Ankara'da "Uluslararası Hilafet Konferansı" düzenlenmiş, kürsüden "ümmet hilafetin yeniden gelmesini arzu ediyor" şeklinde konuşmalar yapılmış. Savcılık da soruşturma açmış tabii. Uçmayın muhteremler. Orta Anadolu'ya yapay şehir kuran Kılıçdaroğlu'ndan bir farkınız olsun. 1924 yılında bile fonksiyonu kalmamış olan hilafetin günümüzde hiçbir anlamı yok. Çünkü "sünni dünyasının" tartışmasız bir lideri yok. Buna azıcık heves eder gibi olduk, tutturamadık. Hilafet, dini liderlik gibi görünse de aslında siyasi liderliktir.
Daha geçen yüzyılın başlarında bile bir anlamı kalmış olsaydı, Araplar imparatorluğa ihanet etmezlerdi... Sancak-ı Şerif çıkardık, sopası elimizde kaldı.
Ankara hükümeti pek pek "Hintli Müslümanlar"ı etkileyebildi "halife esir düştü" edebiyatıyla, yardım aldı. İngilizler yardım heyetine hemen bir casus sokuşturdular, Ankara'da asıldı (Mustafa Sagir.) Bugün hilafet ilan etsek, kimse bizi iplemez. Tam tersine, Suudi Arabistan bundan fena halde rahatsız olur. Pek pek Pakistan, Endonezya, Malezya gibi uzak ülkelerde biraz etkili olabiliriz, Ortadoğu'da değil. Afrika'da birkaç ülkenin kalbini kazanırız, bunun da hiçbir "kıymet-i harbiyesi" olmaz. Filistinli garibanlar da umutlanırlar, o kadar.
Bir kere, hilafet Osmanoğlu hanedanının tekelindedir. Onunla birlikte ortadan kalkmıştır. Günümüzde hangi otorite neye dayanarak halife olduğunu ilan edecektir?
Ankara Müftüsü'nü mü halife yapacağız, Diyanet İşleri Başkanı'nı mı?
Yok, Türkiye Cumhuriyeti Başkanı'nı yapamayız, o artık sistemin değişmesi de değil, devletin yıkılıp yerine bambaşka bir devletin kurulmasıdır. Hiçbir faninin gücü yetmez. Siz şimdi hilafet istiyorsunuz, öyle mi? "Prensipte" mi istiyorsunuz, Osmanlı ve Türk olarak mı?
Ya Mısır "sizden önce bizdeydi" diyerek öne geçerse? Yarın Suudi Arabistan kralı Selman kalksa da "makamın en eski sahibi ve gerçek mirasçısı benim" diyerek halifeliğini ilan etse, biat edecek misiniz? Etmeyecekseniz, "bizim hakkımızdır" diyecekseniz, demek ki amacınız dini değil siyasidir! Peki Fetö okyanus ötesinden kendini halife ilan etse, "yetmez ama evet" diyerek kabul mu edeceksiniz? Bırakın boş işleri, saldırmak için bahane arayanların ekmeğine yağ sürmeyin.
Ankara'daki toplantının fotoğraflarında "kravatlı" adamlar da gördüm ki, o da sizin kara mizahınız olsun.
Engin Ardıç/Sabah
Her gün Güneydoğu'dan şehit cenazeleri gelmeye devam ederken, Batı illerinde de kıpırdanmalar başladı. İstanbul'da bazı kahvehanelerin taranması, Akit ve Yeni Şafak gazetelerine yapılan saldırılar, Ankara'da 28 vatandaşımızın şehit edildiği bombalı saldırı bu kötü gidişatın habercisi. Bunlara paralel olarak medyada bir darbe tartışması başladı... Zaman gazetesi yazarı Abdullah Aymaz'ın "Nevbahar mesajı" başlıklı yazısında, Fethullah Gülen'in 12 Eylül darbesi öncesi Sızıntı dergisinde yayımlanan darbe yanlısı yazısını paylaşması ve "Şimdi de, 36 sene sonra, diyorum ki: Yusuflara müjdeler olsun!" diye not düşmesi TSK içindeki "uyuyan hücrelere talimat" olarak algılandı.
Darbe mesajından sonra Zaman Gazetesine kayyum atandı. Bunun üzerine konuşan Fethullah Gülen, "Onlar bunu yıkmaya çalışsınlar. İki senedir yıkmaya çalıştılar, yıkamadılar. Bir tek taş düşüremediler Allah'ın izniyle. Burkuntu yaşıyorlar, paranoya yaşıyorlar. Korkuyla tir tir titriyorlar" dedi. Bu arada hakkında Cemaatçi olduğu iddiaları bulunan Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşaviri Albay Muharrem Köse görevden alındı. Başbakan Davutoğlu, "Bürokraside paralel yapı ile mücadelede her kurum gereğini yapıyor. Rasyonel hiyerarşide herkes hesap verme durumundadır" dedi. Derken, HSYK Teftiş Kurulu'nun 680 hâkim ve savcı için "Terör örgütüne üye olmak ve örgütsel eylemde bulunmak" suçlarından soruşturma başlattığı medyaya yansıdı.
Cemaatin fazla zamanı kalmadı. Ne yapacaksa YAŞ kararları öncesi, Ağustos ayına kadar yapacak. Diğer yandan ülkede şehit cenazeleri ile birlikte her türlü terör olayının tırmanması ile birlikte hükümetin de Ağustos ayını bekleyecek zamanı kalmadı. Önümüzdeki dönemde TSK içinde ciddi bir Cemaat tasfiyesi beklenmeli. Çünkü tırmanan terörü dizginlemenin yolu buradan geçiyor. PKK'nın PYD adı altında ABD'den destek aldığı bir gerçek. Bir başka deyişle PKK terörü, sokak hareketliliğini tırmandırması maksadıyla daha çok dışarıdan kışkırtılıyor. Hesap şu: "Güneydoğu'dan gelen şehit cenazelerine batıdaki saldırılar ve bombalamalar eklendiğinde, iç savaşın fitili ateşlenecek. Kürt-Türk sokaklarda birbirini kırmaya başlayacak. Toplumda, 'asker gelsin bizi kurtarsın' beklentisi yükselmeye başladığında, TSK içindeki uyuyan hücreler harekete geçip beklenen darbeyi yapacak."
Mevcut durumda TSK içindeki Cemaatçi kadrolar terörle mücadeleye katkıdan çok zarar veriyor. İşte bu gerçeğin farkına varan hükümetin, PKK terörünü bitirmek ve darbe tehlikesini önlemek amacıyla Ağustos ayı öncesi TSK'da paralel tasfiyesine başlayacağı öngörülebilir. Tüm işaretler bu yönde. Sürpriz olmasın.
Ahmet Kekeç/Star
AYM, gerekçeli kararında, basın ve ifade özgürlüğüne dair 26. ve 28. maddelerdeki ihlal tespitini sürdürmesine rağmen, 'esasa girmedik' savunmasıyla zevahiri kurtarmak için kendince bir çözüm bulmuş. Ne yazık ki bu çözüm daha vahim bir sonuç doğurmuş. "Yayınlanan haberlerden bağımsız olarak 26. ve 28. maddeler ihlal edildi" demek kişilerin mesleklerine göre tutuklama tedbirini aynı suçlamalarda dahi farklı uygulamaya kapı açar. Çünkü tutuklamada mesleki kimlik bir ölçüt olarak işin içine girerse, keyfiliğin sonu gelmez.
