Türkiye Cumhuriyeti'ni "teröre göz yummamakla" suçlayanlar. Barış istiyorlarmış. Bunun için de devletin "kurtarılmış bölgelere" ses çıkarmaması, "özyönetim" ilan edenlere boyun eğmesi, hendekleri doldurup barikatları yıkmaması, hele hele ateş eden PKK militanlarına asla kurşun sıkmaması, yanıt vermemesi gerekiyormuş. "Otokrat" yapıyormuş bütün bunları. Otokratın günahı, devlete sahip çıkmak... Türkiye için barıştan başka çıkar yol yokmuş.
Yani hükümet devrilecek, yerine Kılıçdaroğlu mu Fethullah mı artık kim gelecekse gelecek, hemen General de Gaulle'ün Cezayir Kurtuluş Örgütü FLN ile yürüttüğü ünlü "Evian görüşmeleri" gibi bir pazarlığa oturacak ve sonunda bağımsızlık verecek... Ülkesinden ve halkından nefret eden kibirli enteller de Jean-Paul Sartre havalarına kavuşmuş olacaklar... Bu bağlamda barış demek, Türkiye Cumhuriyeti'nin "PKK'ya yenildiğini" ayan beyan kabul etmesi demektir.
Cumhurbaşkanının düşmanları bunu istiyorlar. "İsterse güneydoğu gitsin, yeter ki Tayyip de gitsin" diyorlar.
Hiçbir güç, hiçbir merci, hiçbir yetkili, Türkiye sınırları içinde silahla korunan, hem de ağır silahlarla korunan özerk kantonlara izin veremez. Verirse haindir. Asıl işte o zaman yargılanır! Hiçbir güç, çiftlik bağışlar gibi, tek karış toprak bile bağışlayamaz. Barış görüşmeleri masasından kaçanların, masaya tekme atanların sonra dönüp "bizi eziyorlar" diye ağlamaya hakları yoktur. Savaşı siz istediniz, sonuçlarına da katlanacaksınız. Misli görülmemiş bir nankörlük ettiniz, size cumhuriyet tarihi boyunca misli görülmemiş özgürlükler sağlayan adamı yemeye kalktınız, sızlanmaya hakkınız yoktur.
Bizi eşek yerine koydunuz, oyaladınız, kandırdınız. Barış marış istemiyorsunuz, bağımsızlık istiyorsunuz, o kadar. Bu arada birkaç yaşlı adam, birkaç hamile kadın, birkaç gencecik kız, birkaç fidan gibi delikanlı daha öldüreceksiniz tabii ama TC pes etmeyecektir. Haa, bir de zavallılar var tabii... "Yurtta sulh cihanda sulh" diye ezbere laf geveleyenler. "Gel ulan, geç otur benim yerime şu koltuğa, hallet bakalım meseleyi" dense apışıp kalacak olanlar.
Engin Ardıç/Sabah
Israrla vurgulanan temalar aynı. Dün Suruç'ta, Ankara Garı'nda patlayan bombalardan devleti, sarayı, Erdoğan'ı sorumlu tutuyorlardı. Bese Hozat'ın "devrimci halk savaşı" çağrısı yaptığını görmezden geliyorlardı. Bugün de Duran Kalkan'ın, Cemil Bayık'ın "baharda şahlanma" temrinlerini, eylemlerin büyük şehirlere yayılacağı tehditlerini görmezden geliyorlar. PKK ile HDP'nin "tek bir organizma olduğu" gerçeğini görmezden geliyorlar.
Oysa 12 Mart'ta AKP ve TC egemenlik sistemine karşı silahlı mücadele yöntemini kullanacağını ilan ederek kurulan, PKK ve marjinal sol örgütlerin birleşiminden teşekkül eden "Birleşik Devrim Hareketi" bakın Özgür Gündem'deMehmet Reşit müstearıyla yazan PKK yöneticisi tarafından nasıl tanımlanmış:"Birleşik Devrim Hareketi, HDK ve HDP'nin oluşturduğu Demokrasi Blok'unun alternatifi olmuyor. Tersine açıkça belirtilmese de adeta bir tamamlayıcı niteliğinde olma özelliğini taşıyor."
Mehmet Reşit müstearı çok büyük olasılıkla Duran Kalkan'a ait. Ve HDP'yi, PKK'nın sol örgütlerle kurduğu ve sivilleri öldürmekten çekinmeyecek yeni terör koalisyonunun parçası olarak tanımlıyor.Ama Erdoğan ve AK Parti karşıtı blokun kanaat önderleri, politika şeyhleri, siyaset pirleri ısrarla artan terörü devletin, Erdoğan'ın hatta istihbarat teşkilatının "ürünü" gibi takdim etmekten, bu insafsız pespaye varsayımı çoğaltmaktan geri durmuyorlar.
"Erdoğan başkanlık sistemi gelsin diye kaos üretiyor" gibi bir "Amentü"leri var.
Referansları da sanki Erdoğan'ın ağzından çıkmış gibi kullandıkları "Ya başkanlık ya kaos" gazete manşeti. Oysa manşetin mucidi Yeni Akit Gazetesi. Erdoğan değil. Hukukçulara başkanlık sisteminin neden gerekli olduğunu sorup aldıkları görüşleri derleyerek bir haber yapmışlar. 28 Ocak tarihli haber için demeç veren Hukukçular Birliği Başkanı Alaaddin Varol, "(...) Yarın AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan olmadığında bu ülke ne yapacak, yine mi kaos ortamı doğacak? Yeni krizlerin yaşanmaması için acilen sistem değişikliği gerekiyor" demiş, gazete de bu görüşten esinlenerek yapmış yakıştırmış, "Ya başkanlık ya kaos" başlığını atmış. Koskoca adamlar/kadınlar, aydınlar o gün bu gündür bu cümle "Erdoğan'ın ağzından çıkmış gibi" analiz yapıyor ve bu cümleyi "Terörün artmasından Erdoğan kazanıyor" yollu iftiralarına dayanak olarak kullanıyorlar. Bu denli körlük, bilinmeyen bir dine inanıp gördüğü halüsinasyonu ışık zannetmekle mümkün.
