Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı'nın (TİKA) töreninde yaptığı konuşmasındaki şu cümleler, çarpıcı bir gerçeğin ifadesidir...
- Batının gazetelerinde de aynı şey var, Kandil'in tepesinde de aynı şeyler var. Ne diyorlar? "Ancak Erdoğan giderse Türkiye'ye istikrar gelir." Türkiye'yi ne kadar düşünüyorlar. Bakıyorsunuz bazı o köşe yazarları aynı şeyi söylüyorlar, "Erdoğan giderse istikrar gelir." Erdoğan geldiği zaman Türkiye'nin hali neydi, bugün Türkiye'nin hali ne? Elinizi vicdanınıza koyun ve belleğinizi çalıştırın... 21'inci yüzyıla girerken, ülkemizde neler yaşandığını hatırlayın. O günlerde "Başbakanı zehirleyip, yatağa mı düşürüyorlar" sorusu hepimizin zihnini işgal etmiyor muydu?
Veya daha öncesine yani 19 Şubat 2001 Pazartesi gününe dönelim... " Aylardır Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında süren gerilim o gün patlama noktasına gelmişti. MGK toplantısı başlarken Sezer, Ecevit'in Devlet Denetleme Kurumu'nun çalışmalarını eleştiren sözlerinden rahatsızlığını dile getirmişti.
Sezer'in anayasal hakkını kullandığını vurgulaması üzerine dönemin Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan araya girmiş ve "O anayasayı bir de biz görelim, anlayalım" demişti.
Sezer, Özkan'ın bu sözüne sinirlenince elinde tuttuğu anayasa kitabını, Ecevit ve Özkan'ın önüne fırlatmıştı. Bunun üzerine Sezer'i Köşk'e kendilerinin çıkardığını hatırlatan Hüsamettin Özkan'ın Cumhurbaşkanı'na "Nankör kedi" diye bağırması siyaset tarihimize geçmedi mi? Toplantı ertesinde Başbakan Bülent Ecevit kameraların karşısına geçti ve Cumhurbaşkanı Sezer'in bu tavrının "Terbiye dışı bir üslupla" olduğunu söyledi. "Bu bir devlet krizidir" dedikten sonra Türkiye tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden biri patladı.
Borsa çöktü, repo faizleri yüzde 7 bin 500'e fırladı. Merkez Bankası'ndan yaklaşık 7.6 milyar dolarlık döviz çıkışı oldu. Kriz öncesi 670 bin TL olan dolar 1 milyon 161 bin TL'ye tırmandı. 2000 yılında 1 milyon 452 bin olan işsiz sayısı, 2 milyon 412 bine yükseldi. 41 bankaya el koyuldu. Amerika'dan gelen Kemal Derviş, Devlet Bakanı olarak ekonominin başına geçti. Belleğinizi biraz daha çalıştırırsanız, Erdoğan'ın Başbakan olmasından önceki Türkiye'de yaşananları hatırlayabilirsiniz... Yani arada bir belleği çalıştırmakta sayılamayacak kadar çok yarar vardır.
Mehmet Barlas/Sabah
Kasım 2015'te Paris'te yaşanan eşzamanlı saldırılardan sonra aylarca olağanüstü hal uygulandı. "Evden çıkma" uyarısını dinlemeyip sokağa çıkanı yere yatırdılar, ellerini arkada birleştirip üzerini aradılar. Adamın ağzı yüzü yere değiyormuş, kolu burkuluyormuş demeden; sıradan vatandaşlara yaptılar bunu, Paris'in ortasında. İşin ilginci Charlie Hebdo olayından aylar sonra, eylül ayında IŞİD'e operasyon yapmaya başlamıştı Fransa. Ekim ayını Rakka'yı vurmakla geçiren Fransa'nın sortileri "en doğal hakkı" muamelesi gördü. 13 Kasım'da uğradığı saldırıdan sonra saldırı ritmini daha da yoğunlaştırdı. Başbakan Manuel Valls bununla da yetinmedi, "Mali'de de İslamcıları vurduklarını" hatırlattı ve "Masraflı oluyor"diyerek Avrupa'dan mali destek istedi. Ulusal Meclis'te yaptığı konuşmada"hapishanelerdeki 'İslamcıları' diğer mahkûmlardan nasıl tecrit etmeyi planladıklarını" övünerek anlattıktan sonra...
