Mekân Birgi, lezzet kestane şekeri, film "Aşkın Son Mevsimi", müzik yaz albümleri ve konserleri, tartışma konusu ise üniversite organizasyonları...
İşte Haşmet Babaoğlu gözüyle haftanın iz bırakanları...
RÖPORTAJ: Alev Derbent / SABAH İNTERNET
BİRGİ KASABASI
Bu haftaki rotanız neresiydi?
Bu hafta Birgi’deydim. Ödemiş’e 8 km uzaklıkta küçük bir kasaba. Bugüne kadar gitmediğime de gerçekten pişman oldum. Ege Bölgesi’ndeki bütün kasabalardan çok farklı bir yer. Bizim Batı Ege’de sevdiğimiz bütün yerlerin mimari dokusu kıyı yerleşmesine özgü olanlardır. Genel olarak da evler Rum mimarisine uygun olarak inşa edilmiştir. Zaman içinde mübadeleyle vs değişmiştir ancak geriye kalan o atmosfer bizim için her zaman çok çekicidir. Ayvalık’tan Çeşme’ye kadar bu böyledir. İçerilere girildiğinde de tarım ve sanayinin yarattığı değişikliklerle birçok eski kasaba artık şimdi tarihsiz gibi. İki üç tane ev, bir meydan, bir de asırlık çınar görürsün en fazla, ama genellikle modern sanayi oraları dümdüz edip geçmiştir.
Haşmet Babaoğlu'nun "Bu kasabayı görüp gezmelisiniz!" yazısı için tıklayın
Bütün bunların arasında Birgi çok farklı, çünkü Birgi’de kıyı Ege’de gördüğümüz mimari dokunun bir parçası bile yok. Birgi’de Osmanlı donmuş kalmış. Kasabaya girer girmez müthiş bir sükûnetle karşılaşıyorsun. Çok ulu ve yüksek çınarlar ve kestane ağaçları var. Bir de her yerde adaçayı kokusu hakim. Birgi’de sıradan bir köy evi bile bildiğimiz Osmanlı evi gibi. Çok iyi de bir belediye başkanları var. Kasabanın tümü sit alanı, dolayısıyla kasaba çok iyi korunmuş.
Haşmet Babaoğlu'nun "Bu kasabayı görüp gezmelisiniz!" yazısı için tıklayın
ZAMANIN DONDUĞU KASABA
Yalnız devletin yaptığı okul gibi birkaç bina ve parke taşlı yollar ve kaldırımlar dışında zamanın geçtiğini bize hatırlatan hemen hemen hiçbir şey yok burada. Belki bir de sokakta dolaşan insanlar… Aslında sadece kadınlar bugüne ait gibi, erkekler bile 15. yüzyıl Osmanlı’sında kalmışlar sanki. Her şey 500 yıl öncesindeki halinde…
Haşmet Babaoğlu'nun "Bu kasabayı görüp gezmelisiniz!" yazısı için tıklayın
Birgi’nin üst taraflarında Aydınoğlu Mehmet Bey Camii denen bir cami var. Orada küçücük bir meydan var. İşte o meydanda dururken adeta bir zaman tüneline girmiş gibi, bir rüyanın içindeymişsin gibi hissediyorsun. Şimdiki zamana ait olan meydandaki bakkal bile bu atmosferi bozmuyor. Bakkal bile sanki 15. yüzyıla gitmiş.
Haşmet Babaoğlu'nun "Bu kasabayı görüp gezmelisiniz!" yazısı için tıklayın
ÇAKIRAĞA KONAĞI
İnsanlar Birgi’yi en çok Çakırağa konağıyla tanıyorlar aslında. Konak 1761 yılında Çakırağa Mehmet Bey tarafından yaptırılmış. Ahşapları Venedik’ten getirilmiş. Konağın duvar resimler çok güzel. Çakırağa Mehmet Bey, İstanbullu olan hanımı şehre hasretini gidersin diye İstanbul Boğazı’nın resmini yaptırmış. İzmirli olan hanımı için de bir İzmir odası yaptırmış, orada da şehrin resmi var yine.
Haşmet Babaoğlu'nun "Bu kasabayı görüp gezmelisiniz!" yazısı için tıklayın
Daha önceki restorasyonlarda çok ağır malzeme kullandıkları için ahşap yapı çökmüş. Bina hafif bir deprem geçirmiş gibi duruyor. Dolayısıyla içini gezmeye izin vermiyorlar. Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay’dan konağın ayağa kaldırılması ve ziyaretçilere açılması için olaya el koymasını istiyorum.
