Danimarka'da henüz 15 yaşındayken bir alışveriş merkezinde tamamen tesadüf eseri keşfedilen ve 25 bin kişi arasından dereceye girerek modellik dünyasına adım atan Tülin Şahin, meslekteki 26. yılını gururla kutluyor. Türkiye'ye geldikten sonra basının kendisine taktığı ve ilk başlarda garipsese de zamanla bağrına bastığı "Sivaslı Cindy" lakabıyla hafızalara kazınan ünlü süper model, podyumlardaki başarısını kaleme aldığı kitaplarla da taçlandırmaya devam ediyor. Şimdilerde "Diyet Yapmıyoruz" kitabıyla ezber bozan Şahin, "Bir oturuşta 7-8 lahmacun yerim" dediği formda kalma sırlarından, günümüz estetik çılgınlığına, sokaktaki tek tipleşmeden geçirdiği hassas ameliyat sürecine kadar pek çok konuda samimi itiraflarda bulundu… Tülin Şahin, Günaydın YouTube kanalında bu haftaki konuğum oldu. Hayat hikayesinden kariyer sürecine, merak edilenlerini anlattı.
Moda dünyasının ikonik ismi Tülin Şahin, Günaydın YouTube kanalında "Yasemince İtiraflar" programında bu hafta Yasemin Durna'nın konuğu oldu. 98'in yazında Paris'e giderken tren yolculuğunda babasından aldığı "Her zaman kendi ayaklarının üstünde dur, kendi paranı kendin kazan" nasihatinin tüm hayatını nasıl şekillendirdiğini duygusal bir samimiyetle paylaşan Şahin, mesleğinde 26 yılı geride bırakırken geleceğe dair merak edilenlerini anlattı. "Tatlı Kaçıklar" ve "Olacak O Kadar" gibi yapımlardaki deneyimlerine rağmen oyunculuk sektörüne neden mesafeli durduğunu ve gelen tekliflere neden ikna olamadığını ilk kez bu kadar net ifade eden ünlü model, özel hayatında bilinmeyen komik ve eğlenceli tarafını da izleyicilerle paylaştı. Günümüz sosyal medya çılgınlığına değinerek "Herkes bir öğle yemeğinde gidip aynı yüzü yaptırıyor, ekrana bakınca kimseyi ayırt edemiyorum" eleştirisiyle dikkat çeken Şahin; spor salonlarına servet dökmeden formda kalmanın yollarından sağlık kontrollerinin önemine kadar pek çok konuda ezber bozan açıklamalar yaptı. Tülin Şahin, izleyicilerin merak ettiği tüm soruları içtenlikle yanıtladı.
-Danimarka'dan Türkiye'ye uzanan bir hayat hikayesi. Nasıldı çocukluğunuz?
Danimarka'da doğup büyüdüm, üçüncü jenerasyon olarak. Avrupa'nın çalışma gücünün ihtiyacı olduğu dönemde ilk önce işte benim dedem gitmiş. Sonra işte babam, annem gitmişler birinci, ikinci jenerasyon olarak Sivas'tan. Meşhur lakabım oradan geliyor (gülüyor). Sonra bizler dünyaya geliyoruz orada. Bütün okul hayatım orada geçti, 20 yaşıma kadar orada yaşadım. Çok tesadüf eseri bir gün bir alışveriş merkezinde şeker çikolata alışverişi yaparken upuzun bir sıra gördük. Oranın güzel İskandinav kızlarından, gerçek Barbie gibiler biliyorsunuz, böyle upuzun bir sıra vardı. Ben de "Tom Cruise, Brad Pitt falan geldi herhalde" dedim. Böyle izlemeye başladım ama kucağımda şekerler, çikolatalar falan var. Bir fotoğrafçı ve küçük bir sahne var, iki kare fotoğraf alıyor gönderiyor kızları. Sonra tesadüf eseri böyle arkasını bir döndü yardımcısına bir şey demek için, ben de böyle arkada izliyorum. Bir daha döndü baktı. Sonra "Hey sen, sıraya geç" dedi. Ben "Niye ki?" falan diyorum böyle. "Görmüyor musun? Kocaman Supermodel of Denmark yazıyor" dedi. Ben "Yok, ben ve modellik ne alaka" dedim, ergenim yani yeterince derdim var. "Uzatma işte otur, çok büyük bir şansım var" falan dedi. Tamam uğraştırmayayım diye düşündüm, hani çeksin ne olacak zaten bu Barbie'lerin arasında ne şansım var falan. Sonra oturdum koltuğa. Birincide tam deklanşöre basacakken fotoğrafçı yerine geçene kadar kaçtım ben. Sunucuyla fotoğrafçı arkamdan koşuyorlar. O kadar kızları bırakmışlar. İki kolumdan tuttular geri getirip oturttular. "Bir gülümser misin? Kocaman dişlerin çok güzel" diyor. Ama ben bayağı somurtuyorum. "Çok mu canın acıyor diş doktoruna mı geldin?" dedi. "Ha ha ne kötü bir espri" derken çektiler. O fotoğrafla yarışmaya girdim ve bisikletime binip eve gittim. Olayı tamamıyla unuttum.