Bir Allah'ın ciddiye alınası kulu da çıkıp "Ya arkadaşlar, radikal İslam'la mücadele edelim derken radikal İslam'ın tuzağına düşmeyelim" gibi naif ötesi bir açılım yapmadı. Çok özgürlükçü, çok ileri sol-sevecen Fransız halkı, Sacre Coeur'a gitmek için bile düzineyle kontrol noktasından geçme pahasına devletiyle aynı dalga boyunda salınmayı seçti. Batılı kamuoyu siyasi, ekonomik ya da sosyolojik krizlerde hep bunu seçerdi; demokratlıktan faşistliğe geçişi o kadar kusursuz, o kadar sorunsuz olurdu ki, fil boyutlarındaki bir şizofreninin oturma odasındaki o sekiye nasıl oturabildiğini kimse sorgulamazdı.
Gücün, geçiş üstünlüğün varsa moral üstünlüğün de oluyor zira. Neyin sorun neyin değil, neyin normal neyin değil, kimin terörist kimin değil olduğuna sen karar veriyorsun. Batılı ülkeler, Türkiye'nin IŞİD'le mücadele edecek peşmergeleri eğittiği Başika'ya fazladan asker göndermesini "Musul işgali" gibi algılıyorsa, o"öyledir". Öte yandan Batılı ülkelerden biri bile çıkıp Fransa'ya, "Bir Rakka üzerindesin bir Mali'desin, kaygı duyuyoruz" dememiştir.
PYD'nin PKK'yı desteklemesi engellenseydi terörle mücadelesini çoktan tamamlamış olacak olan Türkiye bırakın sınırlarından kilometrelerce uzaktaki yerleri "Beni tehdit ediyor" diye vurmayı, sınırının hemen yanındaki Azez-Mare-Cerablus hattında güvenli bölge oluşturmaktan bile men edildi.
Çünkü Türkiye, Fransa değil.
Türkiye, Ortadoğu gibi bir coğrafyada, her an kanayan bir denizde kan yutmadan karşı kıyıya geçmeye çalışan bir ülke. Batmıyoruz, batmamayı öğreniyoruz ama beka sorunu da yaşıyoruz. Türkiye sahiden Fransa değil. Her gün şehit veriyoruz, onlarca sivil kaybımız var ama "Ben Cahrlie Hebdo'yum" demeyi reddeden 8 yaşındaki çocuk bile olsa affetmeyen Fransa değiliz. Bizde durum tam tersi. Kimseye "Ben Yasin Börü'yüm" dedirtmeye çalışan bir devlet yok. Eli kanlı canilere, "PKK izmaritleri bile yere atmıyor" cümleleriyle allık, rimel sürüp güzelleştirmeye çalışan asırlık Kemalist gazeteler var. Bizde devlet sadece eşkıyaya karşı mücadele vermiyor; latte'si elinde, keyfi yerinde koca koca adamları AK Parti'ye filan değil, "ülkeye sadakat" fazında "iki dakika" tutabilmek için de mücadele veriyor.
Nihal Bengisu Karaca/Habertürk
Selin Sayek Böke diye bir hanım var. Üç isimli, hani Emine Ülker Tarhan, ya da Catherine Zeta Jones gibi... CHP genel başkan yardımcısı ve de parti sözcüsü.
