Bir dönemin sessiz ama dikkat çeken yıldızlarından biri olan Tuğlu, Yeşilçam'ın kalabalık setlerinde iz bırakmasına rağmen hep arka planda kaldı. Zamanla ekranlardan uzaklaştı ve sessizce hayatın içinden çekildi. Bugün birçok kişi onu yalnızca o unutulmaz filmdeki rolüyle ve Kadir İnanır gibi isimlerle anılan Yeşilçam dönemiyle hatırlıyor… Oysa Hülya Tuğlu'nun hikâyesi, Yeşilçam'ın görünmeyen yüzüne dair çok daha fazlasını anlatıyor.
SESSİZ BİR YAŞAM SÜRDÜ… VE AYNI SESSİZLİKLE HAYATA VEDA ETTİ
Yeşilçam'ın zarif yüzlerinden biri olan Hülya Tuğlu, dönemin en büyük yıldızlarıyla aynı setlerde yer aldı. Filiz Akın ve Fatma Girik gibi efsane isimlerin arasında, çoğu zaman küçük ama iz bırakan rolleriyle sinemaya emek verdi.
"Selvi Boylum Al Yazmalım" filminde canlandırdığı Dilek karakteri ise hem izleyicinin hafızasında yer etti hem de dönemin hikâye çatışmalarında dikkat çeken bir figür oldu. Zamanla adı sık sık Kadir İnanır ile anılan bu rol, onun Yeşilçam'daki görünürlüğünü artırsa da, Tuğlu hep daha çok perde arkasında kalan bir isim olarak kaldı.
Sessiz bir yaşam sürdü… ve aynı sessizlikle hayata veda etti. Ardında ise Yeşilçam'ın hatıralarına karışmış, silinmeyen ince bir iz bıraktı.
Türk sinemasının zarif oyuncularından Hülya Tuğlu, 27 Ağustos 1946'da İzmir'de doğdu. Yeşilçam'ın altın yıllarında genellikle karakter ve yardımcı rollerde kamera karşısına çıkan Tuğlu, "Adile Teyze", "Selvi Boylum Al Yazmalım", "Hatasız Kul Olmaz" ve "Küçük Sevgilim" gibi dönemin önemli yapımlarında yer aldı.
Hülya Tuğlu'nun hikâyesi, adeta Yeşilçam melodramlarını andıran bir yaşam öyküsüne sahipti. Büyük yıldızlar kadar ön planda olmasa da, sarı saçları ve mavi gözleriyle dönemin aranan yüzlerinden biri oldu.
Yıllar boyunca Yeşilçam'ın içinde kalan Tuğlu, hiçbir zaman başrol yıldızı olmadı; ancak sinema tarihinin sessiz ama vazgeçilmez yüzlerinden biri olarak anıldı.
41 yıl süren sinema yolculuğunun ardından, 18 Haziran 2010'da İstanbul'da hayatını kaybetti ve Feriköy Mezarlığı'na defnedildi.
Bugün Hülya Tuğlu, Yeşilçam'ın parıltılı yıldızları arasında değil; ama o dönemin ruhunu taşıyan, emek veren ve iz bırakan isimlerden biri olarak hatırlanıyor.
ÇOCUK YAŞTA GELEN SAHNE TOZU
14 Haziran 1957'de İstanbul'da dünyaya gelen ve aslen Trabzon Sürmeneli olan Şerife Perihan, henüz beş yaşındayken İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun çocuk bölümünde ilk rolünü aldı.
Annesinin katı kuralları altında büyüyen Savaş, henüz 13 yaşındayken ailesinin rızasıyla, askeri okulda okuyan 22 yaşında bir gençle nişanlandırıldı.
Özgürlüğünü kazanmak, hayata karışmak ve üzerindeki ağır baskıdan kurtulmak hayaliyle girdiği bu evlilik, trajik bir hikayeye dönüştü.
"Küçük Prenses", "Romeo-Jüliyet" ve "Kibarlık Budalası" gibi klasik eserlerle tiyatro sahnesinde devleşti. 1971 yılında "Şehzade Simbad Kaf Dağında" filmiyle kameralarla tanışan Savaş için sinema, artık kaçınılmaz bir yuva olmuştu.
Yaklaşık 120 filmde başrol oynayarak Yeşilçam'ın en güvenilir ve sevilen yıldızlarından biri haline geldi.
Yılmaz Zafer, iş hayatında yaşadığı ağır stresli bir dönemin ardından kalp krizi geçirdi. Beynine oksijen gitmemesi sonucu yatağa bağımlı hale gelen eşine, Perihan Savaş tam 1,5 yıl boyunca, büyük bir sadakatle adeta bir bebek gibi baktı.
"CANIMI ALACAKSAN ÖNCE ÇOCUĞUMU GÖREYİM"
Oğulları Savaş henüz iki aylıkken yaşanan bu trajedi, sinema dünyasının en hüzünlü hikayelerinden biri olarak kayıtlara geçti. Yılmaz Zafer'in vefatından önce, henüz doğum gerçekleşmeden hissettiği o garip önsezi ise yıllar sonra Savaş'ın gözlerini dolduracaktı:
"Yılmaz, 'Ben bu çocuğun yüzünü göremeyeceğim biliyor musun?' demişti. Sonra gökyüzüne bakıp 'Allah'ım, eğer canımı alacaksan ne olur önce çocuğumu göreyim, sonra al' diye dua etti. Duaları kabul oldu; oğlunun yüzünü gördü ama kısa süre sonra onu ebediyete uğurladık."
Perihan Savaş yaşadığı tüm fırtınalara rağmen zarafeti ve dik duruşuyla Yeşilçam'ın en güçlü kadın figürlerinden biri olmaya devam ediyor.