15 gün sonra eve bir mektup geldi. Annem de onu almış, çalışma masamının üstüne koymuş. Okuldan bir geldim, bir açtım ki kocaman "Tebrikler. Ülke genelinde 25 bin kişi arasında ilk 20'ye kaldınız" yazıyor. Babamın yanına gittim, "Baba bak şimdi dinle. Hani benim hiçbir suçum yok. Bunlar oldu. Fotoğrafımı zorla çektiler" falan dedim. "A ne tesadüf. Ben de bu mankenlik ajansıyla geçen gün bir belgesel izledim. Çok düzgün insanlara benziyorlar. Tabii mankenlik diye bir meslek yok ama eğlencesine katılabilirsin." dedi. "Ya gidin işte ailedeki halanı yengeni herkesi al" dedi. Bayağı gittik. Yani ben hiç orada yokum ama. Bizden önce bir defile var. Onlar işte nasıl yürüyor mankenler onları taklit ediyorum. Sonra açıklıyorlar birinciyi. Ben hiç orada yokum, hiç duymuyorum. Üç kere falan adımı anons etmişler. Beni sonunda salladılar. Çok şaşırdım ve ilk defa basınla o gün sahnede tanıştım. Yani 15 yaşındayım. "Sen nerelisin? İtalyan mısın, İspanyol musun?" falan dediler. Dedim "Türküm." İlk defa basınla röportaj yaptım. Okulun adını falan sordular, söyledim. Ertesi sabah bisikletin üstünde okula gidiyorum. Baktım bütün gazetelerin kapağında ben varım. Ya bisikletten aşağı düşüyordum. Ben nasıl okula gideceğim diye düşünmeye başladım. Avrupa'nın ilk ve tek Türk süper modeli diye başlık atmışlar. Bir girdim ki okulun bahçesine, müdür herkesi dışarı çıkarmış. 1. sınıftan 10. sınıfa kadar herkes. Hepsi alkışlıyordu, çünkü çok gurur duymuşlar. Okulun adı yazıyor falan diye. Acayip utanmıştım. Sonra tabii o yaşta alıp da 15 yaşında full time modellik yaptırmıyorlar. Yetiştirme dönemi oluyor. Yaşınıza uygun projeler yapıyorsunuz. Yaşınıza uygun markaların reklamlarında oynuyorsunuz. Part time yani. Bugün de meslekte 26. yılımızı kutluyoruz. Hikayem böyle biraz.
-Film gibi bir hayat hikayesi gerçekten… Başka bir meslek var mıydı peki kafanızda?