Tarhan gibi faşizme eğilim duyanların partiden yürütülmesinden, Gürsel Tekin gibi densizliğiyle partiye yarardan çok zarar verenlerin tırnaklarının sökülmesinden sonra partide bu hanımın borusu ötüyor. Bu hanım "4 adet acil önlem önerisi" getirmiş. Teröre karşı yani. Bu önlemler alınırsa terör bitecekmiş. Aslında önlem önerileri eskiden 17 taneymiş. Fakat Kılıçdaroğlu bunları aklında tutamıyormuş. Bir televizyon programında kendisine bunları sormuşlar, toparlayamamış, "şimdi hatırlamıyorum" demiş. Canlı yayınlarda kendisine kolaylık sağlamak için önerileri dörde indirmişler.
Vallahi mizah yapmıyorum, bu gerçek. Neymiş bakalım bu düşük yoğunluklu, parça tesirli öneri paketi? Bir: Dış politika 180 derece değişecek.
Putin'le hemen barış yapılacak, gerekirse özür dilenecek. Esad'la da barış yapılacak. Suudi Arabistan, Katar vb. gibi "kaka çocuklarla" arkadaşlık edilmeyecek. Pisleri de mülteci falan diye almayacağız, geri göndereceğiz (kalanlara bozuk para atmak serbesttir.) Böylece PKK bir daha bize saldırmayacak. İki: Meclis yeniden işler hale getirilecek (şu anda işlemiyormuş), derhal görevini yapacak. Meclis görevini yapmıyor (örneğin kanun falan çıkarmıyor), meclis görevini bir yapsa terör sona erecek. PKK meclisin havyar kesmesine bozuluyor aslında, çünkü amacı TC devletinin iyi çalışması...
Üç: İçişleri bakanı hemen istifa edecek. Hani Efkan gidip Erkan gelse, sıkıysa o PKK bir daha bomba koysun bakalım! Koysa da hiç olmazsa hükümette bir gedik açmış, bir kişiyi yemiş oluruz. Ahmet uyduramıyoruz, Efkan veririz.
Dört: Bürokraside partiye yakınlık esasına göre değil, liyakat esasına göre atama yapılmalıymış. Türkçe'ye tercüme edelim: Bizim çocuklara da devlet kapısında iş verin!
Bunun terörle ne ilgisi olabileceğini pek anlayamadık ama hanımın vardır bir bildiği... Bunlar yapılırsa terör bitiyor, yapılmazsa daha nice "kızcağız" üç yüz kilo bombayla kendini otobüs durağına vuruyor. (Aslında çevik kuvvet polislerini öldürecekmiş de teknik arıza olmuş.) Bir de dış politikada Atatürk ilkelerine dönülmesini isteyenler var. Sovyetler Birliği'ni bulsak dost olacağız ama öyle bir devlet yok.
Almanya'da artık bir Hitler, İtalya'da artık bir Mussolini olmadığı için onlarla da pek sıkı fıkı olamıyoruz otuzlu yıllar gibi... Doğrudur, eskiden biz Hatay'ı alır ama Ortadoğu'ya bulaşmamış olurduk ne güzel. Çünkü Hatay, Patagonya taraflarında bir ülkeydi, yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı.
Engin Ardıç/Sabah
Kandil'deki zibidi ininden açıkladı; "Derdimiz Erdoğan'ı devirmek." Bugün ülkeyi yangın yerine çevirenlerin, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en değerli projesi olan 'çözüm süreci'ni bitirenlerin gerçek niyetleri ortaya çıkmaya başladı. Derdin Kürt vatandaşlarla ilgili olmadığı, Kandil'den gelen bu açıklamayla deşifre oldu.
Bakın Kandil'in ortakları kimler? HDP, CHP, PKK, 'paralel örgüt', dünya ülkeleri ve kalemlerini, fikirlerini satılığa çıkarmaktan geri durmayan gazetecilerle akademisyenler. Bu güruh da, Kandil'deki katil gibi aynı sloganı kullanmıyorlar mı? 'Erdoğan devrilmeli'!!!
