İslam düşüncesinde nefis; insanın arzularıyla, eğilimleriyle ve ahlaki mücadelesiyle ilişkili çok katmanlı bir kavramdır. Nefis her zaman kötü veya bastırılması gereken bir şey olarak değerlendirilmez. Özellikle tasavvufta insanın arzularını tanıması, zaaflarını fark etmesi ve kendisini ahlaki açıdan dönüştürmesi gereken yönünü ifade eder. Tasavvufta nefis hakkındaki temel düşünce, insanın kendisini tanımasının yalnızca ne istediğini bilmekten ibaret olmadığıdır. Kişi arzularının nedenlerini, kendi içindeki çatışmaları ve davranışlarının ahlaki sonuçlarını da anlamaya çalışır. Tasavvufta benlik arayışı ise insanın kendi iç dünyasını tanıması ve hakikatle ilişkisini yeniden kurma yolculuğudur. Freud, insan davranışlarının bir bölümünün kişinin doğrudan farkında olmadığı ruhsal süreçlerden kaynaklandığını savunur. Bastırılmış arzular, çatışmalar ve bilinçdışı süreçler insanın kendisini anlamasını zorlaştırabilir. Psikanaliz bu süreçlerin izini sürerek kişinin ruhsal yaşamını anlamaya çalışır. Tasavvuf ise insanın kendi iç dünyasına yönelmesini, arzularını tanımasını ve nefsini eğitmesini önemser. Bu bakımdan iki konu hakkında bazı benzerlikler kurulabilir. Bu nedenle Turkuvaz Kitap'tan çıkan Omnia El Shakry'nin Arap Freud kitabını okurken nefis ve tasavvuftaki benlik arayış hakkında düşündüm.
Yazar, psikanaliz ile İslam düşüncesi arasındaki ilişkiyi özellikle 20. yüzyıl ortalarında
Mısır'da ortaya çıkan entelektüel tartışmalar üzerinden ele alıyor. Bu karşılaşmanın en dikkat çekici örneklerinden biri psikolog Yusuf Murad'ın 1945 yılında Freud'un "bilinçdışı" kavramını Arapçaya aktarırken, tasavvuf düşünürü İbnü'l-Arabi'den alınan el-laşuur terimini kullanması. Böylece modern psikolojinin kavramları İslam düşüncesinin insanın iç dünyasına, nefsine ve ruhuna ilişkin köklü birikimiyle buluşuyor. El Shakry, bu ilişkiyi karşılıklı etkileşim ve yeniden yorumlama süreci olarak değerlendiriyor. Kitapta tasavvufun benlik anlayışı, nefsin dönüşümü ve mistik deneyimler gibi konuların psikanalitik yaklaşımlarla nasıl ilişkilendirildiği inceleniyor. Bu yönüyle eser, Freud'un düşüncelerinin Arap dünyasında yalnızca benimsenmediğini, yerel kültürel ve felsefi gelenekler aracılığıyla yeniden anlamlandırıldığını gösteriyor.
El Shakry'nin esas bahsetmek istediği mesele; psikanaliz ile İslam'ı birbirinden bütünüyle ayrı iki düşünce alanı olarak görmek yerine, bu iki geleneğin modern Mısır'da nasıl karşılaştığını birbirini nasıl dönüştürdüğünü ve yeni bir düşünsel tema oluşturduğunu göstermek. Bu nedenle eserin dikkat çekici taraflarından biri Arap Freud'u yalnızca Avrupa'dan Arap dünyasına doğru gerçekleşen tek yönlü bir aktarım olarak ele almaması. Freud'un düşünceleri Mısır'a ulaştığında değişmeden kalmıyor; yerel felsefi gelenekler, tasavvuf ve İslami insan anlayışıyla temas ederek farklı bir biçim kazanıyor. Bu açıdan kitap, modern bilginin yalnızca Batı'dan Doğu'ya yayıldığı klasik anlatıyı sorgularken, Mısır'daki entelektüellerin bu fikirleri kendi tarihsel ve kültürel dünyaları içerisinde yeniden ürettiklerini gösteriyor.
Arap Freud, bir anlamda Freud'un Mısır'a yolculuğundan çok, Freud'un Mısır'da yeniden düşünülmesinin hikayesi. "Freud'un insan ruhuna dair kavramları ile İslam düşüncesinin yüzyıllardır insanın iç dünyasını açıklamak için kullandığı kavramlar karşılaştığında ortaya nasıl bir insan anlayışı çıkar? sorusuna yanıt arayan kitap, felsefe ve psikloji meraklılarına yeni bir bakış açısı sunuyor.