Mehmet Metiner

20 Aralık 2013, Cuma

Başbakan boyun eğseydi vesayet rejimi bitmezdi

Fişlemeler dolayısıyla mağdur olan bir Allah'ın kulu varsa çıksın ortaya bilelim. Ama belli ki birileri durumdan vazife çıkartarak hem bilgi toplamışlar, hem de sızdırmışlar. Anlayanlar için son sözüm: Başbakan boyun eğmiş olsaydı vesayet rejimi bugün hâlâ varlığını sürdürüyor olacaktı.

Dershaneler meselesi gündeme geldi geleli kimi odakların fırsatı ganimet bilerek devreye girdiğini görüyoruz…
Belgeler havada uçuşmaya başladı gene…
Fişleme iddiaları ise gırla…
İstihbaratçı değilim…
Doğrusu, istihbarat dünyasını da hep tehlikeli ve sorunlu buldum…
Hep şöyle düşündüm:
"Sana kullanman için belge veren seni kendi amacı doğrultusunda kullanmak istiyor."
Dinlemek ayrıdır…
Bilmek için araştırmak ayrıdır…
Gazetecilerin bunu yapmalarını vazifelerinin gereği olarak bilirim…
Yayınlanan her belge sana getirenin amacına uygun davrandığın anlamına gelir…
Süreci doğru okumak lazım…
"Gezi süreci"nden itibaren yapılmak istenen şey besbelli: Başbakan Erdoğan siyaseten itibarsızlaştırılmak istenmektedir.
"Erdoğansız bir AK Parti!" isteğinin kime ait olduğunu çok iyi biliyoruz…
O güçlerin dershaneler üzerinden ne yapmak istedikleri de servis edilen belgelerden anlaşılıyor…
Dönemsel analizlere girmeme gerek yok…
2004 yılındaki Türkiye'nin nasıl bir derin vesayetle kuşatıldığını anlatmam, okurlarımın belleğine saygısızlık olur…
"Bin yıl sürecek!" denilen 28 Şubat zihniyetinin MGK marifetiyle nasıl sürdürülmek istendiğini anlatmak da bu yazının konusu değil…
AK Parti'nin iktidara gelmesinden hangi güç odaklarının nasıl derin rahatsızlıklar duyduğunu da herkes biliyor.
AK Parti iktidarını silah marifetiyle devirmek için harekete geçen o güçlerin sistem içindeki rolünü de herkes biliyor.
AK Parti'yi silah gücüyle deviremeyeceklerini anladıklarında aynı derin vesayetin bir ayağını oluşturan yüksek yargının nasıl harekete geçirildiğini de herkes biliyor…
AK Parti'nin ve Başbakan Erdoğan'ın hangi gailelerden geçerek bugünlere geldiğinin öyküsü aslında demokrasi tarihimizin önemli bir dönümünü oluşturmaktadır.
İşin başında da Erdoğan'sız bir AK Parti olsun isteniyordu.
Hürriyet gazetesi o güçlerin temennisini dile getiriyordu:
"Erdoğan muhtar bile olamaz."
Ama dedikleri tutmadı…
Erdoğan AK Parti'nin genel başkanı olarak partisini tek başına iktidara taşıdı.
**Ara başlık**
Abdullah Gül bu oyuna gelmedi