Evet. Ben ya pilot olmak istiyordum ya da moda tasarımcısı. İşte küçükken nasıl bir dilemişsem... "Moda tasarımcısı olmak istiyorum. Dünyayı gezip ilhamlar alıp koleksiyonlar yapmak istiyorum." demiştim. Pilot olamadık ama çok uçuyorum (gülüyor). Öğretmenlerim "Çizimi falan çok güzel" demişti. Sonra onu da okudum. 98'in yazında moda tasarımı okurken de bir teklif geldi Paris'ten, İtalyan bir ayakkabı markası için. Bir çekim yapmam için ve yaz tatiline denk geldi. Babam yolda giderken acayip nasihatlerde bulundu. Trendeki o nasihati, o muhabbeti hiç unutmuyorum. "Öyle böyle hep kendi ayaklarının üstünde dur. Her zaman kendi paranı kazan. Hiçbir zaman kimseye ne yük ne de muhtaç ol. Her zaman kendi ayaklarının üstünde dur çalışarak. Her şeyi çok çalışarak elde edebilirsin. Bunun tek yolu bu. Ve her zaman kendi paranı kendin kazan" dedi. Çok çalışıyoruz gördüğünüz gibi. O nasihatle Paris'e gönderdi ve Paris güzel geçti. Sonra da Paris'teyken başladılar Türk Cindy, Türk Cindy falan. Türkiye'de de rahmetli Zeki Bey çok büyük Cindy hayranı. "Bizim bir Cindy'miz varmış yurt dışında. Biz onu bir getirelim" falan diyor. Ama babam orada bir korktu. Çünkü İstanbul'a daha önce biz hiç gelmemiştik. Hep böyle tatile geliyorduk Ege'ye, Akdeniz'e falan. İstanbul'da falan akraba hiç kimse yok. Geldik işte bir şekilde. Ertesi gün çekime gittim. Tek tek böyle basından arkadaşlar geliyorlar. "Sen gerçek misin ya?" falan diyorlar. Sonra detaylı bir röportaj yapınca, kökenlerden gitmiş falan deyince 'Sivaslı Cindy' öyle çıktı.
ŞİMDİ KİMSE LİNÇ YİYORUM DEMESİN!
-Hoşunuza gidiyor mu hala böyle anılmak?
Evet. Yani şöyle, şimdi kimse böyle "Linç yiyorum" falan demesin bugünkü medyayla. Bugünkü hiçbir şey. Çünkü savunma hakkınız var kendinizi. 2000'li yılların başında hiçbir şekilde savunma hakkınız yok ve yani hani 20'lerinizdesiniz. Dalga geçiyorlardı Sivaslı Cindy falan. Bir de Türkçe de düzgün konuşamıyordum ama şunu anlamıyorlardı bir türlü hani klasik gurbetçi muamelesi. Şimdi biz orada o ülkenin diliyle doğup büyüyoruz ve bütün gün onunla geçiyor. Dolayısıyla doğal olarak çok çat pat oluyor. Mesela ben çok çektiğim için kızıma ilk önce çok düzgün bir Türkçeyi hedefledim. İlk önce ana lisanı iyi otursun ki üstüne kurarak gidebilsin. Çünkü biz bundan çok muzdaribiz sonuçta. Neyse işte her türlü dalga geçiyorlardı.
"SİVASLI CINDY" OLARAK ANILMAK KÖTÜ HİSSETTİRİYORDU
İlk başlarda açık söylemem gerekirse kendimi kötü hissettiriyorlardı. O zamanlar "Böyle demeyin bana" diyordum. Sonra aslında o lakabın ne kadar değerli olduğunu fark ettim. Birincisi İstanbul'da zaten kaç milyon Sivaslı yaşıyor. Zaten sokağa çıktığım an herkes "Hemşehrim" diye bağırıyor. Taksiye biniyorum "Hemşehrim almayayım" falan diyor mesela. Kapalı çarşıya gidiyoruz, "Hemşehrim halı hediye edeyim" falan böyle şeyler. Sonra anladım ki o lakabın içindeki aslında en kıymetli şey, evet o süper modellik falan o başka bir rafta duruyor ama bizdeki o Anadoluluk, o hemşehrilik olan iki değerli şey var aslında hani ama onu insan 20'li yaşlarda anlaması çok zor. Ancak böyle hani 20'lerimin ortasına gelince "Bir dakika ya" dedim. Türkiye'de herkes muhabbete "Hemşehrim nerelisin?" diye başlıyor. Sonra ben tersine çevirdim aslında hikayeyi yani.