İkinci vurgulanan nokta ise, AYM'nin, "ilk tutukluluk kararı"na ilişkin denetimle "aşkın tutukluk" denetimi arasındaki farkı da gözetmemiş olması. Ayrıca suçlamanın, haberlerin yayınlanması basitliğiyle ele alınması ve isnat maddelerini "yardım ve yataklık", "casusluk" suçlamaları hiç gözetilmeden ele alınması da başka bir vahamet.
Neticede isnat edilen suç basın ve ifade özgürlüğüyle ilgili olmadığı için, "ifade özgürlüğü sınırlanmış olabilir" şeklindeki yorum ya da gerekçe somut olayda ileri sürülmemeliydi. AYM, gerekçesini bu şekilde ortaya koyunca suçu basın mensubunun görevi sebebiyle işlediği suç kapsamında değerlendirdiğini ortaya koymuş oldu. Oysa haber kullanılarak başka bir suç işlendiği iddiası var ve bu, "terör örgütü üyesi olmadan yardım yataklık", "askeri ve siyasi casusluk" gibi ağır suçlamaları içeriyor. AYM, gerekçeyi bu eksene oturtarak, yerel mahkemede tavsif edilmiş suç vasfını değiştiriyor.
Bu da açıkça kendini yerel mahkeme yerine koymak veya yerel mahkemeye yetkisiz müdahaledir.
AYM, soruşturma ve kovuşturma aşamalarında sanık için uygulanan tedbirlerin (tutukluluk, denetimli serbestlik, yurtdışı çıkış yasağı, vb.) sanığın mesleki kimliğine göre farklılaştırarak "imtiyazlı hukuk" uygulaması yaratmış oldu ve hukuk güvenliğini ortadan kaldırdı. Son kertede, aynı suç isnadını örneğin bir muhasebeciye yaptığınızda tutuklama makul ama gazeteci/ yazara yaptığınızda, bunun ifade ve basın özgürlüğünün ihlali olduğunu savunmak objektif bir hukuk uygulaması olmasa gerek.
AYM, sadece 19. Madde üzerinden şekli tutukluluk denetimi yapsaydı ve sadece tutuksuz yargılanmada karar vermiş olsaydı, bu kadar meşruiyet tartışmasına da konu olmayacak ve benim gibi karara karşı çıkanlar için dahi saygınlığını koruyacaktı.
Millet, 2010 referandumunda binbir güçlükle bireysel başvuru hakkının yolunu açtı ama AYM, yüzlerce başvuru içinden öne alarak, önce gerekçe açıklamadan Can Dündar'ı serbest bıraktı; sonra da açıkladığı gerekçeyle mevzuu, 'benim oyum, çobanınkiyle bir mi?' noktasına taşıdı. Olmasaydı sonumuz böyle...
Hilal Kaplan/Sabah
Yüzlercesi öldürüldü. İçlerinde sakat kalanlar var. Attıkları adım, belediye başkanları dâhil pek çoğunun cezaevine girmesiyle sonuçlandı. Kelimenin tam anlamıyla dağıldılar!
Üstüne üstlük, hak ve hukukunu koruduklarını iddia ettikleri 200 bin insanın evlerini terk etmesine yol açtılar. Onların düşmanlıklarını kazandılar. Artık pek çok yerde taş ve sopa ile kovalanıyorlar.
Buna rağmen ısrarla direnmeye, aynı yolda yürümeye devam ediyorlar. Neden acaba? Bunun geçerli ve mantıklı bir sebebi olması gerekir!
Aklıma takılanları İçişleri Bakanı Efkan Ala'ya sordum:
-Sonuç alamayacakları ortada. Buna rağmen niçin ısrarla aynı yolda yürümeye devam ediyorlar?
"Çünkü" dedi:
-Dikkatimizi Suriye'deki gelişmelerden içe çekmek istiyorlar. Bunların geçmişten bu yana Suriye Gizli Servisi El Muharebat ile sıkı ilişkileri var. Onların elinde büyüyüp palazlandılar. Hep kullanıldılar, şimdi de kullanılıyorlar.
Bakan Ala'ya "O durumda bir nevi mayın eşeği görevi yaptıkları söylenebilir" dedim. "Evet" diyerek tasdik etti.
Bilirsiniz, kaçakçılar geçmişte mayınlı alanları geçmek için eşekler kullanırlardı. Önce onları sürüp feda ederler, mayınlar patladıktan sonra da kendileri geçerlerdi. Bugün de yapılan aynı. Suriye ve Rusya'nın menfaatleri için Kürt gençleri kullanılıyor, onlar kırdırılıyor. İşte PKK böyle bir örgüt!
* * *
Cizre temizlendi. Silopi'deki çukurlar ve barikatlar kaldırıldı. İdil'de işlem tamamlandı. Nihayet Sur'da da en son kalıntıların donlarıyla teslim olmalarının ardından operasyonlar sonuçlandı.
Buna karşılık Şırnak'ın bazı mahalleleri ile Yüksekova ve Nusaybin gibi yerlerde halen çukurlar ve barikatlar bulunan bölgeler var. Bakan Ala'ya, "Oralara ne zaman girilecek?" dedim.
"Tabii ki girilecek ama" cevabını verdi:
-Bu operasyonların hepsi belli bir planlama çerçevesinde yapılıyor. Tamamının üzerinde ciddi bir şekilde çalışılıyor. Yani apar topar karar alınıp, harekete geçilmiyor. Ayrıca, tecrübeli güvenlik elemanları kullanılıyor.
Çok önemli bir ayrıntı verdi:
-Bunların içinde en sıkıntılı yer Cizre'ydi. Oraya 30 yıldır yığınak yapmışlar. Güvenlik güçlerinin yıllarca giremediği bölgeler vardı. Üstelik Suriye sınırında bir yer. Biz operasyona başladığımızda, Sınırın Suriye tarafında gösteriler yaptılar. Orası bile temizlendi. Diğer bölgeler daha kolay.
Ardından ekledi:
-Dileriz biz oralara girmeden o çukurları kendileri kapatırlar ve çekip giderler. Biz bunu operasyona tercih ederiz.
* * *
Kandil'in kapasitesi belli. 3 bin 500 – 4 bin civarında teröristi barındırıyor. İçişleri Bakanı, "Yurtiçindeki kapasitelerini be biliyoruz" dedi:
-Çeşitli yerlerde yuvaları var. Oralarda gruplar halinde barınıyorlar. Sayıları 2 bin 500 civarında.
İşte bütün bu teröristler, Bakan Efkan Ala'nın dediği gibi, şu anda Türkiye'yi oyalamakla görevli. Suriye'deki oldu-bittilere tepki veremez hale getirmeye çalışıyorlar. Örgüt için sayının tek bir değeri var. Tepedeki isimler hariç, zaten ölmek için yetiştirilmişler.