Nihal Bengisu Karaca/Habertürk
Görüntüler iğrenç... İnsan, izlerken insanlığından utanıyor! Maç saatini bekleyen Eindhoven taraftarlarının Madrid'in orta yerinde dilencilere (bir iddiaya göre mültecilere) para fırlatıp şınav çektirerek eğlendikleri görüntüleri kastediyorum. Para fırlatmaya doyamayan kılık kıyafeti pek müreffeh birkaç adam ayrıca üzerinde durmaya değer tabii. Bir de olup biteni sırıtarak "unutulmaz Madrid hatırası" olarak videoya çekenler var ki, feci. Ama bir dakika! Bu tablonun ortaya serdiği alçaklığı istisna zannediyorsanız... "Üç beş kendini bilmezin çirkinliği" diye düşünüyorsanız... Yanılıyorsunuz.
Biliyorum, daha ilkokul seviyesinden başlayarak öyle bir kültürel bombardımana tabi tutuluruz ki, gözümüze sanki her Alman biraz Goethe, her Hollandalı Van Gogh, her İngiliz Shakespeare gibi görünür. Oysa sıradan bir Batılı fena halde "vasat"; kibir duygusu şişirilmiş, açık ırkçılığını örtmeyi zar zor becerebilmiş bir tiptir.
Sonunda ne olur? İşte bu olayda da gördüğümüz gibi aşırı alkol ve topluluk dayanışması (sürü duygusu) içlerindeki barbarı bir anda dışarı vurur. Futbol maçları için yurtdışına gidenler bu gerçeği yakından bilirler. Benim hafızamda böyle dolu olay var.
Pekala...
Pırıl pırıl bir güneşin ısıttığı Plaza Mayor'da olanlara biraz daha yakından bakalım... O gün Eindhoven taraftarları Batılı insanla yabancılar (mülteciler, marjinaller, vd.) arasına bir kez daha ve kalın hatlarla bir "sınır" çizdiler aslında. Malum, yabancıya çok yaklaşmak (sınırın aşılması) ırkçıda iğrenme duygusu doğurur. Belli ki, para fırlatmak iki şeyi aynı anda becermiş. Birincisi, bu yolla dilenciler uzakta tutulmuş. Yani sınırı geçmelerine, dolayısıyla tiksinti yaratmalarına izin verilmemiş. İkincisi, hemen oracıkta "sahnedeki soytarılar" ve "muktedir izleyiciler" ayrımı inşa edilivermiş. Görüntüleri defalarca izledim. Dikkatimi çeken şey muazzam bir "boşluk"tu.
Merhamet boşluğu, ahlaki boşluk... Ne ad koyarsanız koyun ama atmosferde manevi bir boşluk olduğu kesindi! Çok şükür ki, biz o "muasır medeniyet seviyesi"ne gelmedik, inşallah gelmeyeceğiz!
Ama bütün bunlara bakıp kendimizi pohpohlayıp durmak doğru mu, hiç emin değilim. Arada dönüp sormalıyız: Acaba biz nerelerde kendimizi (değerlerimizi) kaybediyoruz?Alın size bir sorgulama örneği... İnsan nasıl uyduruk can yeleği imal eden bir işadamı olur? 20 kişilik teknelere 70 kişi dolduran tekne sahipleri yaptıklarını yoksulluk ve ihtiyaçla açıklayabilirler mi?
Haşmet Babaoğlu/Sabah
Avrupa Merkez Bankası'nın geçen hafta açıklanan radikal çıkışı ve Japonya'nın negatif faiz ısrarından sonra Fed'in faizleri çok kolay artırması mümkün gözükmüyor. Bu hamleyi 1995'te yine bir Demokrat olan Clinton yapmıştı; "Ters Plaza Anlaşması" ile faizleri yükselten ve doları revalüe eden ABD, militarizmle ayakta duran Bush iktidarları dönemine başlamıştı. Bu süreçte özellikle Almanya ve Japonya'nın dünyaya ihracatı artarken, ABD'nin üst teknoloji ürünlerinde ve otomotiv gibi temel ürünlerde ihracatı düşmüş ve ABD ekonomisi açıklarını, suni bir şekilde yukarıda tutulan ve Çin gibi fazla veren ekonomilerden gelen dolar talebiyle finanse etmişti.
Şimdi Çin, ucuza ürettiği malları yok pahasına dünyaya satıp dolar talep etmiyor, tam aksine, sermaye ihraç ediyor ve Batı şirketlerini satın alıyor. Japonya, yüksek teknoloji mallarını, parasının değerini düşürerek ve uzun vadeli finansman sağlayarak -bütçe açıklarını da göze alarak- ucuzlatıp ihracatını artırıyor ve ABD'ye burada çok şans vermiyor. Peki, burada ABD'nin yapacağı nedir?
ABD'nin iki yolu var; birincisi eskiye dönecek yani Fed, 1995'te olduğu gibi, faiz artıracak, dolar değerlenecek, Almanya'ya ve Japonya'ya yol verecek ama bu yolun eskisi gibi çıkışı yok; çünkü artık bir Çin hatta G. Kore dinamikleri var. Çin ve diğer fazla veren ülkelerin eskisi gibi dolar talep edecekleri şüpheli. O halde ABD, için yeni bir Bush dönemi pek söz konusu değil. Hele Bush'un adeta bir karikatürü olan Donald Trump'un ABD'nin başına gelmesi, bize göre, çok zor.
Bunun için ABD, Ortadoğu ve Kafkasya'da Rusya ile "anlaşarak" yeni dönemin yani Hillary Clinton döneminin işaretlerini veriyor. Bu dönem, ABD için, Çin, Japonya ve Almanya ile rekabet ettiği ve İngiltere ile mümkün olduğunca sıkı ittifak yaptığı -birlikte davrandığı- bir dönem olacak. Bunun için ABD, Rusya gibi, gözüne kestiremediği ülkelerle, Soğuk Savaş döneminden daha sınırlı, bölgesel- yeni bir detant politikasına geçecek.
Bu anlamda Rusya'nın Suriye'den çekilme kararı ABD'den bağımsız değildir; Rusya'nın sınırlı çekilme kararı ve YPG'nin Suriye'nin kuzeyinde federal bir devlet ilan edeceğini dillendirmesi, dahası Türkiye'ye yapılan ve neredeyse Türkiye'nin tümünü hedef olan son terör saldırısının aynı tarihlere denk gelmesi tesadüf değildir. Zaten PKK'nın sözde liderlerinden Cemil Bayıkbütün bu planın taşeron terör örgütü olduklarını "Amacımız Erdoğan'ı devirmek" diyerek itiraf etmiştir. Erdoğan'sız bir Türkiye istemek, tıpkı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Doğu Avrupa'dan Kafkasya'ya kadar olan bölgede, Rusya'nın ve ABD'nin paylaşımının gereğini yapan yarı-sömürge, kavruk bir Türkiye istemektir. Zaten terörün ve onun arkasındakilerin amacı da, itiraf ettikleri gibi, budur.
