Bursa'da 18 yaşındaki Gökçe Alkan, ayrılmak istediği erkek arkadaşı Mustafa Bağ tarafından öldürüldüğünde hayatının henüz başındaydı. Hayalleri, yaşayacağı yıllar, kuracağı bir gelecek vardı. Ancak ailesi evlat acısıyla baş etmeye çalışırken sosyal medyada akıl almaz bir tablo ortaya çıktı.
Gökçe'nin ölümünden sorumlu tutulan erkeğin takipçi sayısı kısa sürede yaklaşık 15 kat arttı. Fotoğraflarının altına yakışıklılığını öven yorumlar yazıldı. Bir genç kızın hayatı sona ermiş, geride acılı bir aile kalmıştı. Buna rağmen bazı kullanıcılar, genç kadının ölümünden sorumlu tutulan erkeğin dış görünüşüne hayranlık duyuyordu.
Peki, bir insanın yüzü, bakışları ya da karizmatik bulunması işlediği suçun önüne nasıl geçebiliyor? Üstelik bu hayranlık yalnızca sosyal medyadaki yorumlarla sınırlı değil. Bazı genç kızlar, başkalarının korktuğu erkeklerle birlikte olmayı güç göstergesi sayabiliyor. Kıskançlığı sevgi, baskıyı koruma, korkuyu heyecan sanabiliyor.
Bazı genç erkeklerse suçla özdeşleşen kişilerin saç modellerini, giyimlerini ve sert tavırlarını taklit ediyor. Psikolog Gökhan Ergür, dış görünüşün suçun üzerini örtebilen bir algı yarattığına dikkat çekiyor. Psikolog Esra Ezmeci ise tehlikeli davranışların sevgi ve güven duygusuyla karıştırılabildiğini anlatıyor. İki uzmana, suçun neden romantikleştirildiğini ve gençlerin bu tehlikeli hayranlıktan nasıl etkilenebildiğini sorduk.
SUÇLULARIN SAÇ MODELİNE ÖZENİYORLAR
Bazı genç erkekler arasında yaygınlaşan ve "tas kafa tıraşı" olarak bilinen saç modeli, suç örgütü üyeleri ve mafya dizilerindeki karakterlerle ilişkilendirilmesi nedeniyle de tartışılıyor. Bu modelde saçların yanları ve ense kısmı neredeyse tamamen kazıtılırken üst bölümü biraz daha uzun bırakılıyor. Bazı gençler, sert ve korkusuz buldukları kişilere benzemek için aynı saç kesimini tercih ediyor.
Öyle ki berberlere sevdikleri dizi karakterlerinin fotoğraflarıyla giderek aynı görünüşe sahip olmak isteyenler de var. Bu ilgi zaman zaman saç kesimiyle sınırlı kalmıyor; giyim tarzları, dövmeler ve tavırlar da taklit ediliyor. Böylece bazı gençler için dış görünüş, çevrelerine güçlü ve kimsenin kolay kolay karşı çıkamayacağı biri oldukları mesajını vermenin yoluna dönüşüyor.
GÖKHAN ERGÜR / KLİNİK PSİKOLOG
GENÇ ERKEKLERE GERÇEK GÜCÜN NE OLDUĞUNU ANLATMAMIZ GEREKİYOR
Psikolojide "halo" etkisi olarak adlandırdığımız bir bilişsel yanlılık var. Bir insanın fiziksel çekiciliği gibi olumlu bir özelliği, onun diğer özelliklerini de olduğundan olumlu değerlendirmemize neden olabiliyor. Yani fiziksel olarak çekici bulduğumuz birinin daha iyi, daha güvenilir ya da daha masum olduğunu düşünmeye yatkın olabiliyoruz. Bu durumda kişinin dış görünüşü, işlediği suçun önüne geçebiliyor. Özellikle sosyal medyada insanları birkaç fotoğraf, kısa video ve dış görünüş üzerinden değerlendirmeye alışmamız, bu yanlılığı daha da görünür kılıyor. Burada tehlikeli olan, estetik bir beğeninin zamanla ahlaki bir aklamaya dönüşebilmesi. Birinin yakışıklı olduğunu düşünmek başka, bu nedenle işlediği suçu önemsizleştirmek bambaşka bir şeydir. Üstelik suçun mağdurunu görünmez kılan bu hayranlık dili, suç davranışının romantikleştirilmesine de zemin hazırlayabiliyor. Bir insanın fiziksel çekiciliği onun ahlaki değerlerinin, karakterinin ya da masumiyetinin göstergesi değildir.
Burada psikolojik açıdan hem sosyal öğrenme mekanizmalarının hem de erkeklik algısının üzerinde durmamız gerekiyor. Özellikle ergenlik döneminde gençler, kimliklerini oluştururken çevrelerinde güçlü, popüler ve saygı gören kişileri model alma eğilimindedir. Sosyal medyada sertlik, saldırganlık ve korkusuzluk sürekli olarak güç göstergesi şeklinde sunulduğunda, bazı genç erkekler bu özellikleri benimseyerek kendilerine bir kimlik oluşturmaya çalışabiliyor. Aslında burada çoğu zaman güçlü olmaktan çok, güçlü görünme ihtiyacıyla karşılaşıyoruz. Kişi kendisini yetersiz, değersiz ya da savunmasız hissettiğinde, dışarıya bunun tam tersi bir görüntü vermeye çalışabilir.
