Bugün onlarca farklı çeşidiyle gönlümüze taht kuran kahvenin keşfinin arkasında, asırlardır dilden dile dolaşan büyüleyici bir anlatı yatar. Popüler kültürde ve kahvehanelerin kadim sohbetlerinde bu hikaye, Etiyopya'nın sisli dağlarında zıplayan bir keçi sürüsüyle başlar.
İşte, her gün fincan fincan tükettiğimiz kahvenin, keçi sürüsüyle başlayan ve Paris sokaklarına uzanan hikayesi…
Rivayete göre, bugün kahvenin anavatanı olarak kabul edilen Etiyopya'nın Kaffa bölgesindeki yüksek dağlarda, Kaldi (veya Halid) adında genç bir keçi çobanı yaşıyordu.
Sıradan bir günde keçilerini otlatmak için yaylaya çıkaran Kaldi, bir süre sonra sürüsünde tuhaf bir hareketlilik fark etti. Normalde uyuşuk olan ve sakince otlayan keçileri, yerinde duramıyor, neşeyle zıplıyordu. Hatta keçiler o kadar enerjikti ki, o gece sabaha kadar hiç uyumadan ayakta kalmışlardı.
Ertesi gün keçilerini dikkatle izlemeye başlayan Kaldi, bu bitmek bilmeyen enerjinin kaynağını buldu. Sürü, daha önce hiç görmediği, yemyeşil yaprakların arasında parıldayan kırmızı meyveli bir çalıdan besleniyordu.
Merakına yenik düşen çoban, bu meyvelerin zehirli olup olmadığını anlamak için büyük bir risk aldı ve birkaç tane kırmızı meyveyi koparıp çiğnedi.
Çok kısa bir süre sonra Kaldi'nin de damarlarında büyük bir enerji dalgalanması yayıldı, yorgunluğu uçup gitti ve o da tıpkı keçiler gibi yerinde duramamaya başladı. İşte o an, insanlık tarihinin ilk "kafein" patlaması yaşanıyordu!
Yaşadığı bu mucizevi durumu paylaşmak isteyen Kaldi, topladığı meyveleri heyecanla yakındaki bir Sufi manastırına götürdü. Ancak dervişler, bu meyvelerin insanı ele geçiren kötü ruhların veya iblislerin bir oyunu olabileceğinden korktular.
Büyük bir öfkeyle meyveleri ve çekirdekleri manastırdaki ateşin içine fırlattılar.
Fakat tam o anda, insanlık tarihinin belki de en güzel kazası gerçekleşti. Ateşe düşen çekirdekler yavaş yavaş kavrulmaya başladıkça, manastırın içine dünyanın en büyüleyici, en davetkar kahve aroması yayıldı.
Kavrulan çekirdeklerin kokusuna dayanamayan keşişler, bu harika kokunun kötü bir şeyden gelemeyeceğini anlayarak hemen közlerin arasındaki çekirdekleri topladılar.
Çekirdekleri ezip sıcak suyla karıştırarak ilk kahve demini hazırladılar. O gece sabaha kadar ibadet eden keşişler, kahve sayesinde hiç uyumadan, zinde ve odaklanmış kalabildiklerini fark edince kahvenin kutsal bir hediye olduğuna karar verdiler.
Keçilerin keşfettiği bu mucize, kısa sürede Yemen kıyılarına ulaştı. Yemen'de sufiler geceleri uyanık kalmak için bu içeceği formüle ettiler.
16. yüzyılda ise Osmanlı İmparatorluğu'nun Yemen Valisi Özdemir Paşa, bu lezzete hayran kalarak kahveyi İstanbul Sarayı'na getirdi ve Türk kahvesi pişirme tekniği dünyaya yayıldı.
Buradan Venedikli tacirlerin eliyle Avrupa'ya geçen kahve, bugün milyarlarca dolarlık devasa bir kültür haline geldi.
Bu anlatı asırlar sonra Roma'da kayda geçirilmiş büyüleyici bir masal olsa da, hikayenin gerçeği de en az efsanesi kadar gizemli bir ruha sahip.
Etiyopya yerlilerinin enerji versin diye çiğnediği o kırmızı meyveler, Kızıldeniz'i aşıp Yemen'e ulaştığında asıl mucize gerçekleşti.
15. yüzyılda Yemen tekkelerinde geceleri ibadet ederken uyanık kalmak isteyen sufiler, bu çekirdekleri kavurup kaynatarak bugün bildiğimiz kahve kültürünün ilk temellerini attılar.
Muha Limanı'ndan kalkan gemiler çekirdekleri taşırken, 1550'lerde İstanbul Tahtakale'de açılan ilk kahvehaneler bu içeceği bir sanat haline getirdi.
Cezvede pişen köpüklü kahve, şairlerin ve düşünürlerin en büyük ilham kaynağı oldu; oradan da Venedik ve Paris sokaklarına yayılarak dünyayı fethetti.