Cornell Üniversitesi'nden Thomas Gilovich, Northwestern Üniversitesi'nden Victoria Husted Medvec ve Williams College'dan Kenneth Savitsky, 2000 yılında Journal of Personality and Social Psychology dergisinde yayımlanan bir araştırmaya imza attılar. Merak ettikleri şey basitti: İnsan, kendi görünüşünün ve davranışlarının başkaları tarafından ne kadar fark edildiğini doğru tahmin edebiliyor mu? Yani başkalarının dikkatini düşündüğümüz kadar çekiyor muyuz? Yöntemleri de bir o kadar basitti. Bir üniversite öğrencisine, o yıllarda gençler arasında pek beğenilmeyen bir şarkıcının, Barry Manilow'un fotoğrafı basılı bir tişört giydirdiler.
Sonra onu, başka öğrencilerin çalıştığı bir odaya soktular ve birkaç dakika sonra dışarı çıkardılar. Tek bir soru sordular: "Sence odadakilerin yüzde kaçı tişörtünde kimin olduğunu fark etti?" Öğrenciler ortalama yüzde 46 dedi. Odadakilere sorulduğunda gerçek oran yüzde 23 çıktı. Tahmin edilenin tam yarısı. Araştırmacılar deneyi bir de tersinden kurdular. Bu kez tişörtte utandırıcı değil, saygı duyulan isimler vardı: Martin Luther King, Bob Marley. Sonuç değişmedi; aradaki fark daha da açıldı. Katılımcılar yüzde 45 kişinin fark edeceğini sandı, gerçekte fark edenlerin oranı yüzde 10'un altında kaldı. Üçüncü çalışmada bir grup tartışması düzenlediler. Katılımcılara, söyledikleri iyi ve kötü cümlelerin diğerlerinin zihninde ne kadar yer ettiğini sordular.
SPOT IŞIĞI ETKİSİ
Sonuç yine değişmedi: Herkes kendi sözlerinin, karşısındakinin zihninde gerçekte olduğundan çok daha güçlü bir iz bıraktığını düşünüyordu. Araştırmacılar bu eğilime spot ışığı etkisi adını verdiler. Sebebini de şöyle açıkladılar: Kimse bizi, kendimizi gördüğümüz kadar yakından göremez. İnsan kendi davranışını, yaptığı hatayı, sesindeki titremeyi herkesten daha fazla fark eder. Sonra bu görüntüden yola çıkıp karşısındakinin ne gördüğünü tahmin etmeye çalışır. Ama bu tahmin çoğu zaman abartılı olur.
Üzerimize bir ışık düştüğünü sanırız. Oysa o ışığı tutan da altında duran da biziz. Bu, kimsenin bizi görmediği anlamına gelmez. Görürler. Ama gördükleri şey, bizim kendimizi gördüğümüz kadar büyük değildir. Çünkü onlar da kendi ışıklarının altındadır. Kendi cümlelerini tartıyor, kendi hatalarını evirip çeviriyor, kendi görünüşlerini merak ediyorlardır. Toplantıda konuşurken sesi titreyen birini düşünün. Eve döndüğünde o titremeyi defalarca hatırlar, o an odada olan herkesin bunu fark ettiğini varsayar, günlerce üzerinde durur. Oysa aynı odadaki insanların çoğu, kendi sıralarının ne zaman geleceğini düşünüyordu. Yargılanma korkusunun ağırlığı da buradan gelir. Bir kişinin bakışından değil, o bakışa yüklediğimiz anlamdan. Bu, "kimse beni umursamıyor" demek değildir. Aksine, çok daha rahatlatıcı bir şeydir: Sizin en çok utandığınız an, başkasının hafızasında bir dipnottur. Ve o dipnot, sizin baş sayfanız olmak zorunda değil.
4 MADDEDE ÇÖZÜM
1 Siz dün karşınızdakinin ne giydiğini hatırlıyor musunuz? Dün konuştuğunuz kişilerin üzerinde ne vardı? Ne söyledi, hangi kelimede takıldı? Büyük ihtimalle hatırlamıyorsunuz. Onlar da hatırlamıyor. Zihin, başkasının ayrıntılarını saklamaz; kendi ayrıntılarını saklar. Bu soruyu her tedirgin olduğunuzda kendinize sorun.
2 Durumu, ona yüklediğiniz anlamdan ayırın DAT Sistemi burada işe yarar: Durum – Anlam – Tepki. Durum, "sunum sırasında bir cümlemi yarım bıraktım"dır. Anlam, "artık beni yetersiz buluyorlar"dır. Tepki, günlerce süren huzursuzluktur. Durum sabittir, anlam sizin eklemenizdir. Anlamı değiştirdiğinizde tepki de değişir.
3 "Herkes" dediğiniz kişilerin adını yazın "Herkes ne der?" cümlesindeki herkes kimdir? Bir kâğıda tek tek isim yazın. Çoğu zaman liste dört beş kişiyi geçmez. Ve o beş kişinin kaçı, sizin hayatınızın bedelini sizinle birlikte ödüyor? Adı konmuş bir kalabalık, kalabalık olmaktan çıkar.
4 Korktuğunuz şeyi küçük bir ölçekte sınayın Tahminlerinizi zihninizde değil, gerçekte test edin. Sormaktan çekindiğiniz soruyu sorun. Söylemekten çekindiğiniz fikri söyleyin. Sonra ne olduğunu izleyin. Neredeyse her seferinde göreceğiniz şey aynıdır: Dünya, sizin sandığınız kadar dikkatli değildir.
UNUTMAYIN
Kimse sizi, sizin kendinizi izlediğiniz kadar izlemiyor. Kimse sizi, sizin kendinizi yargıladığınız kadar yargılamıyor. Kimse sizin hatanızı, sizin taşıdığınız kadar uzun taşımıyor. Sanki herkesin gözü üzerimizdeymiş, attığımız her adım fark ediliyormuş gibi yaşarız. Oysa çoğu zaman bizi izleyen kalabalık, zihnimizde kurduğumuz kadar büyük değildir. İnsanların dikkati sandığımızdan daha kısa, kendi hayatlarına dönük ilgileri ise çok daha güçlüdür. Bunu fark ettiğimizde, başkalarının ne düşüneceğine göre değil, kendi istediğimiz yöne doğru daha rahat yürümeye başlarız. Başkalarının gürültüsünü değil, kalbinizin fısıltısını dinleyin...