Durumun daha iyi anlaşılması için biraz gerilere doğru gitmek lazım. Abdullah Öcalan, geçmişte neden Suriye'ye kaçtı? Çünkü canını kurtarmak için buna mecbur kaldı.
1980 öncesi "Kürt Düşmanı" ilan edilmişti. KAWA, KUK ve Rızgari gibi silahlı Kürt gruplar, "Apocular" yani Öcalan'a karşı birleşmişti.
O da postu deldirmemek için Baba Esad'a teslim olmuş, Suriye Gizli Servisi El Muharebat'ın emrine girmişti. Şam'da onlar tarafından korunuyor, doğal olarak onların verdikleri talimatları yerine getiriyordu.
Parayı veren, düdüğü çalıyordu.
O dönemde Sovyetler Birliği yıkılmamış ve Suriye'nin arkasında yine Ruslar vardı. Öcalan'ın adamlarıyla birlikte, Türkiye'deki bütün silahlı örgütler Suriye'nin denetimindeki Bekaa Kampı'nda eğitiliyordu. Hatta "Acilciler" isimli grup, direkt Hafız Esad'a bağlı olarak Türkiye'de eylemler yapıyordu. Açın interneti, Acilcilerin liderlerinden Engin Erkiner'in itiraflarını okuyun.
İçişleri Bakanı Efkan Ala'nın sözleri de gösteriyor ki, dünden bu güne hiçbir değişiklik yok. Hamam da aynı tas da. O sağda solda ölenler de hâlâ "Kürdistan" için mücadele ettiğini sanıyor!
Emin Pazarcı / Akşam
… Avusturya, Macaristan ve Balkan ülkeleri çözümü, "Balkanlar güzergâhını kapatmak" olarak görme noktasına geldiler. Ancak bunun "Yunanistan'ı çökertebilecek bir adım" olacağı ortada. Avrupa'nın mülteci kriziyle yüzleşmede en rasyonel konumda olan Merkel yönetimindeki Almanya. Merkel'in iç ve dış kamuoyundaki eleştirileri göğüsleyerek hem de seçim zamanı, Türkiye ile işbirliğini öncelemesi Almanya'nın "aydınlanmış milli menfaatlerini" koruma gayesiyle irtibatlı.
Geçen pazartesi Brüksel'deki AB- Türkiye zirvesinde Başbakan Davutoğlu'nun getirdiği yeni önerilere sıcak bakması ve bunları savunması da söz konusu farkındalığın tezahürü. Önümüzdeki pazar üç eyalette seçimlere gidilirken Merkel, muhafazakârlardan sol ve yeşil kesimlere kadar bu politikası sebebiyle eleştiri altında. Hatta mesele Avrupa'nın "değerleri ve çıkarları" söylemlerinin ironisi eşliğinde tartışılıyor.
Avrupa Parlamentosu Liberaller ve Demokratlar İttifakı Grubu Başkanı Guy Verhofstadt, Türkiye'yle mutabakata varılan göçmen anlaşmasını toptan bir "Avrupa sorgulamasına" çevirdi. Verhofstadt'a göre "Avrupa değerlerine ihanet etmemeli" ve "Erdoğan'ın zehirli kadehinden" içmemeli.
Bunun yerine "samimi bir Avrupalı yaklaşımıyla" ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ile işbirliği içinde kendi politikasını geliştirmeli.
Ve Suriye'de "siyasi bir çözüm sağlamak için daha fazla çalışılmalı" ve Rusya'ya yönelik "AB yaptırımları artırılmalı."
Öte yandan Almanya'nın mülteci krizinden sorumlu bakanı Altmaier, "Türkiye'nin sığınmacı krizindeki tutumunun birçok AB ülkesinden daha Avrupalı olduğunu" söyleyerek varılan mutabakatı "insani" yönüyle de savundu. Bakmayın bu "Avrupalı değerler" ve "Türkiye'de otoriterleşme" tartışmasına. Meselenin özü, Ortadoğu'daki kaosun Türkiye ile birlikte yönetilmesi gerektiğinin AB tarafından nihayet anlaşılmasıdır. Şimdilik en azından mülteciler boyutuyla.
İşte Türkiye de AB'nin "acil ihtiyaçlarını" kendi öncelikleri ile harmanlayarak "insan kaçakçılığını" düzenli bir "mülteci politikasına" çevirmeye çalışıyor.
"Avrupa'nın değerleri" tartışması AB içinde siyasetçilerin polemik konusu olmaktan öte gidemez. Bu söylemin jeopolitik çıkarları örtmekten ve Türkiye'yi baskılamaktan başka bir anlamı olmadığını bilecek kadar çok şey yaşadık son dönemde. Sadece Suriye'deki trajedi karşısındaki AB umarsızlığı bile oldukça öğreticiydi.
Burhanettin Duran/Sabah
Eskiden beri AYM denince aklıma parti kapatma davaları gelir… Çıkan kanunları iptal ettirmek için kapısında CHP'nin nöbet tuttuğu 'yüce mahkeme' olarak da sıkça hatırlanır… Aslında kimsenin yutmadığı 367 hokkabazlığıyla cumhurbaşkanlığı seçimine ayar vermek isteyen de.., 'Laikliğe karşı eylemlerin odağı' olmakla suçlanan AK Parti'ye (yüzde 47'yle iktidarda olan partiye), 'tam değil, biraz odak oldu' diyerek para cezası kesip laikliği kurtaran da AYM'dir!...
Ayrıca İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Mahkemesi'nin belirli bir süre için erişimine engel koyduğu 'Twitter'ı da kurtarmıştı AYM… Twitter'a erişim engelini kaldırırken gerekçeli kararı da açıklamıştı; "Erişime (twitter'a) engel olunduğu takdirde telafisi güç veya imkânsız zararların doğabilir…" (Tabii ya, 1 hafta twit atamazsak, bu zararı kim karşılayacak?!... Twitleri 2'ye katlasak da telafi edemeyiz!...) Velhasıl bugün de casuslukla suçlanan 2 sanığı tahliye ettiler…
İtirazlarımızı daha önce yazmıştık, kararın gerekçesini bekliyorduk, açıkladılar… 33 sayfa, 105 madde… Kendini ilk derece mahkeme yerine koyup, esas inceleme yapmış… Temyiz mahkemesi gibi karar almış… Delilleri incelemiş, yeterli delil bulamamış!... (AYM üyelerinin yüzde kaçının hukukçu olma zorunluluğu vardı?...) 105 madde gerekçe ama en önemli soruların cevabı yok… Hangi kanuni yollar tüketilmiş?... Önünüzde binlerce dosya beklerken neden bu iki sanığın ayrıcalığı, önceliği neydi?..