OYUNCULUK TEKLİFLERİ GELİYOR AMA İKNA OLAMIYORUM
-Tatlı Kaçıklar, Gece Şahinleri ve Olacak O Kadar gibi yapımlarla da oyunculuk deneyiminiz var. Bu sizin için geçici bir heves miydi, yeniden oyunculuk düşünür müsünüz?
O zamanlar konuk oyuncu olarak yapmıştım. Ama o alan hiç ilgimi çekmiyor. Gitsem sete falan kilitlenirim herhalde. Aslında normal hayatımda çok komiğim, bütün arkadaşlarım böyle diyor. Gerçekten kimsenin bilmediği bir tarafım var böyle. Geliyor çok oyunculuk teklifleri de ama bilmiyorum. Bir ikna alamıyorum ona yani niyeyse bilmiyorum.
İNSANLAR HER ŞEYİ YİYORUM DİYE ŞAŞIRIYOR
-Son kitabınızdan bahsedelim biraz... "Diyet Yapmıyoruz" kitabın adı da. Peki, diyet yapmadan nasıl zayıflıyoruz?
Şöyle, diyet yapmadan gerçekten mümkün. Çünkü insanlar o döndüğünün içinde öyle bir hapsoluyorlar ki… Sürekli trendlerin peşinde koşarak vücudu inanılmaz yoruyorlar. Sonra vücut kendini bulamıyor. Kafa karışık, beden karışık falan böyle gidiyor. Ben Türkiye'ye geldiğimde 32 kilo almıştım bir de her şeyin üstüne. Ama o yediğim güzel Türk yemeklerinden olmadı, tamamen hareketsizlikten oldu. Benim formül de çok basit. İstediğiniz kadar yiyin ama daha fazla hareket edin. Ama bu spor salonuna gidip de saatler, haftanın 7 gününü orada geçirin demiyorum. Çok basit. Herkesin yapabileceği bir şey. Bütün yollar, parklar bedava. Bahane yok. Bir spor ayakkabı alsalar 10 yıl çok rahatlıkla onları götürür. Sağlıklı beslenmek pahalı, spor yapmak pahalı gibi hiçbir bahaneleri yok. Sadece bir saat her gün yürüseler sorun yok yani, çok basit. Ve ondan sonra istediğiniz her şeyi yiyebilirsiniz. İnsanlar beni görünce şaşırıyor nasıl böyle her şeyi yiyorum diye ama bu kadar basit yani. Aslında çok basit bir matematik. Ama insanlar hani buna inanmak istemiyor. Başka bir mucizelere inanmak istiyorlar.
SAÇ MAKYAJDA TRENDLERE İNANMIYORUM
E günümüzde de çok fazla mucizeler de var tabii artık. İnsanlar trendleri öyle seviyorlar. Hani kıyafette de öyle, saçta da, makyajda da, diyette de. Aslında hepsi yorucu. Hem bedenimiz için hem de cüzdanımız için. Saç makyajda da trendlere ben inanmıyorum. Çünkü insanın kendisine yakıştığı bir saç makyaj stili vardır. Bunu 5 dakikada yapabilmeniz lazım. O yüzden de mesela saçta makyajda trende inanmam. Her ne kadar bu işi yapan birisi olsam da. Ama biz şunu demek istiyoruz moda dünyasında yani modeller, tanıtanlar olarak; biz sunuyoruz, siz içinizden yakışanı yapın. Biz böyle kombinledik diye böyle kombinlemek zorunda değilsiniz. O bir fikir sadece. Kıyafet de öyle yani size bir artısı olmalı. Hani en trend kıyafeti aldığınız giydiğiniz zaman birincisi herkesle aynı oluyorsunuz. İkincisi yakışmayabiliyor da yani. Herkes aynı oluyor. Trend diyet de böyle bir şey.
ESTETİK YÜZÜNDEN YANIMDAN HEP AYNI İNSANLAR GEÇİYOR GİBİ HİSSEDİYORUM... HERKES NASIL TEK TİP OLMAYI BAŞARDI AKLIM ALMIYOR!
