstermek, maalesef sadece toprakla değil, yerleşik önyargılarla da mücadele etmeyi gerektiriyor. En büyük zorluk; sektörün derinlerine işlemiş, kadınları karar mekanizmalarından ve sahadan uzak tutmaya çalışan o 'görünmez bariyerler' ve yazılı olmayan eril kurallar. Kadınların emeği tarlada her zaman var olsa da, iş yönetmeye, ticaret yapmaya ve vizyon koymaya geldiğinde sistem sizi dışarıda bırakmaya çalışabiliyor. Ancak biz, bu bariyerleri sadece aşmıyor, onları dönüştürüyoruz. Toprağın Melekleri ile verdiğimiz bu mücadele, kadınların tarımın sadece işçisi değil, asıl mimarı ve yöneticisi olduğunu kanıtlamak içindir.
OBRUKLARIN MESAJI NET: SULAMASIZ TARIMA MECBURUZ
"Anadolu'nun bağrında açılan ürkütücü obruklar, aslında doğanın bize verdiği en somut ve en sert uyarıdır. Yıllarca yeryüzü sularımızı düşüncesizce tükettik, ardından yer altı sularımızı bitirdik; şimdi ise milyonlarca yılda biriken ve yerine konması imkânsız olan fosil suları tüketmeye başladık. Obruklar sadece bir doğa olayı değil, yanlış tarım ve aşırı sulamanın yarattığı bir yıkımdır. Bu felaket zincirini kırmak için; coğrafyamızın su gerçeklerine uygun, kısa, orta ve uzun vadeli tarım stratejileri geliştirmeliyiz. Su varmış gibi davranmayı bırakıp, sulamalı tarımdan sürdürülebilir 'sulamasız tarım' modellerine hızla geçiş yapmalıyız. Unutmayalım ki; su biterse tarım, tarım biterse yaşam biter."
SU YOĞUN ÜRÜNLERİ İHRAÇ ETMEK DOĞRU DEĞİL
- Yanlış tarım yapmanın toprağa ve ülkemize verdiği zararlar için neler düşünüyorsunuz?
- Toprak ve su, ekonominin herhangi bir kalemi gibi görülemez; bunlar yerine konması imkânsız, ikame edilemez ve kutsal kaynaklardır. Bugün yanlış tarım uygulamalarıyla sadece bugünkü mahsulü değil, ülkemizin geleceğini de riske atıyoruz. Yurt dışına domates veya başka bir tarım ürünü ihraç ettiğimizde, aslında sadece bir meyve satmış olmuyoruz; o ürünü yetiştirmek için harcanan, topraklarımızın derinliklerinden çekilen kısıtlı su rezervlerimizi de ihraç ediyoruz. Suyu kısıtlı bir ülkede, su yoğun ürünleri ihraç etmek, aslında vatanın en kıymetli hazinesini sessizce dışarıya aktarmaktır. Tarımsal üretimde kontrolsüzce başvurulan aşırı kimyasal kullanımı, bir "verim artışı" değil, bir "ekolojik intihar"dır.
SU VE TOPRAĞIN GÜVENLİĞİ ULUSAL BİR BEKA MESELESİDİR
- Askeri antropoloji alanında eğitim gördünüz. Su savaşları kapımıza dayandı. Yıllardır toprakla uğraşan, susuz tarım için büyük çaba harcayan bir çiftçi olarak sizin öngörüleriniz neler?
1 Küresel su krizi, uzak mesafelerden gıda taşımayı imkânsız hale getirebilir. Bu yüzden her bölge, kendi iklimine ve su varlığına uygun "mikro-tarım modelleri" geliştirmek zorunda. Susuz tarım, bu modelin tam kalbinde yer alıyor.
2 Tarladaki suyun ve topraktaki şifanın sürekliliği, ulusal bir beka meselesidir.
3 Gelecekte bir ülkenin gücü sahip olduğu nükleer kapasiteyle değil, vatandaşını doyurabildiği temiz su ve zehirsiz toprak miktarıyla ölçülecek. Su yoğun ürün ihraç etmek, aslında ülkenin savunma hattında bir gedik açmaktır.
4 Su kaynaklarının azalması, kitlesel göçleri ve toplumsal çatışmaları tetikleme potansiyeline sahiptir. Bizim "Toprağın Melekleri" gibi yerel kolektiflerle kurduğumuz üretim modelleri, aslında bu belirsizliklere ve olumsuzluklara karşı birer "savunma hattı ve dayanışma adaları" oluşturmaktadır.
5 Bizim susuz tarım için harcadığımız çaba, sadece ekonomik bir tercih değil; vatanın en kıymetli hazinesini, yani su rezervlerimizi koruma altına alan bir milli savunma stratejisidir. Su biterse, üzerinde yaşamın olmadığı bir toprak, savunulacak bir vatan olmaktan çıkar. Su kaynaklarımızı doğru yönetmek, sınırlarımızı korumak kadar hayati bir egemenlik meselesidir.