AYM 'Anayasa'ya göre böyle bir davayı esastan inceleyebilir mi?... Dava, casusluk davası, değil mi?... Öyleyse Wikileaks Belgeleri'ni yayınladığı için Ekvador'da yaşamak zorunda kalan Assange'ın, Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı'nın gizli bilgilerini The Guardian'a sızdırdığı için ülkesine dönemeyen Edward Snowden'ın suçu ne?!... Onu bilmem de bu karara en çok Türkiye'deki ajanlarla uluslararası istihbarat örgütleri sevinmiştir…
MİT'e ait bilgilerle, askeri istihbarata ait bilgi ve dokümanlarla, velhasıl devlet sırları ilgili beraber çalışılacak daha fazla 'kullanışlı gazeteci' bulacaklardır bu ülkede!... Öyle ya, gazeteciysen eğer, kim korkar ajanlıktan… Nasıl olsa AYM var!...
Hikmet Genç/Yeni Şafak
Aklı başında hiçbir insan 7 Haziran'da yüzde 13 oy alan bir partinin, elde ettiği başarıyı bu kadar anlamsız biçimde heba edeceğini düşünemezdi. "Özerklik için" silahlı devrimci halk savaşı veren, terörü siyasal bir araç olarak kullanan bir yapı bu. Bunun tek sorumlusu da Kandil değil, HDP ve İmralı da dahil hepsinin ortak aklı bu sonucu yarattı. Kendi yönettiği şehirleri yakıp yıkan ortak bir akıl var karşımızda. Bu da o aklın "yerli" olmadığını, daha doğrusu "gövdesi yerli, kafası ecnebi" olduğunu gösteriyor. Bölgenin bu kuşatmadan kurtulması için siyaset alanının çeşitlenmesi gerekiyor. Elinde silah olan PKK'nın tek hâkim olduğu bir siyaset alanı var. Bunda eski devletin de ciddi katkısı olduğu biliniyor. Birkaç farklı Kürt partisi olması sonucu değiştirmiyor. Çünkü elinde silah olan ve bu silah gücünü özellikle Kürtlere karşı daha acımasız kullanan PKK, o partilerin hareket etmesini her an engelleyebiliyor. Tabii o partilerin tek sorunu PKK'nın bu gücü değil. O partiler de siyaset üretmekte ve halka ulaşmakta başarılı değiller.
7 Haziran sonrası HDP'nin başına gelenler, bu siyasi zeminin değişebileceğinin işaretini verdi. Bu da bölgedeki Kürt orta sınıfını ve Kürt siyasi aktörlerini harekete geçirdi:"Bölgenin yerli bir Kürt partisine ihtiyacı var." Toplumun değerleriyle barışık, şiddeti reddeden, AB kriterlerini ölçü alan, soğuk savaş döneminin "devlet-ulus" yaklaşımının ulusal düşmanlıklara yol açtığını gören, "ortak vatan"ı savunan, Türk- Kürt ittifakına inanan demokrat bir parti. Peki, böyle bir partinin şansı var mı? Araştırmacı Adil Gür gelinen noktayı şöyle değerlendiriyor:
"HDP Ceylanpınar'dan bu yana kendi ayağına sıkıyor. Türkiye partisi oluyordu, yüzde 13'leri geçmişti ama PKK ile arasına mesafe koyamadı. İnsanlar sadece siyasal olarak etkilenmiyor, gündelik yaşamları etkilendi. Birçok insan evini terk etti, esnaf işini yapamıyor, siftahsız dükkân kapatıyor, çocuklar okula gidemiyor. Onun için 7 Haziran'dan bu yana, 1 Kasım sonrası da dahil, süreç HDP'nin aleyhine işliyor. Kendisine çekidüzen vermezse HDP'nin bıraktığı boşluğu dolduracak Kürt siyasi partileri çıkabilir."
Geçmişte Kürt hareketlerine öncülük eden siyasi aktörlerin ve Kürt orta sınıfının böyle bir arayış içinde olduğu biliniyor. Böyle bir parti Avrupa Konseyi Özerklik Şartı ve anadille eğitim gibi iki insani taleple ortaya çıkar ve bunu Türkiye kamuoyuna iyi anlatırsa çok şey değişebilir. Bu çıkış, Kandil ve Türk solunun baskısını iliklerinde hisseden HDP'liler için de umut olur.
Mahmut Övür/Sabah
Brüksel haberleri olumlu olunca iç kamuoyumuzdan "Ne yani, bize 'Suriyeliler geleceğine siz gelin' mi denmiş oluyor?" yahut "Ne yani, mülteci kellesi üzerinden pazarlık mı yapılıyor?" şeklinde huzursuz sorular yükselmeye başladı. Cevabı"Evet, aynen öyle" oluyor.
Birincisi, Avrupa'dan bakıldığında, evet, Suriyeliden farkın yoktu. Bilakis senin kendini neden o kadar yukarıda tuttuğun teşrihe muhtaç bir haletiruhiye idi. Coğrafyada sorun çıkınca mercek ayarlarını güncellediler, daha yakından baktılar ve seni seçtiler Pikachu.
Şimdi önünde düşünülecek şeyler var: 1) Sen Batı aşkından ölürken adam sana camdan şöyle bir bakmaya bile tenezzül etmemiş, yine de "Neyse neyse, olur öyle" diyerek şarap tadımı turları için Barcelona yollarına düşecek misin? 2) O kadar da Ortadoğulu olmadığını düşünmeleri için IŞİD'i, Nusra'yı, Hizbullah milislerini görmeleri gerekmiş. Kıyasın olumlu sonuç vermesine bakarak "İyi ki IŞİD gibi Müslüman ama fanatik caniler var, böylece bizim kıymetimizi anladılar" diyerek içten içe teröristlere sempati mi besleyeceksin? Artık senin bileceğin iş.
İkincisi, evet bu bir can pazarlığı. Avrupa'yı mültecilerden koruma karşılığında, kaldırdığımız yükün yanında esamisi okunmayacak ufak tefek lüksler ediniyor Türkiye. Mültecilerin onurunu dert etmekte biraz geç kalmadın mı?
"Esad gitsin ki, mülteciler yuvalarına dönsün" diyen hükümeti "Suriye'ye bulaşmakla" itham ettikten sonra, yatıp kalkıp "Suriye bataklığına sırtımızı dönelim, oraya dönüp bakmayalım" dedikten sonra, "Aman her yer Suriyeli doldu, Türkiye her geleni aldı" diye kilometrelerce uzanan mızmızlık destanları yazdıktan sonra, Türkiye'nin "mülteciler için güvenli bölge" talebini Washington ağzıyla alaya aldıktan ve bu taleplerin Türkiye'yi yalnızlaştırdığı iddiasının seslendirildiği korolara yazıldıktan sonra şimdi mi mültecinin insan olduğunu,insan olmaktan ileri gelen onurunu hatırlıyorsun?Suriyeli mültecilerin çaresizliği, kendi gen havuzunda oluşturduğu standartları insanlık namına bile olsa bozmayacağını deklare eden Avrupa'nın yüzündeki porselen maskeyi düşürdü.
Türkiye'nin yaptığı aslında maskeyi onarmaktan ibaret. Parçaları birleştiriyoruz ki hem mültecilerin ayaklarına batmasınlar hem de sadece Merkel'in fark ettiği iflas o kadar hızlı olmasın. İçinde teoride kalsa da iyi şeylerin bulunduğu koskoca AB mefhumu lambır lumbur çökmesin; en azından üzerimize çökmesin.