Cemil Ertem/Milliyet
Sorunları şiddetle değil, siyasetle çözmenin önünü açmaktı. Önü açıldı da... Ama Türkiye toplumunun siyaset için verdiği desteği HDP heba etti. Peki, buna rağmen Türkiye'de siyasetin önünde herhangi bir engel var mı? Ana dille eğitim veya o çok dillendirilen statü için şiddetsiz siyaset yapılsa kim nasıl engel olacak?
Toplumu bir süre kandırabilirsiniz ama uzun süre kandıramazsınız. Bu gerçeği Kürtler görüyor, gördüğü için de Sur'da, Cizre'de, Nusabin'de şiddetseverlere destek vermiyor. Kürtler çok açık biçimde demokratik taleplerinin "silah zoru"yla alınmasını istemiyor.
Ama ne yazık ki, HDP'yi yönetenler ve HDP'ye destek veren bir kısım aydın ve medya mensubu bu gerçeği saklama derdinde; partide gören büyük çoğunluk ise susuyor. Çünkü Kürt siyasi aktörleri henüz, Kandil'in oluşturduğu korku duvarlarını aşacak güçte değil.
Buna inanılsa ve HDP içinden Kandil'e karşı bir ses yükselse, kısa sürede müthiş bir dalga yaratır. Böyle bir gerçek ortada dururken, bir kısım aydın ve medya mensubunun bugünlerde ısrarla yeniden "Çözüm Masası"na dönülmesini istemesi de, hem hayra alamet değil hem de inandırıcı değil.
Ortada samimiyet de yok. Samimiyet olsaydı öncelikle, şiddeti, terörü bir siyasal araç olarak kullanan PKK'ya yani "Kandil'e dur" denirdi. Bunu dile getirmeyen hiçbir öneri, hiçbir bildiri samimi ve gerçekçi değil.
Olmadığını Kandil'de savaş çığırtkanlığı yapan Cemil Bayık'ın son çıkışı gösterdi. O çağrıları yapanları bile terse düşürdü. Çünkü Bayık ne yapıldığını hangi rolü üstlendiğini biliyor. Onu da hiç saklamıyor: "Erdoğan'ı ve AKP'yi devirmek istiyoruz. Erdoğan ve AKP devrilmedikçe, Türkiye asla demokratik bir ülke olamaz."
Tıpkı Ankara'daki gibi binlerce masum insanın katledilmesi talimatını veren birinin bunu açıklaması birçok açıdan hayırlı oldu. Birincisi, Türkiye'yi kimlerin, kimleri kullanarak dizayn etmek istediği ortaya çıktı. İkincisi, belki de en önemlisi, Gezi, 17-25 Aralık ve 6-8 Ekim vandalizminden bu yana ilk kez, Türkiye'yi kuşatan kirli ittifak bu kadar açık ve net ortaya çıktı. Vesayetçisi, Paralel'i ve Kandil'i, üçü bir arada... Ama sonuç değişmeyecek, belki Kandil bunu gördüğü için delirdi.
Mahmut Övür/Sabah
HDP ve daha önceleri de Öcalan çok istemesine rağmen, son seçimlerin hiç birinde, her iki parti arasında bir seçim ittifakı bile oluşamadı. Lokal bir takım dayanışma ve kendi adayı dururken, sırf AK Parti kaybetsin diye, öbür partinin adayını destekleme dışında.. Ama PKK, bir gün Türkiye'ye karşı sürdürdüğü silahlı mücadeleyi bırakır ve Türkiye'yi terkederse, çok geçmeden, CHP ve HDP arasında birleşme görüşmelerinin başlamasına tanık olabiliriz. İki seküler hareketin birleşmesi kadar da doğal bir şey olmaz. Doğrusunu isterseniz, şiddet sonrası Türkiye'sinde siyasetin bu yolla normalleşeceğini düşünenlerdenim. Öte yandan, HDP tabanının bu muhtemel birleşmeye sıcak bakmayacağını, aynı şeyin CHP içinde de yaşanabileceğini varsaymak da yanlış olmayacaktır.
HDP'nin muhafazakar tabanı ile CHP'nin seküler/Kemalist tabanı arasında siyasi talepler ve tahayyüller bakımından bir örtüşme yok. Birinde kimlik talepleri öndeyken, öbüründe kimlik inkarına dayanan bir siyasi hafıza varlığını korumaya devam ediyor. Ama ben bu noktada, Kürt toplumunda gelişen ve siyasi bakımdan da güçlenen ve yükselen bir sınıf olan orta sınıfın, ağırlıklı olarak ve bugün için siyasi tercihini HDP'den yana yaptığını ama HDP'nin bu sınıfın her gün biraz daha çeşitlenen taleplerini karşılamak için Türkiyelileşmekten başka çaresinin olmadığını da düşünenlerdenim. Kürt orta sınıfı onu Türkiye'den uzaklaştıracak eylem ve davranışlardan çok korkar, desteklemez.
Oysa PKK Türkiyelileşme sevdasından vazgeçti. Türkiyelişmenin yerine radikal, ama 'silah kullanabilen, her yerde bomba patlatabilen sol gruplarla ' cepheleşmeyi ve ittifakı ikame etti. Bu durum, uzun vadede, HDP'nin kendisini olumlayan, seçimlerde oy veren hem Türk hem Kürt seçmeni bir arayışa itecektir. Bu arayışın yönünü ise, büyük oranda PKK'nin Türkiye'ye karşı sürdürdüğü silahlı mücadelenin geleceği veya bitişi belirleyecektir. Siyasetin kartları bu yeni dönemde, hiç şüphe yok yeniden karılacaktır. CHP içinde bir grup var ki, işte şimdiden CHP'yi bu yeni döneme hazırlıyor. Bu grubun içinde partide görevi olan olmayan, Kürt orta sınıfının temsilcileri var. Bu grubun HDP'yi de aşan ve PKK'nin çeşitli legal, yarı-legal kurumlarıyla dolaylı dolaysız kurduğu ilişkiler, PKK sonrası döneme bir hazırlıktır aslında.