Pensilvanya'daki liderlerinin önderliğinde sivil darbe girişiminde bulunan 'paralel örgüt'ün de tek hedefi Erdoğan'ı devirmek değil mi? Bugün HDP ve PKK'nın koruyuculuğuna soyunan, Atatürk'ün partisi CHP'nin tek rüyası bu değil mi?
Ya o ağızlarından köpük saçan köşe yazarlarına ne demeli? Kimden ne arpalandınız da nefret kusuyorsunuz? Kandil'deki örgüt liderleriyle fotoğraf vererek, şehitlerin kemiklerini sızlatan sizler, Erdoğan giderse rahat ve huzur içinde yaşayabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Erdoğan'ın devrilmesi için yüzlerce insanın şehit olması, askerin davet edilmesi bunlar için mubah.
Eski Türkiye'yi özlüyorsunuz, değil mi?
Nemalandığınız musluklar kapanınca çıldırdınız! Hükümet kurup hükümet deviremeyince kudurdunuz! Yurtdışındaki abilerinize (ABD ve İsrail gibi) kafa tutan biri çıkınca rahat uyuyamaz oldunuz! 'Muhtar bile olamaz' dediğiniz Erdoğan, milletin büyük teveccühüyle cumhurbaşkanı olunca aklınızı kaybettiniz! Karargâhta talimatlar aldığınız askerler davetlerinize icabet etmeyince çıldırdınız! Yıllarca 'sıkma baş' diye hor gördüğünüz başörtülü kadınları kamusal alanda karşınızda görünce sindiremediniz! Türkiye'nin kanayan yarası terör sorununun 'çözüm süreci' ile çözüldüğünü görünce telaşlandınız!
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün… Alışmıştınız elde değnek, kafanıza vurarak yönetilmeye! Özellikle son 10 yıldır düzeninize çomak sokan biri karşınıza çıkınca rahatsız oldunuz! Ülkeyi altın tepsi içinde ağababalarınıza sunmak için mi Erdoğan'ın devrilmesini istiyorsunuz?
Murat Kelkitlioğlu/Akşam
Terörün dokunulmaz kılınmasını önlemeye çalışmamız gerekiyor. Oysa gündem birdenbire genel olarak milletvekili dokunulmazlıklarına döndürüldü. Yanlış oldu.
Bu nokta hakkında düşüncelerimi maddeler halinde kısa kısa söylemek istiyorum. Zaten meselenin öyle uzatılacak tarafı pek yok. Çok net.
1- Hemen çözüm aradığımız mesele dokunulmazlıklar meselesi değil, siyaseten teröre yardım ve yataklık meselesidir.
2- "Dokunulmazlıkları kaldıralım" demek başka bir tartışmanın konusudur. "Teröre destek çıkan ve övenlerin dokunulmazlığı olamaz, onların dokunulmazlıklarını tanımıyoruz" deyin ve bunu hayata geçirmek için derhal çalışmaya başlayın.
3- Ne kadar kendimi zorlarsam zorlayayım, Başbakanın "506 dokunulmazlık tezkeresi var, bunları tek tek kaldırmakla vakit kaybetmek yerine hepsini bir seferde kaldıralım" demesinde iddia edildiği gibi bir rest tavrı göremiyorum.
Soru şu: 506 fezleke terörle mi ilgili? Yok, hayır! O halde rest kime? Ve ne için, hatta ne pahasına?
4- Kimse bana restin CHP'ye olduğunu söylemesin! Bugünkü CHP yönetimi bu seviyede ciddiye alınacak bir siyasal merkez değil.
Böyle davranmak bu gidişle AK Parti yönetimiyle tabanının arasını açar, söylemedi demeyin.
5- Derdimi anlamaya yanaşmayacak olanlar varsa... İşi daha da basitleştireyim.
Şimdi ne isteniyor?
Mesela Tuğba Hezer veya Selahattin Demirtaş hakkındaki terörle ilgili dosyaları değil de, Şamil Tayyar'ın veya başka bir vekilin çeşitli iddialarla oluşmuş dosyalarını mı tartışacağız? Bu mudur derdimiz? Terör, terör deyip geleceğimiz nokta bu mu olacak?