Nihal Bengisu Karaca/Habertürk
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın gerekçe sonrası sarf ettiği"AYM bu mahkemede kendini birincil mahkemenin yerine koymuştur. Yargıtay gibi de bu noktada inceleme yapması doğru değildir" sözleri, konunun esasına işaret ediyor. Önce karar açıklanıp, gerekçenin sonra yazılmasının sağladığı imkanla, gerekçede kararın açıklanması sonrası yapılan eleştirilere cevap sadedinde satırlar da göze çarpıyor. Amamesele temelden sıkıntılı olduğu için, eleştirilere cevap vermek için kullanılan argümanlar da problemli. Daha önce yapılmış belki yüzlerce başvuru dururken, bu dosyanın neden apar-topar öne alındığı hususunda bir açıklık yok mesela. Bırakın tüketilmesini, olağan hukuk yollarının henüz başlatıldığı bir dosyanın nasıl olup da bireysel başvuru kapsamında kabul edildiği konusunda da herhangi bir netlik yok. Gerekçeli karardaki 'olağan kanun yollarının tüketilip tüketilmediği hususundaki takdirin Anayasa Mahkemesi'ne ait olduğu' şeklindeki vurgu da anlamsız. Görülmesine henüz başlanmamış bir dosyadan bahsediyoruz ve birçok hukukçunun dile getirdiği gibi AYM'nin kısa kararı ve sonradan açıkladığı gerekçe, davanın esası ile alakalı görüşler de taşıyor. Bu da, dosyanın bundan sonraki seyrinin etkilenmesi demek.
AYM'nin sanıkların tutukluluk hallerinin sona ermesini sağlayan kısa kararında ve sonra yazılan gerekçesinde, Dündar ve Gül'le ilgili olarak görülen davanın bundan sonraki seyrini ciddi şekilde etkileyebilecek hususlar var. İki kişinin serbest kalmasını sağlamak için yapılmış gibi gözüken girişim, belki de bütün hukuk sistemini ciddi şekilde etkileyebilecek neticeler doğurabilecek. Çünkü karardaki 'birinci derece mahkemenin tutuklama kararında, ifade hürriyeti ve basın özgürlüğü açısından hak ihlali yapıldığı'şeklindeki tespitin, davanın görülmekte olduğu mahkemeyi etkilemesinin kaçınılmaz olduğu, hukukçuların ortak kanaati. Bu tehlike hissedildiği için olsa gerek, bunu kaldırabileceği düşüncesiyle gerekçeye konulduğu anlaşılan "İnceleme, başvurucular hakkında derece mahkemesinde devam eden davanın esasına ilişkin değildir ve başvuru konusu haberlerin yayımlanmasının suç oluşturup oluşturmadığını kapsamamaktadır"şeklindeki cümle de, 'ifade hürriyeti ve basın özgürlüğü açısından hak ihlali yapıldığı' tespitinden sonra anlamsız. Yani 'ok yaydan çıkmış' durumda. Durum biçimsiz. Hukukun zirvesi olan AYM, 'uysa da uymasa da' mantığı ile kararlar alıyor. Kanun koyucuların, bu mahkemenin üyeleri yanlış bir şey yapmazlar düşüncesiyle sınırlama koymamış olmaları,sistematik ihlallerin ana kaynağı... Yanlış yapmalarının önüne geçmenin yolu, onların da bir şekilde denetlenebilmesinden geçiyor...
Ekrem Kızıltaş/Takvim
Eğer TBMM, özgürlükçü bir 'Yeni Anayasa' üzerinde uzlaşırsa, hükümet modeli referanduma sunulmak üzere bırakılabilir.. Buna karşı eğer siyasi partiler direnirse yani milletin bizzat kendisine sorulmasına direnç gösterirse muhalefet, bu defa bambaşka bir hukuki tartışmanın başlayacağını görürüz.. Bakın AK Parti İstanbul Milletvekili Metin Külünk, tüm seçeneklerin tükenmesi halinde, demokrasilerin kendi içinde yeni seçenekler üreteceğini söylüyor.. Metin Külünk'e göre, millet darbe ürünü bu anayasa ile yönetilmeye mahkûm değil... Meclis'ten de netice alınamıyor... Peki o vakit ne olacak?
Külünk diyor ki; ".. Cumhurbaşkanı, milletvekillerinin üzerine uzlaşamadığı bir konu olan 'Yeni Anayasa'yı doğrudan millete götürür.." Peki hangi metni? TBMM Başkanı İsmail Kahraman, bir kez daha parti başkanlarına, mutabakat komisyonunun kurulması için davet metni yolladı.. Yine kurulmuyor.. Kurulsa o komisyondan menfi-müspet bir metin çıkacak..
Kabul edilen yahut reddedilen bir metin.. Ama öyle böyle bir metin çıkacak.. Çıkmazsa.. O vakit TBMM Başkanı tarafından, mutabakat komisyonuna sunulan metin, Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan millete götürülecek.. Detayını bir sonraki yazıda yazacağım..
Ama şu kadar söyleyeyim.. Referandum alt sınırı olan 330 ya da kabul oyu alt sınırı olan 367 gibi rakamlar bugün mevcut yürürlükte olan darbe ürünü anayasanın emrettiği rakamlar.. Eğer yeni anayasa yapımı için eski anayasa tamamen yürürlükten kaldırılacaksa, nurtopu gibi yeni bir hukuki tartışmamız var demektir, şimdiden söyleyeyim..
Ersoy Dede/Star
Anayasa Mahkemesi'nin Can Dündar'la ilgili verdiği karar ve açıkladığı gerekçe daha çok su götürür. Gerekçeyi baştan sona okudum, vardığım sonuç; tam bir 'hukuk garabeti'. Ortada MİT TIR'ları operasyonuyla ilgili bir 'casusluk ve vatana ihanet' suçlaması var, bununla ilgili bir çok asker ve avukat şu anda tutuklu. Bütün bunlara rağmen Anayasa Mahkemesi, delil bulamıyor! Yüksek Mahkeme, burada delil bulamıyorsa, ben de kararda 'kasıt' ararım. Hatta her ne kadar 'benim kararım tartışılamaz' desen bile dibine kadar tartışırım.
Delil mi arıyorsun? Can Dündar'ın, tahliye olduktan sonra yaptığı açıklamalar bile 'delil' niteliğinde. Başta dediğim gibi, bu karar daha çok tartışılır.
Ben, Anayasa Mahkemesi bu kararı verdiği günlerde, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Teftiş Kurulu'nun bir raporuna dikkat çekmek istiyorum. HSYK Başkanvekili, bu rapor doğrultusunda diyor ki; "5 bine yakın hakim ve savcının paralel örgütün yargı ayağına yakın veya içinde olduğunu tespit ettik".
'Herkese bir gün lazım olacak' yargıdaki rakama bakar mısınız?
