Gazze'yi artık çoğu zaman rakamlarla konuşuyoruz. Kaç kişinin öldüğü, kaç çocuğun hayatını kaybettiği, kaç binanın yıkıldığı, kaç gün geçtiği... Televizyonda bir görüntü beliriyor, ardından yenisi geliyor. Telefon ekranında bir video açılıyor, parmağımızı kaydırıyoruz. İnsan zihni, dayanamayacağı kadar büyük bir acıyı taşıyabilmek için onu sayılara dönüştürüyor. Oysa her rakamın içinde bir hayat var. Devlet Tiyatroları'nın İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Sumud (Gazze) oyunu, tam da bu noktadan yola çıkıyor. Gazze'deki yıkımı haber görüntüleri ya da istatistikler üzerinden değil, dört duvar arasındaki bir ailenin hayatı üzerinden anlatıyor. Dün Atatürk Kültür Merkezi'nde prömiyer yapan ve ayakta alkışlanan oyunun ekibiyle gösterim öncesinde bir araya geldim. Herkesin taşıdığı başka bir ağırlık vardı. Bu ağırlığı en iyi anlatan isimlerden Devlet Tiyatroları Genel Müdür Yardımcısı Emre Başer, Sumud'u bir tiyatro oyunundan öte, bir sorumluluk projesi olarak tanımlıyor. Oyunun süpervizörlüğünü üstlenen Başer, "Üç yıldır Gazze'de yaşananları izliyoruz. Önce görüntülere bakıyoruz, sonra rakamlara. Bir noktadan sonra düşen bombanın türünü, yıkımın boyutunu, kayıpların sayısını konuşmaya başlıyoruz" diyor.

SUMUD VAZGEÇMEMEK DEMEK
Oyunun yazarı ve yönetmeni Cem Zeynel Kılıç, daha önce yazdığı bir metni bu proje için yeniden şekillendirdiğini anlatıyor. Ancak böylesine ağır bir hikâyeyi yazmanın kolay olmadığını vurguluyor. Çünkü anlatı, kolayca ajitasyona ya da propagandaya dönüşebilir. Kılıç bu nedenle insan hikâyesinden ayrılmamayı tercih etmiş. Karşımızda yalnızca savaşın değil; çocuklarını korumaya çalışan bir babanın, direnen bir annenin, ertelenen bir hayalin ve geçmişini yavaş yavaş kaybeden bir dedenin hikâyesi var. Oyunun adındaki 'sumud' kelimesi de bu anlatıyı tamamlıyor. Arapçada direnmek, sebat etmek ve ayakta kalmak anlamlarına gelen kelimenin oyundaki karşılığı oldukça yalın: Vazgeçmemek. Hikâye, savaşın başlamasından sonraki yaklaşık sekiz aylık dönemi kapsıyor. Ateşkes ilan edilse de anlatı sona ermiyor. Çünkü Gazze'nin hikâyesi de bitmiş değil. Kılıç'ın "Bir finali yok. Süreç hâlâ devam ediyor" sözü, oyunun en çarpıcı noktalarından biri.

'HİÇBİR ŞEY BİLMİYORMUŞUM'
Oyunda Zahire'yi canlandıran Şebnem Bilgeer, karakterini ailesini bir arada tutmaya çalışan bir kadın olarak tanımlıyor. Oyuna hazırlanırken Gazze'den görüntüler, röportajlar ve videolar izlediğini, bildiğini sandığı pek çok şeyin aslında ne kadar uzağında olduğunu fark ettiğini söylüyor ve "Hiçbir şey bilmiyormuşum" diyor. Bu süreçte kendi hayatını, alışveriş alışkanlıklarını ve harcamalarını da sorgulamaya başladığını anlatan Bilgeer'in sözleri arasından bir cümle özellikle öne çıkıyor: "Maalesef savaşı çocuklar kaybediyor." Mahmud'u oynayan Mehmet Yıldız içinse hikâyenin ayrı bir yanı var. Çünkü oyunda oğlu Hanzala'yı, gerçek hayattaki oğlu Cemal Faik Yıldız canlandırıyor. Ailesini yaşatmak için sanatından uzaklaşan bir babayı sahnede canlandırırken karşısında kendi oğlunun bulunması, karakterin duygusal yükünü daha da artırıyor. Yıldız, Gazze'de yaşananları "Çok büyük bir acı var, kıyım var" sözleriyle anlatıyor. Bir babanın sahnede kendi oğluyla böyle bir hikâyeyi paylaşmasının ağırlığını düşünmek bile kolay değil. Erhan Tuna'nın canlandırdığı dede ise ailenin hafızasını temsil ediyor; ne var ki kendi hafızasını kaybediyor. Alzheimer hastalığıyla mücadele eden, zaman zaman çevresinde olup bitenleri anlayan, zaman zaman geçmişin içinde kaybolan bu adam, savaşın insanı sürüklediği çaresizliğin sessiz bir simgesi. Leyla'yı oynayan Buse Bedir, mimarlık eğitimini Türkiye'de sürdürmek isteyen genç kadını güçlü ve analiz yeteneği yüksek biri olarak tanımlıyor. Ancak savaş, onun da hayallerinin önüne geçiyor. Bedir'in dikkat çektiği asıl zorluk ise başkasının acısını anlayıp sahnede mümkün olduğunca gerçekçi biçimde aktarabilmek.

BİR ÇOCUĞUN ELİNDEN ALINAN ÇOCUKLUK
Ve Hanzala... Evin küçük çocuğu. Tek isteği dışarı çıkıp arkadaşlarıyla futbol oynamak. Futbolcu olmayı hayal ediyor ama sokağa çıkamıyor. Onu canlandıran Cemal Faik Yıldız henüz bir çocuk. Hanzala'nın yaşadıklarını anlatırken çok sade bir cümle kuruyor: "Bir çocuk olarak eğlenemiyor. Bu beni çok üzüyor." Babasıyla aynı oyunda rol almanın hayatı boyunca unutamayacağı bir anı olacağını söyleyen Cemal de oyuncu olmak istiyor. Bu cümleyi duyduğumda sahnedeki Hanzala ile gerçek hayattaki Cemal arasındaki mesafe bir anda kayboluyor. Bir tarafta futbol oynayamayan, çocukluğunu yaşayamayan Gazze'deki çocuklar; diğer tarafta sahnede onları anlatmaya çalışan, kendi hayallerinin peşinden gitmek isteyen bir çocuk var. Sumud, tam da bu noktada anlam kazanıyor. Büyük yıkımın ortasında küçücük hayatlara bakmamızı sağlıyor. Çünkü savaşın gerçek yüzü yalnızca yıkılan binalarda, kayıpların sayısında ya da haritalardaki değişimde değil; yarım kalan hayallerde, korunmaya çalışılan ailelerde ve oynayamadığı bir maçın özlemini duyan çocuklarda saklı. Sahne ışıkları söndüğünde Gazze'deki hikâye sona ermiyor. Bazı hikâyelerin finali yok. Çünkü acı hâlâ devam ediyor.