Haşmet Babaoğlu'nun "Bu kasabayı görüp gezmelisiniz!" yazısı için tıklayın
BİRGİVİ HAZRETLERİNİN KABRİ
Birgi’de zamanın durmuş gibi gözükmesinin yanında çok mutasavvıf da bir atmosfer var. Birgi mezarlığının içinde bir yerde İmam Muhammed Birgivi’nin kabri bulunuyor. Kabrinde türbe yok, çünkü kendisi istememiş. Muradiye Türbesi gibi burası da ölümle hayatın kardeşliğini anlatan yerlerden biri… Sadece Muradiye’deki gibi bir gösterişi yok.
Haşmet Babaoğlu'nun "Bu kasabayı görüp gezmelisiniz!" yazısı için tıklayın
Oradan aşağı indim. Yine büyük ağaçların altında pek çok kır kahvesi var. Buralarda Birgili hanımlar küçük gruplar halinde toplanmış yiyip içiyorlar, kahkahalar atıyorlar. Birgi’nin tümü bir mesire yeri gibi adeta…
Haşmet Babaoğlu'nun "Bu kasabayı görüp gezmelisiniz!" yazısı için tıklayın
BİRGİ'NİN KESTANE ŞEKERİ
Birgi’nin Ödemiş’ten gelirken girişinde İtimat şekerleme diye bir fabrika var. Çok uzun yıllardır kestane şekeri yapıyorlarmış. Tamamen onun üzerine odaklanmışlar. Ben Bursa’nın kestane şekerini bilirdim ve severdim. Ama Birgi’ninki Bursa’nınkileri hiç aratmıyor, tadı müthiş! Birgi’ye yolu düşenler bu fabrikaya mutlaka uğrayıp kestane şekerinden alsınlar.
Haşmet Babaoğlu'nun "Bu kasabayı görüp gezmelisiniz!" yazısı için tıklayın
HAFTANIN İZ BIRAKAN FİLMİ
Bu hafta hangi filmi izlediniz?
“Aşkın Son Mevsimi”ni gördüm bu hafta. Film, Jay Parini’nin “Son İstasyon” romanından uyarlanmış. Roman, Tolstoy’un hayatının son bölümü üzerine müthiş bir belge niteliği taşıyor. Büyük bir araştırma sonrası yazılmış bir eserdir. Ben de bu kitabın büyük bir hayranıyım zaten. Michael Hoffman da bunu sinemaya aktarmış.
“Son İstasyon” romanını okuyup beğenen, Tolstoy’a çok değer veren, yazarın romanları kadar son dönemini de önemseyen birisi için “Aşkın Son Mevsimi” gerçek bir hayal kırıklığı… Tolstoy’un karısıyla arasında çoğu kişi tarafından bilinen problemler, filmde bir Amerikan romantik komedisi tadında işlenmiş. Bunu beklemiyordum. Aslında filmin ilk yirmi dakikasında “ne kadar güzel bir film” diye düşündüm. Christopher Plummer’ın Tolstoy tiplemesi ve Helen Mirren’ın oyunculukları muhteşem.
"ÜNİVERSİTE ÖDÜLLERİ REKLAM AMACI GÜDÜYOR"
Bu sıralar üniversitelerde pek çok şölen, panel ve ödül töreni düzenleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Siz bu tür davetlere artık olumlu yanıt vermiyorsunuz sanırım. Neden?
Önceleri üniversitelerin düzenlediği bu tip etkinlikleri çok hoş bir uygulama olarak görüyordum. Fakat artık işin tadının kaçtığını düşünüyorum. Vakıf üniversiteleri bunları bir tür reklam aracı olarak değerlendiriyorlar. Devlet üniversitelerinde de öğrencilerin kurduğu kulüpler, düzenledikleri ödül törenlerini kendi reklamları ve diğer kulüplerle aralarındaki rekabet açısından kullanıyorlar.
Bu ödül törenleri ve panellerde bir samimiyetsizlik görmeye başladım, o yüzden de üniversitelere artık gitmiyorum.
