Bir çocuk düşünün. Dışarıda kar yağıyor. Arabaların üzeri bembeyaz. Onun aklında ise işe yetişmekten çok eline aldığı karı yuvarlayıp kartopu yapmak var. Çünkü henüz sekiz yaşında. Ancak oyun çağındaki Bernar Havlici'nin yolu çoktan kuyumcu atölyeleriyle kesişmiş durumda. Babası altın eriten bir ocakçıydı. Dayısı ise Kapalıçarşı'nın kuyumcularından. Havlici, 1983-84 yıllarında babasının yanında çarşının havasını solumaya başladı. Mesleğe tamamen girişi ise 1986'da 11 yaşındayken oldu. Çocukluk yıllarından hafızasında kalan en çarpıcı anlardan biri de o karlı güne ait. Çalıştığı atölyede usta, eritilecek altının bulunduğu potanın öne alınması için onu babasına gönderdi. Havlici, babasına doğru yürürken arabaların üzerindeki karları toplayıp kartopu yaptı. Bunu babasına da anlattı. Ancak yolda kartopu oynadığı ustanın kulağına kadar gitti. Havlici o günü, "Daha sekiz yaşındaydım. Usta suratıma tükürdü. Zaten o gün oradan çıktım" sözleriyle anlatıyor.Bugün geriye baktığında ise o yılları tek bir cümleyle özetliyor: "Benim o yaşta yapmam gereken kartopu oynamaktı." O dönem çıraklık şartlarının oldukça ağır olduğunu söyleyen Havlici, "Biz çırakken çok çektik. Dayak yemediğimiz gün yoktu." ifadelerini kullanıyor. Ailelerin çocuklarını ustaya verirken kullandığı sözlerden birinin de "Eti senin, kemiği benim; iş öğret" olduğunu hatırlatıyor. Onu mesleğe yönlendiren kişi ise dayısıydı. Kapalıçarşı'nın büyük kuyumcularından biri olduğunu söylediği dayısı, daha sonra Fransa'ya taşınmadan önce Havlici'yi bir ustanın yanına yerleştirdi. "Sen kuyumcu olacaksın" dediğini anlatan Havlici, kendi öğrenme sürecini ise şöyle özetliyor: "Ben mesleği öğrenmek adına çok çabaladım, çok sabrettim, çok seyrettim."

İZİN ALIP DÜKKÂN AÇILIRDI
Havlici'nin anlattığı eski usta-çırak düzeninde mesleğin kendi içinde bir usulü vardı. Çırak olarak başlayan kişi zamanla kalfa olur, kalfa olarak askere giderdi. Askerden geldikten sonra da bir süre ustasının yanında çalışmaya devam ederdi. Kendi dükkânını açacağı zaman ise ustasının karşısına geçip izin isterdi: "Usta, ben artık dükkân açmak istiyorum. Müsaaden var mı?" Havlici, ustanın çok sevdiği bir kalfasına "Gel ortak olalım oğlum" diyebileceğini de anlatıyor. Kendi dükkânını açan kalfaya ise ilk işi yine ustası gönderirdi. "Onu kollamak adına, ayakta durabilmesi adına ilk işini ustası yollar" diyen Havlici, bu geleneğin bugün kalmadığını söylüyor. Kendisi de yıllar içinde çok sayıda insan yetiştirmeye çalıştı. Havlici'nin tahminine göre atölyesine bugüne kadar yaklaşık 30-40 kişi girip çıktı. Ancak bir çırağı yetiştirmenin uzun bir süreç olduğunu anlatıyor. İlk dönemlerde çırağın hata yaptığını, taş kırabildiğini ve yapılan işi bozabildiğini söyleyen Havlici, ustanın bütün bunlara rağmen öğretmeye devam ettiğine dikkat çekiyor. Yeni ustaların yetişmesi konusunda ise kaygılı: "Zanaatkâr yetişmiyor ki artık eskisi kadar. Bu iş sabır ve emek istiyor. Birçoğu yurt dışına gitti." Havlici, sonraki dönemde üretimin daha fazla fabrikasyona yöneleceğini düşünüyor.