CHP içindeki bazı milletvekillerinin, 'HDP formatında bir siyaset tarzı' içinde olmalarının en önemli sebebi, HDP/PKK tabanının güvenini şimdiden kazanmak ve geleceğe yatırım yapmaktır. Kürt muhafazakar seçmenin dayandığı toplumsal taban içinde, AK Parti'yi destekleyen kesimin siyasi tercihlerinde önümüzdeki dönem için, bir değişim beklemek ise gerçekçi olmaz. Olup olacağı Haziran seçimlerinde yaşadığımızdı. AK Parti, çok oy kaybetti. Ama bu oyların önemli kısmı, Kasım seçimlerinde geri döndü. AK Parti Türkiye'nin bütün bölgelerinden oy alabilen bir parti, bu anlamda yegane Türkiye partisi. Ama aynı şey CHP için geçerli değil. Ülkenin Doğu ve Güneydoğusunda neredeyse yok.
Buralarda olması için tek çaresi, PKK sonrası HDP mirasına ortak olmak.. Ne yapsanız AK Parti'ye gelmeyecek olan, Kürt orta sınıfının laik/liberal aktörlerinin CHP'ye katılmasının yolu da bu mirasa sahip çıkmaktan geçecek. CHP'lilerin, katliamları kınarken bile PKK'yi hiç ağızlarına almamaları ve bu tutumu neredeyse bir kırmızı çizgi haline getirmeleri, çaresizlik ve mecburiyetten olsa gerek.. CHP'nin HDP formatında siyaset yapmasına alışıldı, ama bu formatı daha da zorlayıp, Sayın Baykal'ın ifade ettiği gibi, PKK formatına getirip dayamak, işte bu CHP'nin kendi tabanında büyük hoşnutsuzluklara yol açabilir, ki bunun emareleri çoktan görülmeye başladı.. CHP'nin bu hal ve gidişatından, sadece Baykal değil, hem Türkiye rahatsız hem taban rahatsız...
Orhan Miroğlu/Star
Ankara tüm ciddiyeti ve dikkati ile iki konuya yoğunlaşmış durumda.
1- Dokunulmazlık dosyaları ve izlenecek yol haritası.
2- Terörle mücadelede terör örgütleri PKK ve DEAŞ'a dönük özel yapılanma...
Hiç uzatmadan devam edelim. İktidar kanadı, dokunulmazlık bahsi açıldığında, sanki AK Parti'nin saklanacağı hususlar varmış algısı üretilmesinden rahatsız. Yani... Muhalefetin oluşturmak istediği, "Oooo, AK Parti'li vekillerin ne dosyaları var" iddialarını çökertecek sürpriz hamleler gelmesi olası. Öyle anlaşılıyor ki parti ve vekil bazında fezlekelerin ön taraması yapılıyor. Yarın, tüm vekillerin dokunulmazlıkları kaldırılsa AK Parti'li vekillerin çekineceği hukuki durumlar sanıldığı ölçekte ve sancılı değil. Ama dokunulmazlık tartışması başladığında CHP'nin sütten çıkmış ak kaşık pozuna bürünmesi, HDP'lilerin teröre yardım yataklık faaliyetini gölgelemesi bundan sonra mümkün olmayabilir. Buradaki tek mesele, 500'ü bulan dosyada aynı anda dokunulmazlıkların kaldırılması için kurulacak komisyonun çalışmasındaki güçlük. Kuşkusuz, dokunulmazlık başlığının "salt siyasi saikle ele alınmaması kadar toplumda infial uyandırması boyutunun gözetilmesi" de önemli. Fezlekeler bu gözle analiz edildiğinde tabii ki terörü teşvik eden, halkı şiddet eylemleri için sokağa döken, teröristi evinde saklayan, silah taşıyan, masum sivilleri katledecek kadar gözü dönmüş bir teröristin evine taziyeye giden vekil sıfatlıları ayrıştırmak gerekecek. Dokunulmazlıklara yalnızca siyasi gözle bakıldığında hukuk, yalnızca hukuki gözle bakıldığında siyaset aşınıyor. Kabul. Dokunulmazlığı kaldırmak yerine halkın bu tarz siyasetçileri gündemden kaldırmasını beklemek de doğru olabilir. Bu da kabul. Bütün bunlara rağmen fezlekeleri yargının önüne çıkarmak da bir seçenek.
Bu noktada HDP'li vekillerin mağduriyet edebiyatına sığınmaması için belli bir tarihe kadar olan tüm dosyalarla sınırlı olmak kaydıyla dokunulmazlıkların kaldırılmasında, vekil ayrımı gözetilmemesinde, hatta bunun için geçici bir anayasa düzenlemesi yapılmasında ne sakınca olabilir ki? Bir defaya mahsus olmak üzere Meclis'i çalıştırmak yerine doğrudan yargıyı asli işinde çalıştırmaktan niye çekince duyulsun ki? İstenirse, hassasiyet gözetilerek soruşturma ve kovuşturmanın tutuksuz olarak devamı düşünülebilir. Veya toplumu bu kadar sarsan olaylar ve aktörleri karşısında o istisna bile ileri sürülmez!
Okan Müderisoğlu/Sabah
Katliamın ardından Özgür Gündem'le aynı manşetle çıkan Sözcü'nün Yılmaz Özdil adlı yazarı, "Durmak yok gömmeye devam" başlıklı yazısına PKK'nın adını anmadan bu satırlarla son veriyordu... Dün Cumhuriyet ikinci manşetinde KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık'ın "Temel hedefimiz Erdoğan" sözünü sanki bir müjde gibi veriyor, Bayık'ın hemen altında da Cumhurbaşkanı Erdoğan'a "90'ları özlüyor" şeklinde yükleniyordu... "Terörle mücadele edeceğiz" dediği için...
Ailelerinin sahip çıkmadığı canlı bombaların cenazelerine gidenler sadece HDP'li vekiller değil. CHP'nin vekilleri de bunu sıkça yapıyor. 1991 doğumlu bir kadını canlı bomba olmaya iten nedenleri sorgulamadan terörle mücadelenin yalan olduğunu ifade ediyorlar.
CHP'nin televizyon kanalı Halk TV'de Ankara saldırısını değerlendiren Ayşenur Arslan da canlı bomba için "kızcağız" deyiveriyor. Çok normal... HDP'nin "Sırtımızı dayadık" dediği örgütün elemanlarına "Barikat kuran arkadaşlar" diye seslenmiş, PYD için de "Kendisini öyle tarif etmediği için terör örgütü denemeyeceğini" söyleyen bir Genel Başkanı var CHP'nin. Kobani'de YPJ saflarında terör eğitimi almış canlı bombanın 37 kişiyi katlettiği saldırıdan sonra içinde "P word", yani PKK geçmeden açıklama yapabildi Kılıçdaroğlu.