Hepi topu zaten 12 bin 47 hakim ve savcı var. Bunların neredeyse yarısı bir terör örgütüne yakın veya içinde. Tablo böyle olunca, Can Dündar'la ilgili böyle bir karar alınmasına hiç şaşırmıyorum. Hatta daha da ileri giderek şunu söylüyorum; yarın öbür gün Pensilvanya'daki örgüt lideri Türkiye'ye teslim edilir ve yargılanmaya başlarsa aynı durumu yaşamayacağımızın garantisi yok.
Yani önce tutuklanarak yargılanmaya başlayan Pensilvanya'daki zat, Allah muhafaza Anayasa Mahkemesi'ne başvurursa, Yüksek Mahkeme'yi sıkı tutmak şart.
Delil bulamayabilir, iddianameyi okumayabilir, gizlilik kararını görmezden gelebilir, hatta daha da ileri giderek durumu 'ifade ve düşünce özgürlüğüne' sokabilir.
Murat Kelkitlioğlu/Akşam
İnternetin, sanal âlemin gelişmesi insanlara fayda mı sağlıyor, zarar mı veriyor? Hayattaki birçok şey gibi, hem zarar veriyor hem fayda sağlıyor. Ancak, ne yazık ki, mevcut ve potansiyel zararların farkına mevcut ve muhayyel faydaların farkından daha az varıyoruz. Sanal âlemin gelişme sürecinin başlarında çok iddialı lâflar edildi. Bu sözlerin çoğu boş çıktı. Örneğin, özel ve resmî evrakların gelecekte sadece elektronik ortamda hazırlanacağı, depolanacağı, bunun kâğıt sarfiyatını aşağı çekeceği, böylece ormanları korumaya çok yardımcı olacağı iddia edilmişti. Ancak, böyle olmadı. Bugün devlet daireleri ve özel şirketler evraklarını çoğu zaman hem kâğıt olarak hem de elektronik ortamda muhafaza ediyor.
Sanal âlem hayatı da her alanda sanıldığı kadar kolaylaştırmadı. Mesleğimden örnek verecek olursam, eskiden öğrenci kayıtları kâğıt üzerinden yapılır, evrak ilgili yere teslim ve orada muhafaza edilirdi. Şimdi çoğu durumda öğrenciler binbir zorlukla web sayfalarında işlem yapıyor, sonra çıktı alıp onaylatıyor ve ilgili birime teslim ediyor. Bakıyorum da, şimdiki üniversite öğrencilerinin evrak işi benim öğrencilik zamanımdaki öğrencilerinkine göre daha zor. Bununla beraber, sanal âlemin akademik kaynaklara ulaşmak bakımından kolaylıklar yarattığı ve dünyanın akademik entegrasyonunu kuvvetlendirdiği de açık bir gerçek.
Sanal âlemde veri depolama imkânlarının adeta sınırsız olması devletlerin vatandaşlarını daha kolay fişlemesini ve takip etmesini sağlıyor. Sıradan istihbarat faaliyetlerinde olsun vergileme çalışmalarında olsun durum bu. Devletin elinde vatandaşlar hakkında bu kadar çok bilginin toplanması özgürlüğümüz için potansiyel tehlikeler yaratıyor. Özellikle okula başlamış ve vergi mükellefi olmuş her birey devletin yakın takibinde. Daha kötüsü de var. İsmet Berkan'ın geçenlerde Hürriyet'te yayınlanan bir yazısından ("En büyük ulusal güvenlik sorunumuzu konuşmuyoruz bile", 20 Şubat 2016) öğrendim. Devletin elinde bulunan, hakkımızda toplanmış tüm bilgileri kapsayan dosyalar çalınmış. Her türlü bilgi bu dosyalarda. Vergi kayıtlarımızdan kimlik bilgilerimize, sağlık kayıtlarımızdan adres ve nüfus bilgilerimize kadar her şey. Berkan'ın anlattığına göre bu bilgiler daha önce de (2010 yılından önce) çalınmış ve 1500 kadar avukata satılmış.
Bu dehşet verici bir durum. Çalınan bilgiler suç çetelerinin ve terör örgütlerinin de eline geçebilir, hatta bazılarının eline geçmiştir bile. PKK da bunlar arasında olabilir. Bu bilgilerin çalınması ve devlet dışındaki birilerinin eline geçmesi üzücü ve tehlikeli. Ancak, devleti bu bilgileri koruyamadığı için suçlamak hem çok anlamlı değil hem de fazla işe yaramaz. Bir kere,benzer çalma vakaları değişik çaplarda başka ülkelerde de vuku bulmakta. İkincisi, meselenin özü devletin bilgileri koruyup koruyamadığından ziyade, bu tür merkezî bilgi toplama ve depolama uygulamalarının olması. Bu pratik devleti vatandaş için bir tehlikeye çevirmekte. Devletin bir bütün olmadığını, parçalardan oluştuğunu düşünürsek tehlikenin boyutlarının korkutucu derecede büyüdüğünü de görürüz. Yaşadığımız ortamda devlet içindeki Otonom Yapılanma'nın bu bilgilere kayıtsız kaldığını düşünemeyiz. Bakalım bu tehlike ne kadar büyüyecek ve bakalım merkezî bilgi toplama ve depolama çalışmalarının yarattığı tehlikeleri en azından azaltacak yol, yöntem, kural ve teknikler gelişebilecek mi.
Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl
FETÖ'ye 1 Ocak 2014 tarihinden sonra da düzenli olarak para göndermeye devam eden ve dolayısıyla terörizmi finanse eden Boydak'lara ve ardından aynı şekilde 1 0cak 2014'ten sonra FETÖ'yü finanse etmeye devam eden Naksan'a operasyon yapıldı. Ardından dün de İzmir'de önemli operasyonlar geldi. FETÖ operasyonları daha da artarak devam edecek. 1 Ocak 2014 sonrası, yani artık Fethullahçıların Türkiye'ye düşman bir suç örgütü olduğunu tüm Türkiye gördükten sonra hala bu örgüte yardım ve yataklık etmek suçtur. 1 Ocak 2014 öncesinde yardım yapılmış ve fakat sonra bıçak gibi kesilmişse mesele yoktur. Bu bağlamda 1 Mart 2014'teki TUSKON ihanet toplantısına katılım da çok açık suç kanıtıdır. O toplantıya katılan ve FETÖ yöneticisi Rıza Nur Meral'in tamamı suç içeren terörist konuşmasını ayakta alkışlayan tüm işadamları suçludur. Bu işadamları yargı sürecinde FETÖ'ye dair tüm bağlantıları ile geçmişte tanık oldukları ve işledikleri suçları dürüstçe anlatırlarsa ilgili yasalardan yararlanırlar. Yok Boydaklar gibi FETÖ gerçeklerini inkar etmeye ve yalan söylemeye devam ederlerse yapacak birşey yok.