HAYAL TAŞI GÖRDÜĞÜNDE BAŞLIYOR
Havlici'nin mesleğinin en sevdiği taraflarından biri ise taşla karşılaştığı ilk an. Bir taşı gördüğünde zihninde hemen sorular oluştuğunu anlatıyor: "Bundan ne yapabilirim? Bunu nasıl mücevhere çevirebilirim? Nasıl tasarlayabilirim?" Hoşuna giden taşı alıp atölyeye getiriyor. Ancak hemen bir mücevhere dönüştürmüyor. "Bir müddet durur dükkânda. Karşında bakarsın taşa, o sana bakar, sen ona bakarsın." Daha sonra farklı dizilimler deniyor. Taşları yerleştiriyor, beğenmezse yeniden bozuyor. Damla, markiz ve pırlantaları farklı şekillerde yan yana getiriyor. Bu süreç, tasarım içine sinene kadar devam ediyor. "Ne zaman hoşuna gitti, keyif aldın; bu sefer start verip işleme geçersin."

TAŞI SEÇERKEN TEKRAR TEKRAR BAKIYORUM
Mesleğe başlayalı yaklaşık 40 yıl oldu. Ancak Havlici, bugün hâlâ yeni bir işe başlarken aynı duyguyu yaşadığını söylüyor: "Heyecanım hiç bitmedi. Her işe başlarken kesinlikle heyecanlanırım. Taş satın alırken de aynı durum geçerli." Büyük fuarlardan birini anlatırken, bazen bir taşın önünden geçip yeniden geri döndüğünü söylüyor. "Karşısından geçiyorsun, takılıyorsun oraya. Sonra tekrar bir daha önünden geçiyorsun. Oradan ayrılamıyorsun. Demek ki o benim." Ancak Havlici'ye göre asıl heyecan yapım aşamasında yaşanıyor. Başlangıçta yalnızca yuvarlak taşlarla düşündüğü bir tasarıma sonradan birkaç damla taş ekleyebiliyor. Görüntü değiştiğinde ise yıllardır aynı cümleyi söylüyor: "İşte buymuş."

TAKILAR NASIL TEMİZLENMELİ?
Havlici'nin mücevher kullananlara da bir bakım önerisi var. Krem, sabun ve parfüm kalıntılarının zamanla takının üzerine yapışarak görüntüsünü matlaştırabildiğini söylüyor. Evde temizlik için kaynamaya yaklaşmış sıcak suya az miktarda bulaşık deterjanı eklenmesini öneren Havlici, takının yumuşak bir diş fırçasıyla nazikçe fırçalanabileceğini belirtiyor. Ardından durulanıp kurulanması yeterli. Atölyede ise benzer temizliğin titreşimli bir cihaz yardımıyla yapıldığını anlatıyor.
ZÜMRÜTLERİ DİZİDEN ÖNCE ALMIŞTI
Havlici'nin hafızasında kalan işlerden bazıları da zümrütlerle yaptığı yüzükler. Muhteşem Yüzyıl dizisi başlamadan önce zümrüt aldığını anlatan Havlici, bir yurt dışı fuarından aldığı iki damla zümrütle yüzük yaptığını söylüyor. "Tam Muhteşem Yüzyıl başlamadan önce gitmişim, zümrüt almışım. Çok hoşuma gitmişti." diyen Havlici, o dönemde hazırladığı yüzüklerin kısa sürede satıldığını anlatıyor. "Elimden kaptılar. Elimden aldılar yani." Ancak onun hatırladığı yalnızca satış değil. Yüzüklerin üzerindeki yoğun işçiliği anlatırken tasarımın yapım sırasında nasıl değiştiğini de tek tek tarif ediyor. Çünkü Havlici için mücevherin son şekli her zaman ilk düşündüğü şekil olmuyor.
İÇİME SİNENE KADAR DEVAM
Ürün tamamlanmaya yaklaştığında da Havlici'nin kontrolü bitmiyor. Sadekârdan gelen parçayı yeniden eline aldığını, zımparayla üzerinde tekrar çalışabildiğini anlatıyor. "Burasında pürüz kalmış, burasının dönüşü güzel değil" diyerek bitmiş görünen parçaya yeniden müdahale edebiliyor. Hatta zaman zaman yanında çalışan kalfaların onu durdurduğunu söylüyor: "Artık bozulmaya gidiyor, uğraşma. Bitti, çok güzel oldu" dediklerini anlatıyor. Ancak Havlici'nin ölçüsü yine kendi gözü: "İçime sinene kadar uğraşırım."