Kılıçdaroğlu, hemen ertesinde "PKK ile Saray işbirliği içindedir" ve "AKP siyasi cinayetler dâhil her şeyi yapabilir" diyebilme pişkinliğini de gösterebildi. PKK'nın Özgür Gündem'i ile CHP'li Sözcü katliamdan sonra nasıl manşetlerinde pişti olduysa, Kılıçdaroğlu ve Demirtaş da şablon açıklamaları art arda sıraladılar. Vatandaşın biri şöyle bir tweet atmıştı: "Ya CHP'yi ya da HDP'yi kapatın. Kafamız karışıyor."
Bu güruha "İnsan öldürmek kötü bir şeydir" dedirtmek için bizler akla karayı seçerken, PKK'ya sağladıkları dokunulmazlığı kaldırmadan terörle mücadele etmenin ne kadar zor olduğunu onlar da tabii ki biliyorlar. Bu bir taktik... Erdoğan'ı PKK ile devirecekler güya.
Katliamcı PKK ve Savcı Selim Kiraz'ı öldüren DHKP-C'yi kendilerine yakın bulan bu zihniyetin arka planı, bu örgütleri ve ürettikleri şiddeti meşru görmeyi ihtiva ediyor. Bu nedenle, bir başkentin göbeğinde birkaç ay içinde iki yüze yakın sivil feci şekilde öldürüldüğünde bir panik yaşanıyor. Örgütün sihrinin bozulması riskine karşı "empati korosu" müsamereye başlıyor. Her şeyi bilerek isteyerek çarpıtıyorlar. Ya da gözlerini nefret bürümüş, dengelerini yitirmişler.
PKK'yı özledikleri düzenin ordusu gibi görüyorlar. Bu nedenle PKK'ya dokunulmazlık sağladılar. Medyada, Meclis kürsüsünde, akademide ve sivil toplumda.
Bayık da bunu bildiğinden onlara selam gönderiyor. "Bizim temel hedefimiz Erdoğan." Başaramayacaksınız. Ama her gün biraz daha vampirleşecek, insanlıktan tamamen çıkacaksınız.
Markar Esayan/Akşam
14 Mart 2016. Ankara'nın ortasında 37 masum sivilin hayatını kaybettiği alçakça terör saldırısının gerçekleştiği günün hemen ertesi. Türkiye'nin başkentinde sivillerin hedef alındığı bir terör eyleminden bahsediyoruz. Eylemi yapanın PKK olduğu konusunda da hiçbir şüphe yok. Gelin görün ki, Guardian gazetesi o ortamda şöyle bir haber yapabildi: "Türk Yetkililer Ankara Bombalaması İçin PKK'yı Suçladı." Ve haberin devamında şu ifadeler yer aldı: "Türk Hava Kuvvetleri Saldırının Öcünü Almak İçin Kürtleri Bombaladı." Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kandil'deki PKK hedeflerine yaptığı gece operasyonu böyle anlatıldı Batı kamuoyuna.
Tesadüfe bakın ki o haberden bir gün sonra da, Guardian dahil birçok Batılı medya organında 2011'de 77 kişiyi hunharca katleden, 242 kişiyi de yaralayan Anders Breivik'le ilgili bir haber vardı. Kendisinden "Norveçli katliam mahkûmu" diye söz ediliyordu. Oysa "Avrupa Bağımsızlık Bildirgesi, 2083" diye bir manifesto kaleme alan, kendisini Avrupa Tapınak Şövalyeleri'nin komutanı olarak niteleyen ve Avrupa'nın Müslümanlardan ve Türklerden temizlenmesi gerektiğine inanan bir faşistti Breivik. Hıristiyan değerlerini yücelten bir ırkçıdan başka bir şey değildi. Saldırıyı gerçekleştirdikten sonra, ona "terörist" demekten ziyade "akıl hastası" demeyi tercih etmişlerdi. Aradan geçen zaman zarfında "Norveçli katliam mahkûmu" sıfatını kazanmayı hak etmişti Batı medyası nazarında.
Hem şunun şurasında 15 yıl sonra da serbest kalacak birinden bahsediyoruz.
Dilim döndüğünce söylemeye gayret ediyorum. Bunun adı iki yüzlülük değil, bunun adı kötülük. Bunun adı düzenbazlık. Batı medyasının önemli bir kesimi Türkiye üzerine sürdürülen siyasi operasyona destek veriyor. Buna Al Jazeera International'ın destek verdiğini görmek de ilginç. Pazar günkü saldırıdan hemen sonra Türkiye Cumhuriyeti devletinden "başarısız devlet" (failed state) diye bahseden bir manşet attı. Times gazetesi, Ankara'daki sivil katliamını gerçekleştiren terör örgütünün elebaşlarından biriyle yaptığı röportajı büyük bir gururla dolaşıma soktu. Paris'teki katliamdan sonra Batı'da dolaşıma giren herhangi bir gazete DAİŞ'in elebaşlarından biriyle yaptığı söyleşiyi böyle gerine gerine servis etse, ne olurdu acaba?
Batılı medya böyle de bizdeki Batıcı medya farklı mı? O da aynı. Cumhuriyet gazetesi Paris katliamı sonrasında "Fransa Çocuklarına Ağlıyor" diye manşet atmıştı. Bu yılın başında Sultanahmet'te gerçekleşen terör saldırısından sonra "Katliam Ülkesi" manşetini atmıştı. Pazartesi günü de "Kanlı Pazar" manşetini attı.
Peki bütün bunlar neden oluyor? Nasıl olabiliyor? Sömürgeci dünya düzeninin efendileri Türkiye'yi esaret altına almak ve onun siyasi lideri R. Tayyip Erdoğan'ı tasfiye etmek için ülkemizde hâlâ "kullanışlı unsurlar"ın olduğunu düşünüyorlar. Ve onlara yatırım yapıyorlar. Bu kötülüklere muhatap olmamanın yolu, bu işbirlikçi unsurları tasfiye etmekten ve böylelikle gerçek siyasetin önünü açmaktan geçiyor.
