Kendi kendini yetiştirmiş bir heykeltıraş olan Nek Chand, devasa projesine 1950'lerde bir hobi olarak başladı. Gündüzleri yol müfettişi olarak görev yapıyor, mesai bitiminde ise bisikletine atlayarak devlete ait ormanlık alanın yolunu tutuyordu. Hindistan ile Pakistan'ın ayrılmasının ardından bölgede yapılan inşaatlardan arta kalan atıkları titizlikle topluyordu.
GECE OLUNCA BİSİKLETİYLE ORMANA GİDİYOR, HEYKEL YAPIYORDU
Kırık çömlekler, cam parçaları, fayans kırıkları ve eski lavabolar Chand'ın ellerinde birer sanat eserine dönüştü. "İnsanların çöp dediği şeyde güzellik ve sanat gördüm" diyen Chand, gece karanlığında ormanda çalışmaktan asla korkmadığını belirterek, "Korksaydım gecenin bir yarısı ormanda nasıl çalışırdım?" ifadelerini kullanıyordu.
Halkın desteğiyle yıkımdan kurtulan bahçenin resmen açılmasının ardından Nek Chand bu alanın başına getirildi. Yaratıcılığını sürdüren sanatçı sonraki yıllarda elektrik prizleri, düğmeler, cam bilezikler ve bisiklet kadrolarını da eserlerinde kullanmaya devam etti.
DÜNYACA ÜNLÜ BİR SANAT MERKEZİNE DÖNÜŞTÜ
Sekiz hektarlık devasa bir alana yayılan Kaya Bahçesi, bugün her gün yaklaşık 3 bin kişi tarafından ziyaret ediliyor. Bahçenin korunması ve bakımı için 1997 yılında Nek Chand Vakfı kuruldu.
Chand'ın atıklardan hayata geçirdiği heykeller yalnızca Hindistan'da kalmadı; Washington'daki Ulusal Çocuk Müzesi ve New York'taki Amerikan Halk Sanatı Müzesi gibi prestijli kurumlarda da sergilenmeye başladı. Vakfın gönüllülerinden Alan Cesarno, bu eşsiz alanı "Bir fantastik krallığın çocuk gözüyle yapılmış hali" olarak tanımlıyor.
İtalya'nın Torino kentine yaklaşık 50 kilometre uzaklıktaki Piedmont bölgesinde yer alan Vidracco kasabası, tıp tarihine ve arkeoloji dünyasına geçecek sıra dışı bir sırra ev sahipliği yaptı.
Damanhur adıyla bilinen bir topluluk, 1978 yılında bir dağın eteklerinde kimsenin ruhu duymadan devasa bir yeraltı kompleksi inşa etmeye başladı. Oberto Airaudi tarafından kurulan bu topluluğun üyeleri, tam 16 yıl boyunca resmi kurumlardan hiçbir izin almadan, yerin metrelerce altını adeta bir köstebek gibi kazdı.
Bu yapı, 1992 yılına kadar dış dünyadaki hiç kimse, hatta bölge halkı tarafından bile fark edilmedi.
Bu kişilerin devasa yapıyı gizli tutma başarısı, devlet yetkililerinin kapıya dayandığı o kritik güne kadar kusursuz bir şekilde işledi.
SESLERİ KAMUFLE ETMEK İÇİN MÜZİK ÇALDILAR
Bu yapının modern dünyada bu kadar uzun süre gizli kalabilmesi, arkasındaki sinsi şekilde planlanmış stratejiye dayanıyor.
Yaklaşık 500 kişinin vardiyalı olarak çalıştığı bu devasa inşaatta, dikkat çekmemek adına hiçbir ağır iş makinesi veya büyük teknolojik alet kullanılmadı.
Dağın kalbi sadece çekiçler, kazmalar, kürekler ve kovalar yardımıyla, tamamen insan gücüyle oyuldu. İnşaat esnasında kayalardan çıkan ve çevrede şüphe uyandırabilecek yüksek gürültüleri engellemek için ise inanılmaz bir yöntem uygulandı.
Topluluktaki insanların ıllar sonra itiraf ettiğine göre, ne zaman dağın içinden dışarıya bir kazma veya çekiç sesi sızacak olsa, üyeler hemen yüksek sesle müzik çalmaya başlıyor ve bu sayede çıkan tüm gürültüyü banyo ve doğa sesleriyle kamufle ediyorlardı.
BEŞ KATLI YERALTI LABİRENTİ VE AYNALAR SALONU
Yerin 30 metre derinliğine kadar inen ve tam 8 bin 500 metrekarelik bir alanı kaplayan bu yeraltı dünyası, sadece basit tünellerden oluşmuyor.
Yüzlerce metrelik koridorlarla birbirine bağlanan bu devasa yapı, tam beş farklı seviyeden oluşan büyüleyici bir mimariye sahip.
Aynalar Salonu, Küreler Salonu, Su Salonu, Toprak Salonu ve Labirent gibi isimler verilen bu odaların duvarları ve tavanları el yapımı mozaiklerle, rengarenk vitray camlarla, geometrik şekillerle ve devasa heykellerle süslenmiş durumda. Bu yeraltı şehri, estetik ve mimari açıdan bakanları büyüleyen gizli bir galeri niteliği taşıyor.
POLİSİN ŞOKE OLDUĞU O AN VE YASAL MUCİZE
Takvimler 1992 yılını gösterdiğinde, kulaktan kulağa yayılan dedikodular ve nihayetinde polise ulaşan kesin bir ihbar, bu gizli yeraltı dünyasının sonunu getirdi.
Savcılık izniyle dağın eteklerindeki topluluk arazisine baskın düzenleyen üç polis memuru ve bir savcı, karşılaştıkları manzara karşısında adeta dillerini yuttu. Kendilerini karanlık dehlizlerin ardında, milyonlarca dolarlık sanat eserleriyle süslenmiş devasa salonların ortasında bulan İtalyan yetkililer, kaçak yapılan bu yapıyı önce mühürledi.
Ancak yapılan incelemelerin ardından, bu muazzam el emeği ve sanat şaheserinin yıkılmaması gerektiğine karar verildi. Zorlu bir hukuki sürecin ardından yapı tamamen yasallaştırıldı ve tescillendi.
Bugün popüler kültürde resmi bir unvanı olmasa da dünyanın sekizinci harikası olarak anılan bu gizemli yeraltı tapınakları, kapılarını tüm dünyaya açarak her yıl binlerce turisti ağırlayan yasal bir kültür mirasına dönüştü.