Ama Başbakan'ın Meclis'e girişi engellendi.
Amaç belliydi: İki başlılık yaratarak AK Parti'yi kendi içinde bölünmeye ve çatışmaya sevk ederek bitirmek…
Abdullah Gül bu oyuna gelmedi.
AK Parti bu oyuna gelmedi.
Liderinin arkasında sımsıkı durdu.
O güçlerin Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı yapılmaması için sarf ettikleri çabalar da bilinmiyor değil.
Ama aynı güç odakları, Cumhurbaşkanı olduktan sonra saygıdeğer Abdullah Gül üzerinden aynı hamleleri suret-i haktan görünerek nasıl sahneye koydukları da bilinmiyor değil.
O derin tezgâhın amacı, Gül ile Erdoğan'ı karşı karşıya getirmekti.
Çok şükür ne Gül, ne de Erdoğan bu oyuna geldi.
Hep AK Parti'nin içine oynadılar.
Ama bir türlü başarılı olamadılar.
Hep hedeflerindeki kişi, Erdoğan'dı.
"Gezi"nin hedefindeki kişinin Erdoğan olması da bu oyunun kimler tarafından sahneye konulduğunun apaçık bir ifadesidir…
Bizim açımızdan bu böyledir…
MGK'da Abdullah Gül'ün ve Başbakan Erdoğan'ın şahsında inançlarımızın nasıl aşağılandığı ve inançlı kardeşlerimize karşı nasıl bir baskıcı rejimin kurulmak istendiğini elbette biliyoruz.
Sabrettik…
Ama asla boyun eğmedik…
Aslanlar gibi direndik…
Bürokratik bir işlemin altına imza koymuş olmamız onların dediklerini yaptığım anlamına gelmez.
İcraatlarımız bunun bir kanıtıdır…
İcraatlarımızı unutan varsa o dönemin MGK'sında kudretli bir paşa olarak oturan Özden Örnek'in günlüklerini tekrar okusun derim.
O belgenin altındaki imzaların bürokratik bir işlemden ibaret olduğunu, gerçekte o MGK tavsiyesinin "yok hükmünde" kabul edildiğini herkes biliyor…
Dahası ve en önemlisi, MGK tavsiyesine uygun hareket edilmediği için dönemin Başbakan Müsteşarı Ömer Dinçer'in nasıl hedef tahtasına konulduğunu da herkes biliyor…
Zor ve çetin bir süreçti o yıllar…
Çankaya'da kimin oturduğuna bakınız…
Derin vesayet rejiminin gücüne bakınız…
MGK yapısında kimin ipleri elinde tuttuğuna bir bakınız…
Buna rağmen Başbakan Erdoğan'ın icraatlarıyla nasıl dik durduğunu hatırlayınız…
O kavgayı vermeyenler bilemezler…
O gün AK Parti'yi asker zoruyla devrilmesi gereken bir iç düşman olarak görenler Fethullah Gülen'i de bitirilmesi mutlaka zorunlu bir düşman olarak görüyorlardı…
Ama herkes biliyor ki hizmet hareketinin en fazla güçlendiği ve kollandığı dönem AK Parti'nin iktidar olduğu dönemdir…
Kendileri de dershaneler olayı patlak vermeden önce her vesileyle Başbakan'a ve Hükümet'e bu yüzden teşekkürlerini sunmaktan geri durmamışlardır…
**Ara başlık**
Gerçeği görmek lazım
Dershaneler üzerinden o birileri şimdilerde hem Başbakan Erdoğan'ı hem de Gülen Hocaefendi'yi karşı karşıya getirip çatıştırarak kendi eski düzenlerini yeniden kurmak istiyorlar…
Tedavüle sokulan belgelerin amacı bu…
Asıl bu gerçekliği görmek lazım…
"Gezi ruhu"na cemaatten kimi yazarların gönderdiği selamlar, Başbakan Erdoğan'a yönelik hakaretamiz laflar hepimizin yüreğini lime lime ediyor.
Bu kadar haksızlığa pes diyorum…
O zaman sormazlar mı: Her vesileyle Başbakan Erdoğan'a ve AK Parti hükümetine yaptığınız teşekkürlerin anlamı neydi?
Birileri diyor ki: "Biz bu belgeyi bilmiyorduk o zaman!"
El insaf!
Siz belgeye mi bakarsınız, yoksa yapılıp edilenlere mi?
Yapılıp edilenler o belgenin yok hükmünde sayıldığının apaçık bir belgesi niteliğinde değil midir?
Şimdi de cemaat mensubu kardeşlerimizin MİT tarafından fişlendiğine dair kimi belgeler yayınlanıyor…
Dikkat edin, her şey dershaneler üzerinden Hükümet-Cemaat kavgası yaratılmak istendiği bir dönemde ortaya çıkıyor.
MİT'te bu tür fişlemeler olmuş mudur bilmem…
Ama Sabah gazetesi MİT'in gerçek belgeleriyle bilmem hangi gazetede çıkan o fişleme belgelerinin birbirine uymadığını ortaya koydu.
Yani fişleme belgelerinin sahte olduğunu örnekleriyle ortaya koydu.
MİT'in üst yönetimine sözüm olmaz, ama hâlâ sorunlu bir yapı olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz…
Kurumun içinde o birilerinin hâlâ varlığını sürdürdüğünü söylemek için kâhin olmaya gerek yok.
MİT'in içindeki "köstebekler", o zihniyetin unsurlarıdırlar…
Diyeceğim o ki, ben yapılıp edilenleri esas alırım.
O 2004 yılındaki dayatmacı belgenin gereği mi yapılmıştır, yoksa tam tersi mi?
Tam tersinin yapıldığını Özden Örnek söylüyor.
İcraatların hepsi bunun bir kanıtını oluşturuyor.
Fişlemeler dolayısıyla mağdur olan bir Allah'ın kulu varsa çıksın ortaya bilelim…
Ama belli ki birileri durumdan vazife çıkartarak hem bilgi toplamışlar, hem de sızdırmışlar…
Anlayanlar için son sözüm:
Başbakan boyun eğmiş olsaydı vesayet rejimi bugün hâlâ varlığını sürdürüyor olacaktı.




Google Haberler'de tüm gelişmeleri tek kaynakta görmek için Sabah'ı takip edin.
SON DAKİKA