6- Son sözüm... Milli meselelerimiz ve terörle ilgili acil sorunlar "yüksek siyaset"in koridorlarında muğlaklaşırsa, bundan parlamento yara alır. Bu yolu seçmek "ara rejim"cilerin oyununa gelmek anlamına gelir ki, inşallah yanılıyorumdur.
Haşmet Babaoğlu/Sabah
Bu soruya cevap vermeden önce "Erdoğan" ne demek, neyi temsil ediyor? sorusunu cevaplamak, geçmişe kısa bir yürüyüş yapmak gerekiyor. Bu ülke kurulduğundan bu yana milli ve gayri millilerin de savaşına sahne oldu. Bu savaş farklı formlarda 2.Abdülhamid Han'ın, rahmetli Menderes'in ve rahmetli Özal'ın zamanında da yaşandı. Bu liderler çeşitli vesilelerle sakat bırakılmaya çalışıldı, suikast tertiplendi, hayatlarına kastedildi. Ortak özellikleri ülkelerini sevmeleri, ülkelerinin menfaatlerini korumaya çalışmaları, bu ülkeyi başka devletlerin emellerine peşkeş çekmemeleriydi.
Fiziki suikastta başarılı olamayınca, karakter suikastına yeltendiler. Çünkü halk nezdinde bu liderlerin itibarlarını yok ederlerse o isimleri değersiz kılacaklarını düşündüler. Onun için 2. Abdülhamid'e "Kızıl Sultan" dediler, idama mahkûm ettikleri Menderes'i "bebek davası","köpek davası" ile itham ettiler, Özal'ı "Çankaya'nın şişmanı" ilan ettiler. Bu itibar suikastını düzenleyenlerin ortak kelimesiydi "diktatör". Hepsini "diktatör" olmakla suçladılar. Sonunda hepsini bir şekilde fiziken yok ettiler ama halk nezdinde sevgilerine dokunamadılar.
Aslında yok ettikleri bu isimler değildi. Onlar ülkeye gönül vermiş insanları, bu ülkeyi kalkındırmayı, buna engel olan vesayet odaklarını ortadan kaldırmaya çalışanları kısaca milli isimleri ortadan kaldırarak, Türkiye'nin geleceğini yok etmişlerdi. Halk olarak o zaman anlayamadık, anlasaydık da bir şey yapacak güçte değildik. Benzer oyunu son birkaç yıldır yine sahneye koydular. Bu kez "Erdoğan gitsin" demeye başladılar. Bomba patlattılar, teröre destek verdiler "Erdoğan oldukça barış da huzur da gelmez" dediler.
Beceremedikçe çıldırdılar. PKK bombayla, FETÖ propagandayla, müsteşrikler yerleşik kalemleriyle, haçlı seferlerinde olduğu gibi birleşip birleşip saldırdılar, ama "diktatör"ü deviremediler. Çünkü bu kez Sultan Abdülhamid'e, Menderes'e, Özal'a sahip çıkamamanın utancını yaşayan bir halk vardı karşılarında. Üstelik aynı utancı bir kez daha yaşamak istemeyen bir halk. Bu halk artık anlamıştı. Aslında "Erdoğan gitsin" demek, demokrasi gitsin demekti, özgürlükler gitsin demekti, huzur gitsin demekti. Çünkü Erdoğan gitsin demek baraj, köprü, yol, havalimanı, enerji santralleri gitsin demekti.