Fahrettin Altun/Sabah
Sadece Fransa mı? Türkiye de çocuklarına ağlıyor... Daha doğmamış çocuklarına... Gelgelelim, "Bizi hedefe koymayın. Terörle alakamız yok. Terör destekçiliği yapmıyoruz. Terörü yüksek sesle kınıyoruz" diyen Cumhuriyet gazetesi bu kanaatte değil. Fransa'daki terör olayını, "Fransa çocuklarına ağlıyor" şeklinde, son derece romantik ve dokunaklı bir başlıkla duyuran bu gazete, Ankara Kızılay'daki saldırıyı "pişkin bir soğukkanlılıkla" geçiştirdi. Başlık şuydu: "Terörün yeni başkenti Ankara..."
Bu başlığı attığınızda, hem sıcak bir gelişmeyi duyurmuş oluyorsunuz (Kimse size, "niçin PKK saldırısını görmediniz?" diye soramaz artık), hem de hükümete çakmış oluyorsunuz. Böylece, gazeteyi "istikamette" tutmak için bir ton para harcayan Pensilvanya'nın da gönlü yapılmış oluyor. Zaten bütün kabahat, Ankara'yı "terörün başkenti" haline getiren devlet yöneticilerinde... PKK'nın bir kabahati yok... Erdoğan "başkanlık" diye tutturduğu için ülkenin kalbinde bombalar patlıyor... Erdoğan yokken, PKK diye bir şey de yoktu. Ülke güllük gülistanlıktı. Kimse "terör yapmak" için dağlara çıkmıyordu. Hapishane görevlileri Kürt mahkûmlara dışkı yedirmiyordu. "Kürtçe şarkı yapmak istiyorum" diyen sanatçılar öldürülmüyordu. Teröristler sağı solu ateşe vermiyordu.
Biz "terörist" diyoruz ama haddizatında "yerlere sigara izmariti dahi atmayan çiçek çocuklar" bunlar. Bir tür "ekolojik devrimciler" yani... Kızılay'daki bomba da, muhtemelen "yanlışlıkla" patladı. Çevik Kuvvet hedef alınmıştı... Bir "zamanlama hatası" oldu. Evet, bir zamanlama hatası olmuş... PKK'lı canileri "yerlere sigara izmariti dahi atmayan çiçek çocuklar" olarak resmeden Cumhuriyet gazetesi böyle diyor... Görgü tanıklarının ifadesine dayandırarak (bu görgü tanıklarının bir ismi ve kimliği yok mu?), "Seher Çağla Demir'in kullandığı aracın hedefinin Güvenpark içindeki Çevik Kuvvet olduğunu, ancak belediye otobüsünün bir anda yola çıkması nedeniyle panik yaşayan bombacının otomobili burada infilak ettirdiğini" yazıyor.
Şaka değil... Cumhuriyet gazetesi aynen böyle yazıyor. Belediye otobüsü "bir anda" yola çıkmasaydı, "bombacı kızcağız" panik yaşamayacaktı, bombayı doğru hedefte patlatacaktı. Belki 37 Çevik Kuvvet mensubu ölecekti. Bu da son derece doğal (!) karşılanacaktı... Öyle ya, Çevik Kuvvet'te görev yapan polisler insan değil; anneleri-babaları yok, çoluk-çocukları yok, bu dünyadan bir beklentileri yok, bir "idealleri" yok... Dolayısıyla, yaşamaya hakları da yok... ("Kızcağız" tanımlaması, CHP'nin Halk TV'sinde program yapan "usta gazeteci" Ayşenur Arslan'a aittir. 37 insanın katiline "kızcağız" dedirten karanlık; sen nelere kadirsin! Bunlar "insanım, anneyim, kadınım" diye ortalarda dolaşıyor. Gazetecilik yapıyor. "Kanaat önderliğine" soyunuyor.) Bu durumda, katliamı, "bir anda yola çıkan" belediye otobüsüne fatura etmemiz gerekecek... PKK'lılar, icabında panik de yaşayabilen ürkek, duyarlı, rakik çocuklar. Biricik suçlu, "kızcağızı" paniğe sokup aracını "yanlış yerde" patlattıran otobüs şoförü...
Ahmet Kekeç/Star
Gelişmiş bir devlet olmak demek vatandaşını koruyabiliyor olmak demektir. Hükümetlerin en temel vazifesi vatandaşlarının güvenliğini sağlayacak önlemler almaktır.
20. yy bir terör çağı oldu. Terör… Kelime anlamı korku demek. Terörizm ise şiddet üzerinden, sivillerin hayatına kastederek siyasi amaçlarına ulaşma yolu. Demokrasiye, sivilliğe ve siyasete karşı vahşeti ve barbarlığı seçme stratejisi. 20. yy tüm dünya için bir terör yüzyılı oldu. Din, etnisite ve ideoloji üzerinden şiddet meşrulaştırıldı.
Soğuk savaş döneminin en önemli terör kaynaklarından biri ise sosyalizm idi. Terörizmin hedefinde sadece gelişmekte olan, istikrarsız ülkeler yoktu. Demokrasinin ve medeniyetin beşiği olarak görülen ülkeler de bu barbarlığın hedefi oldu. Peki bu ülkeler teröre karşı nasıl bir tepki verdi?
İngiltere'nin efsanevi lideri Margaret Thatcher Sinn Fein temsilcilerinin televizyona ve radyoya çıkmasını yasakladı. Tam 6 sene boyunca bu siyasi partinin üyelerinin seslerinin duyulması yasaklanacaktı. ABD'de11 Eylül'den sonra çıkan Patriot yasası ile milyonlarca insan dinlendi. Guantanamo da askeri hapishane olarak kullanılmaya bu dönemde başlandı.
Paris'te yaşanan saldırılar sonrası tüm ülkede geçerli bir olağanüstü hâl ilan edildi. Mahkeme kararı ve savcı izni olmadan ev baskınları yapılabiliyor. Aynı şekilde aramalar, gözaltılar mümkün. Ve insanlar ev hapsine konabiliyor.
Peki ya terör siyaset ilişkisi? 2003 yılında İspanya'da üst mahkeme ayrılıkçı ETA örgütünün siyasi kanadı olan Batasuna partisini kapattı. Bunu Bask dilinde yayın yapan Euskaldunon Egunkaria gazetesinin kapatılması ve gazetede çalışan 10 kişinin tutuklanması izledi.