1 Ocak 2014'ten sonra hala Fethullah'ın ayağına Pensilvanya'ya gidenler ve Fethullah'a biat edenler açıkça suç işlemiştir ve bunların tam listesi ilgili devlet kurumlarında vardır. 1 Kasım 2015'e kadar FETÖ'ye destek olup 1 Kasım'da yüzde 50'yi görünce "Bizler bu konuda çok ciddi yanılgıya düşmüşüz, aldatılmışız maalesef" diye kıvıranlar elbette hukuktan kurtulamayacaklar. Öte yandan Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu tarafından birkaç raporla tespit edilen sıkıntılı bir durum daha var. Bu konuda da şu an özel bir ekip çalışıyor ve tam yetkiyle takip ediyor süreci. 1 Mart 2014 ihanet toplantısının katılımcısı FETÖ mensubu kriminal işadamları görevde olan Emniyet Müdürlerine, savcılara, hakimlere, AK Parti'li siyasetçilere büyük paralarla rüşvetler öneriyorlar. Maalesef bu iğrenç ve ahlaksız teklifleri kabul edenler oluyor. Bu köşeden herkesi uyarmak isterim ki, rüşvet karşılığı ya da başka şahsi ilişkiler sebebiyle FETÖ mensuplarını korumaya ve kollamaya çalışanlar da suçludur. Bu çok açıkça terör örgütüne yardım ve yataklık suçudur ve bedeli 7.5 ila 15 yıl arası hapis cezasıdır. Büyük harfle olan DEVLET kim olurlarsa olsunlar bu suçu işleyenleri affetmeyecek. Öte yandan büyük harfle olan DEVLET özellikle bu süreçteki tüm polisleri, savcıları, hakimleri, kaymakamları ve valileri takip ediyor. FETÖ'den rüşvet kabul ederlerse hayatları bitecek. FETÖ finansörlerini koruyanlar kollayanlar ile FETÖ'den menfaat sağlayıp operasyon yapmayan polisler ve savcılar da bu süreçte yargılanacaklarını bilsinler. FETÖ Türkiye tarihinin gördüğü en tehlikeli terör örgütüdür. FETÖ ile mücadele bu kadar hassas ve önemli bir süreçtir. FETÖ ile mücadeleye yoz para ilişkileri karıştırılamaz...
Türkiye tarihi derken 93 yıllık Cumhuriyet tarihinden bahsetmiyorum. Bu coğrafyadaki 1000 yıllık tarihimiz içinde FETÖ kadar tehlikeli terör örgütü Fethullah kadar sinsi ve kalleş bir teröristbaşı görülmemiştir. ABD için Usame Bin Ladin neyse Türkiye için Fethullah aynıdır. Fethullah Usame'nin sinsi halidir. Zihniyetleri özünde aynı radikalizmi içermektedir. Dolayısıyla sadece Türkiye için değil Batı uygarlığı için de tehdittir Fethullah ve örgütü. Zaten 5 yıl içinde tüm dünyada Fethullah'ın Usame'den çok farklı algılanmayacağını göreceksiniz. Fetö gerçeğini çok iyi bilen Dünyaca ünlü hukukçu Robert Amsterdam'ın önemini bu süreçte herkes anlayacak...
Cem Küçük/Star
Köşe yazarlığı hayatım boyunca en çok okunan, en çok tepki alan ve tartışmaya neden olan makalem,"Ağlama Ey Şakirt" başlıklı yazım oldu (6 Mart 2016). Cemaat bu yazıma çok yoğun tepki gösterdi. Sosyal medyada bana edilmedik hakaret ve küfür kalmadı. Cemaatin siteleri, haber kanalları bu yazıya gösterilen tepkinin artmasını teşvik etti. Moda tabirle "bir linç kampanyası" başlatıldı demeyeceğim. Kendimi de "mağdur ve mazlum" göstermeyeceğim. Yazdığıma gelecek tepkileri bilerek, yazdıklarımın arkasında duruyorum.
Yazının içinde tek bir hakaret kelimesi yoktur. Buna rağmen edep ve adaptan yoksun tüm mesajları, Cemaat mensuplarının ahlak anlayışının bir göstergesi olarak okuyanların takdirine bırakıyorum.
Yazının bu denli yankı bulmasının asıl sebebinin, içinde hakaret olmadan, küfür olmadan, vicdan ve akılla meseleyi açıklamam olarak görüyorum. Haklı fikirleri savunduğumu düşünüyorum ve bunu Türkçe'nin en güzel haliyle açıklamayı da kendime yakıştırıyorum. Herkesin üslubu kendini ve sahip olduğu ideali yansıtır.
Yazının çıktığı aynı gün, daha önce de Cemaat adına bana cevap yazanSayın Ahmet Kurucan, Zaman Amerika sitesinden bir karşı cevap yazısı yayınladı. Oldukça uzun yazının içinde meydan okumalar, iddialara girmeler, üstü örtülü tehditler, suçlamalar, küçük görmeler vardı. Yine de Kurucan'ın yazısında hakaretin olmadığını söylemeliyim. En azından bana küfreden yüzlerce Cemaat mensubuna örnek bir tutum.
Yazıyı Twitter hesabımdan okuyucularıma duyurdum. Hem benim yazımı, hem de Kurucan'ın cevabi yazısını karşılaştırmalı okumalarını teşvik ettim. Çok sayıda Cemaat mensubu, Kurucan'ın bana yönelttiği soru ve suçlamalara hemen cevap vermemi istedi. Ancak haftada iki gün yazı yazdığım için bu cevabı ancak bugün verebiliyorum.
Cemaate cevap, Müstear isimle yazmak doğruları değiştirir mi?
Sayın Kurucan, yazınızın önemli bir kısmını benim müstear isimle yazmama ayırmışsınız. 'Korkaklık, suç işleme, cesaretsizlik, şeref ve haysiyet yoksunluğu' gibi imalarla, mahlasın arkasına sığındığımı yazmışsınız. Bana gelen tüm mesajların ana teması da mahlasla yazmam ve gölge bir fotoğraf kullanmam üzerine kuruluydu. Sanırım sizden mülhem böyle yazdı insanlar.
Siz de biliyorsunuz ki, mahlas kullanmak edebiyatımızın, basının ve yazı dünyamızın bir geleneğidir. Sanırım Cemaatinizin çok önemli isimlerinden de mahlas kullanarak yazı yazan çok insan var. Onları da aynı şeylerle suçlamıyorsunuzdur inşallah.
Mahlas kullanarak hakaret etsem, küfür etsem ve saklansam iddialarınıza hak verebilirim. Ama öyle yapmadım, hiçbir zaman da hakaret etme düşüklüğü göstermem. Mahlas isme odaklanarak asıl meseleyi kaçırmayınız. Neticede aslolan savunduğum fikirler ve düşüncelerimdir.
Devlet düşmanlarıyla aynı dili kullanıyorsunuz
Temel sorununuz bu bence. Asıl meseleyi tartışmak yerine, tali konuları köpürterek, odak noktayı saklamak bir gelenek sizde. Bakınız yazınızın tümünde benim asıl odaklandığım konu olan, darbe girişimi, usulsüz dinlemeler, devleti ele geçirme, istihbarat faaliyetlerine yönelik sarf ettiğiniz bir kaç cümle sadece.