Çünkü Erdoğan gitsin demek, aslında özgürlüğüne kavuşan, vesayet boyunduruğundan kurtulan halk yeniden o boyunduruğa girsin demekti. Halk bunları anladı. Erdoğan'a sahip çıkmanın aslında bir anlamda kendilerine sahip çıkmak olduğunu gördü. Onun için Doğu-Güneydoğu'da sokağa çıkmadı, onun için teröre destek vermedi. Bu fişi dışarıdakiler geri durup, pes edecekler mi? Mümkün değil. Denemeye, ısrarla denemeye devam edecekler. Ve başaramayacaklar. Onların başardığı gün, aslında bizim özgürlüklerimizden, huzurumuzdan vazgeçip, boyunduruğu taktığımız gün olacak. Bunu anladığımızda artık her şey için çok geç olacak. Onun için durmak yok. Bu ülkeyi sevmeye, kıymet verdiklerimizi korumaya devam edeceğiz. Çünkü onlar aslında "Erdoğan'ı değil, Erdoğan sayesinde kazanımlarımızı elimizden almak istiyorlar." Birinin gitmesi gerekiyorsa, o giden Erdoğan, yani biz, yani halk değil, kendileri olacak.
Murat Çiçek/Star
AB'nin Türkiye ile anlaşarak, Erdoğan'ı güçlendireceğini iddia eden makalede şöyle deniyor: "Yasal meselelerin ötesinde, anlaşma ahlaki soruları da beraberinde getiriyor. Demokrasi ve Avrupa değerlerine arkasını dönen Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'a destek anlamı taşıyor. Ayrıca Bay Erdoğan, Kürt ayrılıkçılarına da savaş açmış durumda. Ankara'daki bombalama ve ardından Türk hükümetinin Kuzey Irak'taki Kürt isyancıların mevzilerini vurması bile Avrupalı liderlerin durup düşünmesine yeter de artar bile."
Türkiye, Erdoğan'ın liderliğinde ve muhalefetin karşı çıkışlarına rağmen, 'yüce değerlere' sahip AB'nin 28 ülkesinin yapamadığını tek başına yapıyor ve 2.5 milyon mülteciye ev sahipliği yapıyor. Yani burada öğretilecek bir insanlık dersi varsa, Türkiye'nin onu AB'den almayacağının en açık kanıtı bu anlaşmanın kendisidir zaten.
Üstelik dünyada şu anda değil, dünya tarihinde hangi 'otoriter' lider, 2.5 milyon sığınmacıya ülke kapılarını açmıştır? Sadece bu bile NYT'nin asılsız otoriterlik suçlamalarını sorgulamaya değer. Ayrıca Obama'yı çok kızdırmayacaksa, NYT'ye bir ara her yıl yüzlerce Kürt aktivisti asan İran rejiminin zulümlerini neden Erdoğan takıntıları kadar dile getirmediklerini sormak da gerekir. Ama esas mesele bu değil.
Esas mesele, alıntıladığım paragrafta PKK'nın tamamen masumlaştırılmasıdır. Temmuz 2015'te, Türk devleti ateşkesi sürdürürken, daha tek bir PKK militanını öldürmemiş ve Kandil'i bombalamamışken, PKK'nın iki polisi uykusunda, bir askeri ve polisi pusuda, bir sivili evinin önünde öldürmesinden hiç bahsedilmemesi ve bu gerçeğe rağmen savaşı Erdoğan'ın başlattığının iddia edilmesi...
Esas mesele, 37 vatandaşımızı katleden saldırının faili olan PKK'dan; PKK yönetici Mustafa Karasu bunu PKK yayın organı "Özgür Gündem"deki yazısında açıkça belirtmişken hiç bahsetmemesi. PKK'nın canlı bomba saldırısının, "Ankara'daki bombalı saldırı" diye geçiştirilmesi ve ardından Türk devletinin misilleme olarak Kuzey Irak'taki PKK mevzilerini vurmasından sanki bir nefsi müdafaa değil de, suçmuş gibi bahsedilmesi... Bu satırları okuyan ve arka planı bilmeyen birisi, Ankara'daki canlı bombalı saldırının failinin PKK değil de, Erdoğan olduğunu düşünebilir! NYT ve benzeri yayınlar, dört gün önceki BBC röportajında, "Mücadelenin bu aşamasında, gerillalarımıza yerine getirmeleri yönünde verilecek her emir, meşru olacaktır" diyen PKK yöneticisi Cemil Bayık'a aradığı meşruiyeti gönüllü sağlamaktadır. Bu, Türk halkının yasıyla dalga geçmekten başka bir şey değildir.