ABD'de ise 46 sene önce Vietnam savaşına karşı kurulan weather underground grubunun o zamanki üyelerinden biri olan Bill Ayers 2008 yılındaki seçimin ana konularından oldu. Ayers ile Obama'nın tanışık olması önce Clinton daha sonra McCain tarafından sertçe eleştirildi. Obama Ayers'in geçmişini kınadığını ve kendisi ile bir yakınlığının olmadığı yönünde açıklama yapmak zorunda kaldı.
Şimdi Türkiye'yi düşünün. İntihar bombacısı anmasına giden vekil. Terör övgüsü yapan üniversite hocası. İntihar bombacısı öven gazeteci. Muasır medeniyet demek teröre, barbarlığa, vahşete sıfır tolerans demek. Bunun da vakti geldi gibi görünüyor…
Ceren Kenar/Türkiye
PKK ve etrafındaki örgütleri bu kadar cüretkâr kılan Irak ve Suriye devletlerinin çöküşü ve Türkiye'nin uluslararası ittifakta yalnız kaldığı varsayımıdır. Buna göre Türkiye ABD başta olmak üzere müttefikleri, İsrail, Rusya ve İran tarafından gözden çıkarılmış bir ülkedir. Bu varsayım içeride HDP etrafında kurulmaya çalışılan ittifak, PDY'nin devletteki tahribatının yarattığı zaaf, CHP'nin milli mutabakat zemininden ayrı durması ve AK Parti içinde anlaşmazlıklar olduğu kabulleriyle tamamlanmaktadır.
Türkiye, önce Suriye'deki iç savaşa dahil edilmek istendi. Türkiye burada uluslararası ittifakla hareket etmekte ısrar edince, bu sefer IŞİD'e Obama'nın deyişiyle "muhteşem ordusu" ile tek başına saldırması istendi. Türkiye tarihe geçecek bir siyasi basiret ve stratejik sabırla bu maceraları savuşturdu. Türkiye'nin bu maceralardan uzak durması üzerine, bu sefer Suriye'de PKK'ya alan açılarak çözüm sürecini bozacak bir teklif geldi. PKK bu teklife olumlu cevap verince bu sefer Türkiye içeride siyasetle, Suriye üzerinden PKK/ PYD tehdidi ile terbiye edilmek istendi, isteniyor.
7 Haziran'dan sonra PKK'nın şiddet tehdidi, HDP etrafındaki ittifakın siyaseti tıkaması ve koalisyon mecburiyeti ile Türkiye'nin Irak ve Suriye'deki yeni dengelerde söz sahibi olmasını engellenecekti. Suriye'deki PKK bölgesi bu şekilde garanti altına alındıktan sonra, sıra Türkiye'nin içine gelecekti. Türkiye'nin seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu'nun kararlılıkları ve AK Parti'nin beraberliği sayesinde, bu tehdide boyun eğmemesiyle yeni dönem başladı. PKK, Devrimci Halk Savaşı ilan etti, Türkiye ise PKK'ya karşı güvenlik operasyonları başlattı. Türkiye, bu arada koalisyon yerine erken seçim kararı alarak, siyasi karasızlığa ve stratejik açmaza hapsolmayacağını gösterdi.
1 Kasım'da yapılan seçimlerle halk, bu senaryo karşısında açık bir tavır alarak AK Parti'ye yüzde 49,5 oy vererek güçlü bir tek parti iktidarının önünü açtı. Bu seçim, öngörülen senaryoyu bozdu. Bunun üzerine PKK, Türkiye'yi Suriyeleştirecek, devleti çökertecek veya hata yaptıracak bir meydan okumayla özyönetim ilanlarıyla şehir çatışmalarını başlattı. PKK böylece, yılların birikimini uzun vadeli gerilla savaşının son safhasına geçtiği iddiasıyla sahaya sürdü. Siyasi otorite ve güvenlik kuvvetleri PKK'nın öngördüğü eksiklik ve hataların hiçbirine düşmeden PKK'yı kırsalda olduğu gibi şehirlerde de açıkça ezerek yendi.
PKK bunun üzerine uluslararası ittifak sisteminde kendisine yeni müttefikler bularak çatışmayı önce Türkiye'nin batısına kitlesel terörle yaymak ve sonra da Türkiye'yi Kuzey Suriye'den sıkıştırma stratejisine yöneldi. PKK gerilla mücadelesinin üçüncü ve kesin sonuç alacak safhasına girdiğini düşündüğü için, şehir çatışmalarındaki kayıpların mücadelenin sonucunu henüz belirlemediğini düşünüyor. O yüzden de elindeki bütün imkânları kullanmak zorunda. Çünkü PKK biliyor ki bu aşamada yenilen bir örgütün, bir daha toparlanması çok zordur. Bu bakımdan PKK'nın kendisini destekleyenleri, Ankara saldırısından da çok utandıracak düzeyde şiddete yönelmesi kaçınılmaz görünüyor. Bu şiddet dalgasının PKK'yı toplumsal desteğinden kopararak bugün ittifak yaptığı o on devrimci örgütten birine dönüştürmesi ciddi bir ihtimaldir.
Murat Yılmaz/Yeni Yüzyıl
Haziran'dan önce arkasına terör örgütlerinin desteğini alarak seçim kampanyası yürütenlerin, seçimden sonra Ak Parti'siz bir hükümet formülü için MHP ve HDP'nin bile yan yana gelebileceğini düşünenlerin ortak hedefi "Erdoğan'sız bir Türkiye"ydi. "Seni başkan yaptırmayacağız" kampanyasıyla başlayan süreç o kampanyanın tüm paydaşlarını bugün de aynı safta birleştiriyor aslında.
Fethullahçı Terör Örgütü'nden MLKP'ye tüm illegal terör çeteleriyle ittifak yaparak Erdoğan ve Ak Parti'yi devirmeye and içenler, bunun için CHP'yi hatta Silahlı Kuvvetler'i bile yardıma çağıranlar şu çıplak gerçeği göremiyor; Erdoğan'ı hedefe koydukça bu ülkenin bekasının ve sizin hain planlarınızın önündeki en büyük engelin Erdoğan olduğu gerçeği daha da aşikar oluyor.
Bu tavrınızla şer ittifakınızı genişletebilir, dışarıdaki Türkiye düşmanlarının ekmeğine yağ sürebilirsiniz fakat Türkiye'nin sessiz çoğunluğunun öfkesini üzerinize çekiyorsunuz. Erdoğan'ı ve Ak Parti'yi Türkiye'nin milli menfaatlerini düşünen tek isim ve kurum olarak etiketliyorsunuz.