'Boş iddialar, delilsiz iddialar, kabak tadı veren suçlamalar' deyip geçmişsiniz. Bu ana konu yerine, Gezi, Kabataş, çözüm süreci, AK Parti'ye yönelttiğiniz, 'hırsızlık, yolsuzluk, ihanet' gibi iddialarınızı öne çıkartmışsınız. İşte bu, Cemaatin başından beri uyguladığı çok önemli bir taktiktir. Bu tezlerinizin aynısını CHP, HDP, Kandil, DHKP-C, Kürt solu, Türk solu ve devlete düşman tüm kesimlerin aynı üslupla dile getirmesi ilginç bir durum. Yer aldığınız muhalefet kampının ortak dilini kullanıyorsunuz yani.
Cemaate yönelik suçlamaları 'hukuksuz, delilsiz ve boş' olarak savunuyorsunuz ama delil bulup dava açan, soruşturma açan savcıları, hakimleri ve mahkemeleri de yok hükmünde görüyorsunuz. Evet bizim yönelttiğimiz suçlamaların delilleri, hukuki zemini, kanunda yeri var ama siz bunu kabul etmiyor, adalet sistemini reddediyorsunuz. Sebebini de 'hukukun katledildiği, sistemin felç olduğu' şekilde açıklamanız büyük bir ironi.
Adalet ve emniyet teşkilatını kim felç etti?
Bu ülkede binlerce çocuğu hakim ve savcı olarak adalet sistemine girmesi için eğiten, planlayan, imtihanları organize eden, bunu gerçekleştiren ve sistemi felç eden kim acaba? Cemaatin bizzat yetiştirdiği hakim ve savcıların sayısını 3-4 bin olarak tahmin eden insanlara eminim 'yalancı' diyeceksiniz. Belki gerçek sayıyı siz açıklamak istersiniz.
Adalet sistemi gibi, bugün suçladığınız emniyet teşkilatı, istihbarat teşkilatı, maliye teşkilatı, bürokrasi de yine bir grubun yıllardır süren gizli faaliyetleri sonunca büyük darbe aldı. Eminim o grup sizin Cemaatiniz değildir! Eminim bunları kabul etmeyecek ve delil isteyeceksiniz. Delil bulunup, bu teşkilatlardan uzaklaştırılan Cemaat mensuplarını da "gadre uğramış mazlumlar" diye savunacak ve suçlamaları yine reddedeceksiniz. Anlayacağınız derin bir dilemma içindesiniz ancak buna ikna olmanız mümkün değil.
Sadece şunu düşünmenizi ve cevap vermenizi beklerim: Sizi darbe yapmak, devleti ele geçirmekle suçlayanlara verdiğiniz cevap neden, 'yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, Kabataş, Gezi, çözüm süreci' gibi sizin suçlamalarınızla ilgisi olmayan konular oluyor? Neden usulsüz dinlemeleri kendinizin yapmadığını ispatlamak yerine, o yasa dışı dinlemeleri yayıp, içeriğini eleştirmekle meşgul tüm medya temsilcileriniz? Tabi bunlara 'Cemaati temsil etmeyen insanlar' diyecek ve bizi, "yahu kim bu Cemaati asıl temsil eden insanlar" sorusuyla yine baş başa bırakacaksınız.
Devlete düşman olanlarla ittifak mubah mı?
Biri beni 'devlete ihanet etmek, casusluk yapmak ve darbe girişimiyle' suçlasa ne yaparım diye düşünüyorum. İnanın sizin yaptığınızı yapmam. Hayatımı bunun yalan ve iftira olduğunu ispatlamaya adarım.Oysa siz suçlu olmadığınızı değil, hükümeti başka konularla suçlamak için tüm enerjinizi harcıyor, bu ülkeye düşman ne kadar insan, parti, örgüt, devlet varsa onlarla işbirliği yapmayı da mubah sayıyorsunuz. En son Türkiye'nin en büyük hasmı haline gelen Rus gazetesine hocanızın verdiği tam sayfa röportajı, eminim 'masum bir iletişim çalışması' diye açıklayacaksınız.
Neden başörtülü kadınlar sadece eylemlerde ön plana çıktı?
Zaman Gazetesi'ne kayyum atanmasıyla ortaya çıkan tabloya gelince. Buradaki protestoları, eylemleri 'vatandaşların özgür iradeleriyle protesto hakkını kullanan demokratik bir tavır' olarak gördüğünüzü söylemişsiniz. Benim de içinde bulunduğu İslamcıların, Kudüs, Bosna, başörtüsü protestolarını yıllarca 'fitne hareketi', bizi de 'provokatör' olmakla suçladığınızı hatırlıyorsunuz değil mi? Merak etmeyin sizi bundan dolayı çelişkiye düşmekle itham etmeyeceğim.
Şunu merak ediyorum: Cemaatinizin kamuya açık tüm faaliyetlerinde, medyada, sosyal yaşamda kadınlar görünmez olmasına rağmen, hiç ortaya çıkmamasına rağmen, neden polisle yüz yüze gelecek, çatışma ihtimali olan böyle eylemlerde en önde yer alıyorlar? Bunun cevabını vermişsiniz yazınızda. 'Böyle bir çatışma anı tüm dünyada haber değeri taşır, ilgi ve eleştiri odağı olur'. Başardınız, tebrik ederim. O başından yaralanan başörtülü kardeşimizin fotoğrafı tüm dünyada yayınlandı. Mutlu olmalısınız. Beyazıt Meydanı'nda savunduğumuz gibi, bugün de başörtüsünün özgürlüğünü ve kutsiyetini hala savunuyoruz. O kardeşimizin yaralanmasını doğru bulmuyorum.
Başka hangi kutsalınızı ön safa süreceksiniz?
Şundan korkuyorum, hükümeti ve devleti zora sokmak için daha neleri feda edeceksiniz? Hangi değeriniz, hangi ilkeniz, hangi kutsalınız ön saflara sürülecek, bundan bir fayda umacaksınız? Allah hepimizi korusun.
Yazı çok uzun oldu, bitiriyorum. Beni Amerika'da, 'İngilizcenizi ve 16 yıllık tecrübenizi' kullanarak herkesin önünde, Zaman Gazetesi'ne yapılan müdahaleyi tartışmaya çağırmışsınız. Neden "darbe girişimi, devleti ele geçirme, usulsüz dinlemeler" konusunda bir tartışmaya davet emiyorsunuz? Zaman'a yapılan müdahalenin aslı bu konularken, 'nedeni' değil de, 'sonucu' tartışmak size de odağı saklamak gibi gelmedi mi? Gelmemiştir, buradaki asıl amaçlarınızdan birinin de benim kim olduğumu ortaya çıkarmak olduğunu söylemişsiniz zaten.
Sonuç olarak, sizinle her türlü konuyu tartışmaya varım. Ama işin odağını kaçırmayın, çarpıtmayın, yansıtmayın.
Bakalım bu cevabi yazımı benim yaptığım gibi, okuyucularınıza duyuracak ve sitenizde yayınlayacak mısınız?
Said Nursi'nin bir sözüyle bitireyim:
"Biz ki hakiki Müslümanız, aldanırız, fakat aldatmayız.
Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz."
Ali Nur Kutlu/Yeni Şafak