Yıllardır çölün ortasında kendi haline büyüyen bu sıra dışı oluşum, görenleri şaşkına çeviriyor. İlk bakışta doğal bir yapı gibi görünen görüntünün ardında ise yıllar önce yapılan bir çalışma ve zamanla ortaya çıkan şaşırtıcı bir dönüşüm yatıyor. Bugün ise bölge, rengarenk görünümüyle dikkat çekiyor.
ABD'nin Nevada eyalet sınırlarında bulunan Black Rock Çölü'nde, 1964 senesinde yapılan jeotermal arama sondaj kapağının kapatılamaması neticesinde yanlışlıkla oluşan "Uçan Gayzer" (Fly Gayzeri) insan etkisi ile doğa koşullarının bir araya geldiği en sıradışı jeolojik oluşumlardan birine dönüştü.
Açılan kuyudan sızan sıcak su ile mineral birikintilerinin zamanla çökelerek katmanlaşması, çölün göbeğinde kırmızı ve yeşil renklerin baskın olduğu benzersiz bir ekosistemin doğmasını sağladı.
BAŞARISIZ KUYU ÇALIŞMASI ÇÖLDE RENGARENK MANZARA OLUŞTURDU
Hualapai Jeotermal Sahası'ndaki ilk kuyu açma faaliyetleri 100 yıldan uzun bir süre önce tarımsal sulama amacıyla başlatılmış ve bu esnada 93 derece sıcaklıkta suya rastlanmıştı.
Yüzeye çıkan mineral ağırlıklı sıcak sular çökelerek 1,8 metre yüksekliğinde çoklu baca yapıları oluşturdu. Bu nemli ve sıcak ortama yerleşen termofilik mikroskobik canlılar (algler) ile mineral katmanları, gayzere bu renkli görünümünü kazandırdı.
SAHA KENDİLİĞİNDEN BÜYÜYEN FARKLI GAYZER OLUŞUMLARINA DA EV SAHİPLİĞİ YAPIYOR
Bölgedeki jeotermal hareketlilik yalnızca insan eliyle tetiklenen gayzerle sınırlı değil. 2006 senesinde keşfedilen ve tamamen doğal etkenlerle biçimlendiği bilinen "Will's Gayzeri", her yıl yaklaşık 15 santimetre kadar büyüyerek yeni bir tepe yapısı geliştirmeye devam ediyor.
Öte yandan ABD'nin bir diğer önemli doğa alanı olan Yellowstone Milli Parkı'nda yer alan ve sirke derecesindeki asidik su yapısıyla bilinen Echinus Gayzeri de uzun süren sessizliğini bozarak tekrar aktif hale geldi.
Etraftaki sulak alanları, otlakları ve doğal su kaynaklarını koruma altına almayı amaçlayan organizasyon, bölgede geniş çaplı bir çevre düzenleme çalışması başlattı.
Yürütülen koruma adımlarının tamamlanmasıyla beraber, yaklaşık 20 sene boyunca halka kapalı kalan saha 2018 yılında yeniden ziyarete açıldı
Arazi günümüzde hem bilimsel araştırmalara hem de ziyaretçilere açık bir koruma bölgesi olarak varlığını sürdürüyor.
Dünyanın en eski dikey şehirlerinden biri olarak kabul edilen kentteki yüzlerce kule ev, yaklaşık 500 yıl önce elde olan tamamen doğal malzemelerle inşa edildi.
1930'lu yıllarda İngiliz kaşif Freya Strak tarafından "Çölün Manhattan'ı" olarak adlandırılan Şibam, 1500'lü yıllarda yaşanan büyük bir sel felaketinin ardından surlarla çevrili dar bir alana yeniden kuruldu.
Yer darlığı ve güvenlik endişeleri nedeniyle yatay şekilde genişleyemeyen toprak sahipleri, çözümü gökyüzüne doğru uzanmakta buldu.
Pencerenin olmadığı zemin katlar hayvanlar ve depo olmak üzere kullanılırken, üst katlar yaşam alanı ve misafirhane olarak tasarlandı.
Sıkı sokak düzeni sayesinde çöl sıcağında gölge alanlar oluşturan bu mimari harikası yapı, doğanın yıpratıcı etkilerine karşı ise sürekli olarak bakım gerektiriyor.
Yağmur ve rüzgarın kerpici aşındırmasını önlemek için kulelerin dış cephelerine düzenli olarak yeni çamur katmanları ile sıvama işlemi yapılıyor.