Göz alıcı turuncu çiçekleriyle bahçeleri süsleyen bir ağaç, doğal yaşam üzerindeki etkileri nedeniyle tartışma konusu oldu. Tropikal Afrika kökenli Afrika lale ağacı, Avustralya'nın Queensland eyaletinde süs bitkisi olarak yetiştirilmeye başlandıktan sonra çevredeki doğal alanlara hızla yayıldı. Ancak bu ağacı tehlikeli hale getiren yalnızca istilacı özelliği değil…
Avustralya'nın Queensland eyaletinde süs bitkisi olarak dikilen turuncu çiçekli bir ağaç, doğal alanlara hızlı şekilde yayıldı.
Tropikal Afrika kökenli ağaç, Queensland'de süs bitkisi olarak yetiştirildikten sonra doğal alanlara yayıldı.
Bilimsel adı 'Spathodea campanulata' olan Afrika lale ağacı, tropikal Afrika'ya özgü, çok hızlı büyüyen bir tür. Boyunun uzunluğu 24 metreyi bulabiliyor.
Ancak, süs olarak dikilen bu ağaçların çiçeklerindeki toksik bileşikler yerli iğnesiz arıların ölümüne yol açtığından tek bir ağaç bile istilanın başlangıcı olabiliyor.
Queenslan yönetimi, ağacın çiçeklerinin yerli iğnesiz arılar için zehirli olduğunu dile getiriyor. Arılar yerli bitkileri tozlaştırdığı için bu durum doğal yenilenmeyi de olumsuz yönde etkiliyor.
Brezilya'da yapılan bir çalışmada Federal Bahia Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, üç ağaçtan topladıkları 86 çiçekte toplam 104 ölü böcek buldu. Ziyaretçilerin yaklaşık yüzde 98'i arılar ve yakın akrabalarının bulunduğu Hymenoptera takımındandı.
Yazarlar, çiçeklerin böceklere öldürücü etkisi olabilecek olan toksik bileşikler içerdiğini öne sürerek ağacın bahçelere, kamusal alanlara ve arı kovanlarının yakınına dikilmemesi konusunda öneride bulundu.
Queensland Biyogüvenlik Yasası kapsamında Afrika lale ağacı 'kategori 3 kısıtlı istilacı bitki' olarak sınıflandırılıyor. Sahip olduğu bu statü nedeniyle bitkinin verilmesi, satılması veya çevreye bırakılması kesinlikle yasak kabul ediliyor. Kurallara uymayan kişilere ceza uygulanabiliyor.
Yetkililer, özellikle doğal alanlara yakın bölgelerdeki ağaçların sökülmesini altını çizerek vurguluyor. Fiziksel olarak kazıp çıkarmanın yanı sıra etkili yöntemin herbisit uygulaması olduğu belirtiliyor.
Afrika kıtasındaki Victoria Gölü, 1950'li yıllarda insan eliyle gerçekleştirilen radikal bir ekolojik müdahaleye sahne oldu. Bölgedeki ticari balıkçılığı hareketlendirmek amacıyla göl sularına yerli olmayan yırtıcı bir tür, yani Nil levreği bırakıldı.
Kısa vadede ticari ve ekonomik bir başarı gibi görünen bu hamle, gölün milyonlarca yıllık hassas ekosistemini çökerterek yerli balık popülasyonu için geri dönülmez bir felakete dönüştü.
DOĞAL DÜŞMANI OLMAYAN YIRTICI GÖLDE HIZLA ÇOĞALDI
Dünyanın en büyük tatlı su balıklarından biri kabul edilen Nil levreği, esasen Afrika'daki Albert ve Turkana göllerinde doğal olarak yaşam sürdürüyor.
Yetişkin dönemlerinde ağırlıklı olarak diğer balık türleriyle beslenen bu yırtıcı, İrlanda büyüklüğündeki devasa Victoria Gölü'ne bırakıldığında hiçbir doğal düşmanla karşılaşmadı. Besin zincirinin en üstüne yerleşen levrekler kısa süre içinde kontrolsüz şekilde çoğaldı.
Bu çoğalma 1990'lı yıllarda bölgede adeta bir ekonomik patlama yarattı. Binlerce insan kârlı levrek avcılığı için göl kıyılarına akın etti ve sahillere dev balık işleme tesisleri kuruldu. Ancak günümüze gelindiğinde aşırı ve bilinçsiz avlanma nedeniyle Nil levreklerinin hem toplam nüfusu hem de ortalama boyutları ciddi oranda geriledi.
ÇİKLİT BALIKLARI BÜYÜK DARBE ALDI
Victoria Gölü, dünyada eşi benzeri bulunmayan yüzlerce renkli çiklit türünün ana vatanı konumundaydı. Bilim insanları, göldeki tek bir ata türden zaman içerisinde 500'e yakın farklı çiklit türünün oluştuğunu değerlendiriyordu.
Göle salınan acımasız Nil levreği, bu savunmasız yerli çiklit popülasyonunu hedef alarak avlamaya başladı. Yapılan araştırmalara göre 1990'lı yıllara ulaşıldığında göle özgü 200'den fazla endemik çiklit türünün soyu tamamen tükendi.
HAYATTA KALAN TÜRLERİN GENLERİ DE BU FELAKETİN İZİNİ TAŞINIYOR
Tokyo Teknoloji Enstitüsü araştırmacılarının yayımladığı genetik çalışma, yaşanan ekolojik yıkımın boyutlarını gözler önüne serdi.
Araştırmacılar, genetik darboğazın 1970 ile 1990 yılları arasında zirve yaptığını belirterek, bu dönemin türlerin ortadan kaybolma kayıtlarıyla birebir örtüştüğünü vurguluyor.
Sevindirici bir gelişme olarak, yok olduğu düşünülen bazı çiklit türlerine son yıllarda gölün derinliklerinde yeniden rastlanmaya başlandı.
Amerika Birleşik Devletleri'nde nehir taşımacılığını geliştirmek amacıyla 1927 yılında onaylanan ve 1933'te yapımı tamamlanan 536 kilometre uzunluğundaki Illinois Su Yolu, bugün devasa bir çevre felaketine zemin hazırlıyor.
Michigan Gölü'nü Mississippi Nehri üzerinden Meksika Körfezi'ne bağlayan söz konusu hat, bölge ticaretini canlandırmak amacıyla inşa edilmişti. Ancak dönemin mühendislik başarısı olarak görülen yapay su kanalı, zaman içinde istilacı Asya sazanlarının kuzeye doğru yayılmasına imkan tanıyan stratejik bir geçiş güzergahına dönüştü.