Yürütülen kazı çalışmalarında arkeologları şaşkına çeviren devasa bir keşfe imza atıldı. Yerin metrelerce altında sürdürülen incelemelerde aynı bölgede peş peşe 30 dev ahşap yapının kalıntıları ortaya çıkarıldı. Roma İmparatorluğu dönemine ait olduğu belirlenen ve 1800 yıldır el değmeden duran bu devasa yerleşim, bilinen tüm tarih ezberlerini altüst etti.
Almanya'nın Bielefeld şehrinde yürütülen arkeolojik kazılar sırasında, Roma İmparatorluğu dönemine tarihlenen geniş bir Cermen yerleşimi ortaya çıkarıldı. Arkeologlar, MS 2.yüzyılda kullanıldığı değerlendirilen yerleşimin, bölgenin şimdiye kadar tespit edilmiş olan en büyük kırsal alanlarından biri olduğunu belirtti.
Kazılar sırasında evler, depolama çukurları, çit sistemleri ve günlük yaşama ait çok sayıda kalıntı bulundu.
Elde edilen bulgular, Teutoburg Ormanı çevresinde yaşayan Cermen topluluklarının sanılandan çok daha büyük ve düzenli yerleşimlere sahip olduğunu gözler önüne sererkeni bölgenin Roma sınırlarının ötesindeki yaşamına dair yeni bilgiler sundu.
Uzmanlara göre yerleşimin büyüklüğü, burada yalnızca birkaç ailenin değil uzun yıllar boyunca faaliyet gösteren kalabalık bir topluluğun yaşadığına da işaret ediyor.
Buluntular, tarım ve hayvancılığın bölge ekonomisinde önemli bir yere sahip olduğunu da ortaya koyuyor.
ROMA SINIRLARININ ÖTESİNDEKİ YAŞAMA IŞIK TUTUYOR
Bielefeld'de yapılan keşif, Roma İmparatorluğu'nun doğrudan kontrolü dışında kalan Cermen topluluklarının yaşam biçimini anlamak açısından önemli kabul ediliyor.
İtalya'nın Torino kentine yaklaşık 50 kilometre uzaklıktaki Piedmont bölgesinde yer alan Vidracco kasabası, tıp tarihine ve arkeoloji dünyasına geçecek sıra dışı bir sırra ev sahipliği yaptı.
Damanhur adıyla bilinen bir topluluk, 1978 yılında bir dağın eteklerinde kimsenin ruhu duymadan devasa bir yeraltı kompleksi inşa etmeye başladı. Oberto Airaudi tarafından kurulan bu topluluğun üyeleri, tam 16 yıl boyunca resmi kurumlardan hiçbir izin almadan, yerin metrelerce altını adeta bir köstebek gibi kazdı.
Bu yapı, 1992 yılına kadar dış dünyadaki hiç kimse, hatta bölge halkı tarafından bile fark edilmedi.
Yaklaşık 500 kişinin vardiyalı olarak çalıştığı bu devasa inşaatta, dikkat çekmemek adına hiçbir ağır iş makinesi veya büyük teknolojik alet kullanılmadı.
Dağın kalbi sadece çekiçler, kazmalar, kürekler ve kovalar yardımıyla, tamamen insan gücüyle oyuldu. İnşaat esnasında kayalardan çıkan ve çevrede şüphe uyandırabilecek yüksek gürültüleri engellemek için ise inanılmaz bir yöntem uygulandı.
Topluluktaki insanların ıllar sonra itiraf ettiğine göre, ne zaman dağın içinden dışarıya bir kazma veya çekiç sesi sızacak olsa, üyeler hemen yüksek sesle müzik çalmaya başlıyor ve bu sayede çıkan tüm gürültüyü banyo ve doğa sesleriyle kamufle ediyorlardı.
Aynalar Salonu, Küreler Salonu, Su Salonu, Toprak Salonu ve Labirent gibi isimler verilen bu odaların duvarları ve tavanları el yapımı mozaiklerle, rengarenk vitray camlarla, geometrik şekillerle ve devasa heykellerle süslenmiş durumda. Bu yeraltı şehri, estetik ve mimari açıdan bakanları büyüleyen gizli bir galeri niteliği taşıyor.
POLİSİN ŞOKE OLDUĞU O AN VE YASAL MUCİZE
Takvimler 1992 yılını gösterdiğinde, kulaktan kulağa yayılan dedikodular ve nihayetinde polise ulaşan kesin bir ihbar, bu gizli yeraltı dünyasının sonunu getirdi.
Savcılık izniyle dağın eteklerindeki topluluk arazisine baskın düzenleyen üç polis memuru ve bir savcı, karşılaştıkları manzara karşısında adeta dillerini yuttu. Kendilerini karanlık dehlizlerin ardında, milyonlarca dolarlık sanat eserleriyle süslenmiş devasa salonların ortasında bulan İtalyan yetkililer, kaçak yapılan bu yapıyı önce mühürledi.