-Estetiğe bakış açınız nedir? "Herkes birbirine benzedi" eleştirileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Benim yanımdan sürekli aynı insanlar geçiyormuş gibi hissediyorum. O 90'lı yılların işte o süper modellerine baktığımız zaman hepsi çok orijinal. Cindy, beniyle kusurlu bulunuyor aslında ama onu marka haline getiriyor. İşte ne bileyim Linda Evangelista burnuyla markalaştırıyor gibi. Hepsi aslında çok farklı ve ayırt edilebilir haldeler. Ve hepsinin kendi kimliği var, kişiliği var. 2000'li yıllara hani benim kendi jenerasyonuma, arkadaşlarıma, meslektaşlarıma baktığınız zaman bence biz gayet de ayırt edilebilirdik. Ama şimdi Instagram'a bakıyorsunuz, sokağa bakıyorsunuz herkesin saçı aynı, ortadan toplanmış böyle arkada işte. Aynı o upuzun tırnaklar... Geçen biri sordu "Hangi dönemde yaşamak isterdiniz?" diye. Kesinlikle şu dönemde yaşamak istemezdim. O kadar yapay ki her şey... Herkes nasıl tek tip olmayı başardı, aklım almıyor gerçekten. Böyle şaşkınlıkla bakıyorum sokağa çıktığımda. Hiç yeni bir kişi de keşfedemiyoruz böyle olunca bir model falan da. Çünkü herkes aynı. Annem mesela bir dizi izliyor. O an salondan bir geçmişim, mutfağa girmişim falan. Bakıyorum mesela kişiler değişiyor ama hep aynılar. Anneme "Aynı oyuncu mu devam ediyor hala yoksa farklı farklı kişiler gelip gidiyor mu?" diyorum, "Hayır, bu farklı bu farklı" diyor. Üzgünüm ama herkes öyle. Tabii çok kolaylaştı sonuçta. Bir öğle yemeğinde gidip istediğiniz her şeyi yaptırabiliyorsunuz. Ya ne bileyim mesela şimdi "jawline" diye bir şey çıktı, işte çene hattı operasyonu. Bizim aklımıza gelmiyordu ya çene hattımız var mı, yok mu, keskin mi diye. Aklımıza gelmiyordu çene hattımız vardı hani.
SAÇIN, MAKYAJIN, YÜZÜN MODASI OLMAZ
-Birkaç sene sonra yuvarlak yüz moda olursa nasıl olacak acaba?
İşte o yüzden saçın, makyajın, yüzün modası olmaz. Ya tabii ki ufak tefek çok rahatsız olduğunuz bir şeyler varsa bugün imkanlar sonsuz. O sizin bilebileceğiniz bir şey. Sizi çok mutsuz ediyorsa hani gidip yaptırın ama başkasına benzemek için, birebir aynı olmak için, "Şu an tüm dünya böyle görünüyor. Ben öyle görünmüyorum selfie çekerken" demek çok acı bir şey bence. Anna Wintour demiş ya "Ben bu Instagram'a bakınca kimseyi ayırt edemiyorum" diye. O kadar doğru söylemiş ki…
-Bu yılın başlarında da göğsünüzde bir kitle tespit edildi ve ameliyat oldunuz. Şimdi sağlığınız nasıl?
İyiyim çok şükür. Sağ göğüste bir kitle bulundu. Ama işte erken tanı öyle sadece bir slogan değil. Gerçekten erken tanı. Erken bir şekilde siz kendiniz fark ettiyseniz, hemen doktora geç olmadan başvurmak gerek. Benim durumumda da öyle oldu. Temiz çıktı. Ama işte burada kadınların düzenli kontrollerini yaptırmaları gerekiyor. Kendilerinin de düzenli kontrol yapmaları gerekiyor. Ve bunun yaşı artık maalesef gittikçe indi. Neden iniyor? İşte kullandığımız kozmetik ürünlerden, yediğimiz hormonlu gıdalardan vesaire yaş gittikçe düşüyor. Sağ olsun herkes çok güzel mesajlar gönderdi. Çok endişelendiler benim için ama ben hemen fark eder etmez doktora koştum ve aldık. Temiz çıktı.