Her sene mart ayından itibaren “kime ödül verirsek gelir” diye hesap etmeye başlıyorlar. “Haşmet Bey ödül almaya gelmiyor, ona vermeyelim artık” diyorlar. Böyle ödül olur mu? Medya ödülleri vermek için tören düzenliyorlar, ama önlerine gelen herkese ödül veriyorlar. Eğer medyada o yılın en parlaklarını seçiyorsan, her kategoride bir kişiyi ödüllendirirsin. Ama üniversitelerin amacı daha çok ünlünün gelmesi ve daha çok reklamlarının olması ve tabii ki daha çok konuşulmak…
Şimdi üniversiteli arkadaşlar bana kızacak. Ancak Türk basınında, çok genç yazarlar da dâhil, kimsenin benim gibi üniversitelerin ve üniversitelilerin sorunlarını yakından takip ettiğini sanmıyorum.
Hıncal ağabey geçen gün “Yaşamdan Dakikalar” ekibi olarak gittikleri bir üniversite paneline katılmadığım için “Haşmet yalnızları oynuyor, o yüzden gelmiyor” diye köşesinde yazmış. Ondan önce yine başka bir üniversite ziyaretinde “Haşmet asosyal bir adamdır” demiş. Bunlar işin esprisi, aslında hiç ilgisi yok.
Hıncal Uluç'un söz konusu yazısı için tıklayın
"ÖĞRENCİLER HEMEN SIKILIP GİDİYORLAR"
Üniversitelerin bu organizasyonlarına katıldığım son seferlerde şunu gördüm: öğrenciler yarım saatlik bir konuşmaya bile dayanamıyorlar ve kalkıp gidiyorlar. “Aklınıza ne geliyorsa sorun, cevaplayacağız” diyoruz. Tam panel bitmeye yakın şöyle bir soru geliyor: Ne olacak bu Beşiktaş’ın hali?
İşin gerçeği bu… Kalmak ve dinlemek zorunda değiller elbette. Ama ben sanki birkaç öğretim üyesinin ya da üniversitenin içindeki bilmem ne kulübünün zoruyla oraya gidiyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Oysa Okan Bayülgen veya Beyaz geldiğinde dört saat boyunca kıpırdamadan oturuyorlar yerlerinde. Aslında bunda bir tuhaflık yok. Demek ki üniversitelere gidecek adamlar biz değiliz.
"SOMUT KONULAR ÇERÇEVESİNDE TOPLANALIM"
Bu tip panellere gitmek yerine, bana mail atan üniversiteli arkadaşlarla -yolum onların bulunduğu yerden geçtiğinde- bir kahvede buluşup sohbet etmeyi tercih ediyorum. Merakların, ilgi alanlarının yakın olduğu 10-15 kişilik bir grupla bir araya gelmek çok daha güzel…
Ben üniversitelerden şunu beklerim: Türk sinemasında yeni denemeler gibi bir panel yapsınlar, ünlüler oraya gelsin. Böylece oturup konuşacak bir şey olur. Örneğin Van Üniversitesi’nin düzenlediği Hilmi Yavuz sempozyumu çok güzeldi. Yani üniversiteler bizi somut konular çerçevesinde çağırırlarsa çok daha keyifli bir sohbet gerçekleşir.
"ALBÜMDEN PARA KAZANAN YOK"
Yaz mevsimine yaklaştığımız bu günlere pek çok yeni albüm çıktı. Bütün bu albümlerin aynı zamanlarda piyasaya sürülmesinin sebebi ne sizce? Çıkan yeni albümlerden hangilerini dinlediniz?
Yazın yeni albümler çıkmasının sebebi aslında konserlerde söyleyecek yeni şarkı ihtiyacının giderilmesi… Yoksa hiçbir grup veya şarkıcı yaza damgasını vuracak albüm ya da şarkı yapmak peşinde değil.
Artık internet üzerinden tüm şarkılar bulunabildiği ve kimse albüm satışından para kazanmadığı için tüm yatırım konserlere yapılıyor. Çünkü para sadece konserlerden kazanılabiliyor. Yazın havalar sıcakken rahat konser verildiği için de albümler yaz mevsimine doğru piyasaya çıkıyor. Aslında konserler için izleyicilerin aldıkları biletlerle de para kazanmıyor müzisyenler. Paranın çoğu sponsorlardan geliyor. Müzik endüstrisinin acıklı gerçeği bu ne yazık ki…