Bu görünüşün bazı kişiler tarafından çekici bulunmasında da sertliğin koruyuculukla, baskınlığın özgüvenle karıştırılması etkili olabiliyor. Üstelik bu tarzın sosyal medyada beğeni ve takdir toplaması, gençler açısından güçlü bir sosyal pekiştirme işlevi görebiliyor. Ancak unutmamalıyız ki olgun bir erkeklik anlayışı başkalarına korku salmakla değil, duygularını düzenleyebilmekle, sorumluluk alabilmekle ve karşısındaki insana güven verebilmekle gelişir. Genç erkeklere yalnızca nasıl güçlü görüneceklerini değil, gücün gerçekte ne anlama geldiğini de anlatmamız gerekiyor. Özellikle ergenlik döneminde güçlü görünme, kabul görme ve çevrede saygınlık kazanma ihtiyacı oldukça belirgindir.
Bazı gençler, kendilerini yeterince güçlü ya da değerli hissetmediklerinde bu eksikliği dış görünüşleri ve davranışları üzerinden telafi etmeye çalışabilirler. Suçla ilişkilendirilen bir erkeğin giyim tarzını, konuşmasını veya tavırlarını taklit etmek, çevreye "Ben güçlüyüm, bana kimse zarar veremez, benimle uğraşamazsınız" mesajı vermenin bir yolu olabilir.
ESRA EZMECİ / PSİKOLOG
KORKUYU HEYECANLA KARIŞTIRIYORLAR
Psikolojide buna özel, herkesin bildiği tek bir "sendrom" adı yok. Medyada bazen "Bonnie and Clyde sendromu" veya "hybristophilia" gibi terimler geçer. Hybristophilia, özellikle ağır suç işlemiş insanlara (katil, tecavüzcü gibi) cinsel/romantik ilgi duymayı tanımlar ama bu nadir ve klinik bir tanıdır, herkes için geçerli değildir. Çoğu zaman bu bir "hastalık" değil, farklı psikolojik nedenlerle ortaya çıkabilen bir çekim biçimidir. Heyecan arayışı, "ben onu kurtaracağım" fantezisi, tehlikeli olanı "güçlü" sanmak gibi sebeplerle oluşabilir. Yani tek bir kutu değil, birçok yolun birleştiği bir durumdur.
"Beni korur, bana zarar vermez" inancı çoğu zaman "seçilmişlik" duygusundan gelir. Kişi şöyle düşünür: "O herkese karşı sert, ama bana özel davranıyor. Demek ki beni seviyor ve koruyor." Tehlikeli davranışlar "beni o kadar çok istiyor ki başkasına bakmıyor" şeklinde yorumlanır. Bu, özellikle çocuklukta güvensiz bağlanma yaşayanlarda sık görülür. Beyin, tehlikeyi "koruma" olarak yeniden etiketler çünkü gerçekten güvenli bir ilişkiyi hiç deneyimlememiş olabilir. "O bana zarar vermez çünkü ben özelim" düşüncesi aslında bir kendini kandırma mekanizmasıdır; gerçekte o tehlikeli davranışlar çoğu zaman ilişkiye de yansır. Kişi kendine "kurtarıcı" veya "iyileştirici" rolü biçer. "Benim sevgim o kadar güçlü ki onu düzeltecek" diye düşünür. Bu rol, kişiye değer ve anlam hissi verir; "ben sıradan değilim, özel bir gücüm var" duygusu yaratır.
Bu düşünce tehlikeleri görmeyi zorlaştırır çünkü kişi sorunları "geçici" veya "benim sevgimle düzelecek" diye etiketler. Şiddet, yalan, kontrol gibi işaretler "henüz değişmedi ama değişecek" şeklinde yorumlanır. Böylece gerçek riskler küçümsenir, ilişki uzar ve zarar artabilir. Kıskançlık ve baskı, özellikle çocuklukta "sevgi eşittir yoğun duygusal dalgalanma" şeklinde öğrenilmişse sevgi sanılır. "Beni kıskanıyor demek ki önemsiyor", "Telefonumu kontrol ediyor çünkü bana değer veriyor" gibi yorumlar yapılır. Kişi korkuyu "heyecan" veya "tutku" ile karıştırır. Normal, sakin bir ilişki "sıkıcı" gelir çünkü beden yoğun duygulara alışmıştır. Böylece korku eşittir ilgi, baskı eşittir sevgi şeklinde yanlış eşleme oluşur. Bu karışıklık, sağlıklı sınırların yokluğunda daha da güçlenir. Bu durumda görmezden gelinebilen işaretler: Küçük de olsa şiddet veya tehdit, aşırı kıskançlık ve kontrol, yalan söyleme, sorumluluk almama, yakınları uzaklaştırma çabası, "Değişeceğim" vaatlerinin sürekli boşa çıkması.
Ayrıca yakınlar endişelerini dile getirdiğinde kişi sevgilisini daha çok savunur çünkü:
İlişkiyi sorgulamak kendi seçimini sorgulamak demektir.
"Ben haklıyım, onlar anlamıyor" diyerek kendini korur.
İlişki artık kimliğinin parçası haline gelmiştir; eleştiri, kişiyi tehdit eder. Bu savunma, aslında korkunun ve bağlanma ihtiyacının bir yansımasıdır.