Bu şeytanca planın ayaklarınıza dolanacağına şüphe yok. Halkımız bu dönemi kurtuluş mücadelesi mesabesinde algılamaktadır. Terör örgütlerinin propaganda aracı olanları, terör örgütlerine yardım edip timsah gözyaşlarıyla başsağlığı mesajı gönderenleri, terör mağdurlarıyla değil teröristlerle empati kuranları hiç affetmeyecektir.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP'sindeki terör örgütüne destek çıkan, sempati duyan, teröristlerle empati kuran kişilerin eşkalleri her saldırıdan sonra daha da belirginleşiyor. Her şeyden habersiz şekilde evlerine varmak, annelerine, evlatlarına, eşlerine kavuşmak için otobüs beklerken katledilen 35 can ve o canların arkalarında bıraktıkları gözü yaşlı insanlar ile empati kurmak yerine onların katili ile empati kuranların vekil yapıldığı bir partiden söz ediyoruz.
İran ile Türkiye savaşa girse İran'ın yanında olacağını ifade eden, Rusya ile Türkiye ilişkilerinin en sert olduğu dönemde Rus resmi kanallarında Türkiye aleyhine açıklamalar yapan vekillerin barındığı, "Parasız eğitim istiyoruz" kamuflajı ile eylem yapan teröristlere arka çıkan, FETÖ'nün eylem ve amaçlarına hizmet eden, savcı Mehmet Selim Kiraz'ı şehit eden DHKPC'nin etki alanına girmiş, dahası Kandil teröristlerinin gün aşırı haber gönderdiği, birlikte hareket etme çağrısı yaptığı bir CHP'den bahsediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nin yaşıyla yaşıt bir parti bu. Söyleyecek sözümüz yok.
Halime Kökçe/Star
Genel yayın yönetmeni, casuslukla suçlanan.. Bir oldu bitti ile, Anayasa Mahkemesi tarafından salıverilerek, dış güçlerin istediği haberleri tekrar yapmaya devam eden Can Dündar'ın gazetesi diyor ki: "PKK'den savaşla tehdit" Altında da: "Hedeflerinin Erdoğan olduğunu söyleyen Bayık, 'Bizi yenerse, demokrasi isteyenleri mağlup edebilir' dedi." O zaman ne yapalım, Cumhuriyet amca? Tek kişiyi öldürdüğünü görmediğimiz Erdoğan'ın.. İlerde demokrasiyi kaldıracağından korkup. Sabah akşam insan öldüren.. Asker öldüren.. Polis öldüren.. Sivillerin içinde bomba patlatan PKK'ya teslim mi olalım?
Haydi varsayalım ki, "PKK'ya teslim olun" demediler.. En azından şunu demiyorlar mı: "PKK ile kol kola girip, Erdoğan'ı devirelim." Ulan hainler. Eli kanlı teröristle, ben niye kol kola gireyim?.. Zaten sorunların başı, o terörist örgüt değil mi? O terörist örgüt, sözünde dursa ve silahları ile birlikte ülke dışına çıksa idi..
Cumhuriyet'in paraleli Sözcü'de de aynı mantıksızlık.. Manşetleri şu: "Çirkin politikaların kurbanı bu çocuklar!" Ne demek bu? "Çirkin politika"dan kasıt ne? Anlıyorsunuz tabii. Yazarları da tekrar ediyor zaten: "Başkanlığınız batsın.." Demek istiyorlar ki.. "Başkanlık sistemini dayatıyorsunuz. Sonucu bu oluyor!" Bu ne demek? Şu demek: "Başkanlık sistemine geçmek istenildiği için.. PKK da.. Haklı olarak.. Sivil halkı bombalarla öldürüyor.. Başkanlık istenilince, bu oluyor!" Başka bir izahı var mı, bu başlığın?
Oysa demokraside.. Bir kesim "başkanlık sistemine geçmek" istiyorsa.. Yapılması gereken ne? İstemeyenlerin, "Biz istemiyoruz, bu konuda demokratik haklarımızı kullanacağız" demeleri.. Bunlar ne yapıyorlar? "Hayır, siz isteseniz de.. Siz % 50'den fazla oy almış olsanız da. Bizim gördüğümüz göreceğimiz en yüksek oy, % 25 olsa da..
Biz istemediğimiz müddetçe, siz başkanlık sistemine.. Referandumla dahi geçemezsiniz.. Referanduma gitmeye mi teşebbüs ettiniz?.. Halka sormaya mı kalktınız?.. Bombalar patlar.. Bombaların patlaması da, haklı olur!" Söylenilen, tastamam budur! Cumhuriyet'i, Sözcü'sü böyle de..
Mimarlar Odası ne diyor? Ondan da, son Ankara patlaması ile ilgili yaptıkları açıklamadan bir alıntı yapalım: "Bölge coğrafyasında ve ülkemizde kaygıyla izlediğimiz terör, şiddet, çatışma ve savaş süreçlerinin; toplumsal birlikteliği güçlendirecek barışçıl ve akılcı politikalar yoluyla aşılabileceği umudu ve inancımızı yineliyoruz." Mimarlarımız ne demek istiyor? Demek istedikleri çok açık..
"Ankara patlaması, 37 insanın öldüğü hain bir saldırı değildir.. Bu patlamanın sebepleri vardır. Patlamanın benzerlerinden korunmamız için. Güvenlik önlemlerinin artırılması yeterli değildir.." Peki ne yapmak gerekir? Bildiride açık açık söylemişler ya: "Toplumsal birlikteliği güçlendirici, barışçıl ve akılcı politikalar yoluna başvurulmalı.."
Akılcı politikaları anlarım da.. "Barışçıl"dan kasıt ne ola ki? PKK'lı teröristler, Ankara'da bomba patlatmaya geldiklerinde.. Devlet onlara ne yaptı ki.. O yaptığı yerine.. "Barışçıl" tavırlar alsın? Bu mimarlara sorsak: "Bir patlamanın ardından kimle, neyin barışını yapacağız? Katillerle mi?
Teröristlerle mi?" Mimarlar Odası'nın açıklaması ile de, söylenilmek istenilenin ne olduğunu, çakıyorsunuz tabii ki.. Dertleri.. Hendek kazan PKK'lılara karşı.. Operasyon yapılmasını önlemek.. PKK'lılara karşı, "barışçıl politikalar" izlemek.. 37 insanı öldürmüşler.. Teröristlere bir çağrı yapmıyorlar.. Devlete, "barışçıl politika" dayatıyorlar. Oha yani..
Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit