Devasa kayaların arasına sıkışmış evler ilk bakışta bir mimari hatayı andırıyor. Ancak Portekiz'deki bu köyde durum hiç de öyle değil. Yüzyıllar önce yaşayan insanlar, karşılarına çıkan dev granit kayaları ortadan kaldırmak yerine onlarla yaşamayı seçti ve ortaya görenleri şaşırtan bir yerleşim çıktı.
Portekiz'in Idanha-a-Nova bölgesinde yer alan Monsanto köyü, devasa granit kayaların arasına inşa edilen sıra dışı evleriyle dikkat çekiyor.
Evlerin duvarı, tavanı veya zemini olarak işlev gören bu dev kayalar, köye taştan bir kale görünümü kazandırırken, yüzyıllardır değişmeyen tarihi dokusu ziyaretçileri adeta zamanda yolculuğa çıkarıyor.
DEV KAYALAR EVLERİN TEMELİNİ VE ÇATISINI OLUŞTURUYOR
Cabeço de Monsanto'nun yamaçlarında 758 metre yükseklikte kurulan bu küçük köy, doğanın sunduğu zorlukları eşsiz bir mimari avantaja dönüştürmüş durumda.
Uzaktan bakıldığında devasa bir taştan kaleyi andıran yerleşim yerinde evler, dev granit kayalarla tamamen bütünleşmiş bir yapı sergiliyor. İnşa sürecinde bu kayaları yerinden oynatmak veya kırmak yerine, yapılar doğrudan kütlelerin etrafına şekillendirildi. Böylece granit kayalar, evlerin temel bir parçası haline gelerek zemin, duvar veya tavan işlevi görmeye başladı.
DOĞRUDAN KAYALARA AÇILAN KAPILAR GÖRENLERİ BÜYÜLÜYOR
Köydeki mimari yaratıcılık sadece duvarlar veya çatılarla sınırlı kalmıyor. Bazı dev kayalara doğrudan kapılar monte edilerek, kayalık arazinin içine oyulmuş doğal ve korunaklı yaşam alanları yaratıldı.
Çeşitli platformlar, köyün bu alışılmışın dışındaki görünümüne rağmen, yapıların aslında klasik Portekiz mimarisinin bölgeye özgü son derece yaratıcı bir yorumu olduğunu vurguluyor. Geleneksel yapı tekniklerinin doğayla girdiği bu uyumlu etkileşim, Monsanto'yu mimari açıdan dünya üzerinde eşine az rastlanır bir konuma taşıyor.
PORTEKİZ'İN EN PORTEKİZLİ KÖYÜ UNVANIYLA KORUNUYOR
Tarih öncesi çağlardan bu yana stratejik önemini koruyan bu dağlık yerleşim yeri, 1938 yılında "Portekiz'in en Portekizli köyü" unvanına layık görüldü.
Bu özel statü sayesinde köy, adeta yaşayan bir açık hava müzesi olarak kabul ediliyor ve geleneksel dokusunun bozulmaması için modern değişikliklere kesinlikle izin verilmiyor.
Askeri bir geçmişe de sahip olan köyün zirvesinde, 19. yüzyılda yaşanan bir patlamayla kısmen yıkılan tarihi bir Tapınak Şövalyeleri kalesinin kalıntıları bulunuyor. Yerel efsanelere göre Viriato'nun yedi yıl süren zorlu bir kuşatmaya direndiği bu topraklar, aynı zamanda Monsanto Kalesi'nin Araplardan geri alındığı tarihi olaylara da tanıklık etti.
Portekiz'e özgü Manuelino üslubunun izlerini taşıyan kilise ve yapıların yanı sıra, ziyaretçileri asıl büyüleyen unsur her zaman kayaların arasına sızmış bu eşsiz taş evler oluyor.
Ürdün'ün çöl bölgesinde yer alan antik Petra kentinin en görkemli yapısı Al-Khazneh (Hazine), 2 bin yıl önce Nebatiler tarafından dağın doğrudan oyulmasıyla inşa edildi.
Yaklaşık 40 metre yüksekliğindeki bu mimari harikada tek bir taş blok taşınmadı veya üst üste konulmadı. İşçilerin yukarıdan aşağıya doğru kayaları yontarak ve iç mekanları dağın derinliklerine kazarak ortaya çıkardığı devasa anıt, antik dönemin akılalmaz mühendislik ve işçilik yeteneğini günümüze taşımaya devam ediyor.
Arkeolojik bulgular ve kayalar üzerindeki izler, yapım sürecinin dağın en üst noktasından başlayıp aşağıya doğru ilerlediğini gösteriyor. Bu yöntem sayesinde yukarıdan düşen taş parçalarının tamamlanan alt yüzeylere zarar vermesi engellendi.
Kazma, çekiç ve keski gibi basit el aletleriyle çalışan ustalar; devasa kumtaşı kütlesini önce kabaca şekillendirdi, ardından sütunları ve ince işçilik gerektiren dekoratif detayları ortaya çıkardı. Telafisi imkansız hataları önlemek adına kusursuz bir planlamayla yürütülen projede, iç mekanlar da yine dağın gövdesi oyularak oluşturuldu.
Ancak Nebatilerin başarısı yalnızca kayaları oymakla sınırlı kalmadı. Kurak bir çöl vadisinde yer alan Petra'yı ve Al-Khazneh gibi anıtları korumak adına gelişmiş bir su mühendisliği ağı kuruldu.
Kanallar, barajlar, su kemerleri ve sarnıçlar sayesinde hem halkın su ihtiyacı karşılandı hem de ani sel baskınlarının paha biçilemez yapılara zarar vermesi engellendi. Yapıldığı ilk günden bu yana dağla fiziki bağını koparmayan Al-Khazneh, çöl koşullarına ve rüzgar erozyonuna rağmen antik mühendislik ile doğanın eşsiz birleşimi olarak zamana meydan okuyor.
Ancak, alışılmışın aksine bu dikey mimarinin ardında gelişmiş inşaat makineleri ya da betonarme yapılar bulunmuyor.
Dünyanın en eski dikey şehirlerinden biri olarak kabul edilen kentteki yüzlerce kule ev, yaklaşık 500 yıl önce elde olan tamamen doğal malzemelerle inşa edildi.
1930'lu yıllarda İngiliz kaşif Freya Strak tarafından "Çölün Manhattan'ı" olarak adlandırılan Şibam, 1500'lü yıllarda yaşanan büyük bir sel felaketinin ardından surlarla çevrili dar bir alana yeniden kuruldu.