Hilal Kaplan/Sabah
Giritliler böyle dermiş: Bir şey olmaz, bir şeyler olsa da bir şey olmaz! Sonunda her şey olacağına varır. Tencere yuvarlanır kapağını bulur. Sonunda hayat devam ediyor. Evet, tamam, çalkantılı bir denizde yol alıyoruz, ama öte yandan gelişmeler doğru yönde, ileri doğru.. Bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah hayır murat etmiş olabilir. O zaman ne gam.. Korkuya gerek yok, ecelimiz gelmeden bizi kimse öldüremez. Akacak kan damarda durmaz. Kimse rızgından ne fazla, ne de az yiyebilir. Nefeslerimiz sayılıdır.. İnsan nefes alıp vererek yaşamaz, aslında her nefes alıp verişte ölüme bir nefes daha yaklaşır..
Müminler için dünya bir imtihan ve çile yeridir. Hep, mallarımız, canlarımız ve sevdiklerimizle, kimi zaman artırılarak, kimi zaman eksiltilerek imtihan olacağız. Şöyle diyebilecek misiniz: Rabbim, bizi sabredenler, şükredenler ve direnenlerden bulacaksın.. Şu da hep aklımızda olacak: İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak eder misin Allahım.. Bakın, "iman ettik" demekle yakamız bırakılmayacak.
Tamam, zor günlerden geçiyoruz. Şu bir iki ay, Ramazan öncesi birileri ortamı gerecek. Nevruz diyecek, dokunulmazlık diyecek, Paralel yapı boş durmayacak bu arada.. PKK da, Paralel yapı da erken başladılar. Daha ilk adımda batağa saplandılar. Niyetleri deşifre oldu. Kendi tabanlarından da destek görmüyorlar.. İnsanlar bu durumu görüp, AK Parti'yi sahipleniyor. Ne yani, AK Parti gidecek ve Türkiye'yi Kılıçdaroğlu'na, CHP'ye mi teslim edecek bu millet.. Erdoğan ve Davudoğlu'na karşı yürütülen lobi faaliyeti bu soru ile etkisini, ciddiyetini bir anda kaybediyor.. Bu, Tosya'ya pirince giderken evdeki bulgurdan olma anlamına gelir.
Birilerinin evdeki hesabı çarşıya uymayacak. Kazdıkları çukurlara düşecekler.. İş bu noktaya gelmeden birileri anlamıyor, anlamak istemiyordu. Ama artık birilerinin bir karar vermesi gerekti. İşte şimdi o noktadayız. Birilerinin topluma korku yaymak, panik havası doğurmak için, yalan haberler yaymasına kanmayın.. Fasıklar bir haber getirdiklerinde onlara inanmayın. Psikolojik harp taktikleri ile halkın zihinlerini bulandırmak isteyen psikolojik harp uzmanlarının komplolarına alet olmayalım. Sonuç ne olursa olsun güzel şeyler yapanlar sonunda kazançlı çıkacaktır. Kötü işler yapanlar, sonuç ne olursa olsun kaybedenlerden olacak. Herkes yaptığının karşılığını görecek..Bu da geçer ya hu. Gün doğmadan neler doğar. Her karanlık gecenin nurlu bir sabahı vardır..
Abdurrahman Dilipak/Yeni Akit
Ben kesin kararımı verdim. Kızılay'da değil 78 milyon insanın yüreğinde patlayan bombadan sonra ortaya çıkan durum, yapılan açıklamalar çok ciddi bir stratejiyle karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor. Bu biraz bilmece gibi olan cümlenin açıklaması Cemil Bayık'ın gazetelere yansıyan açıklamalarında. Bayık, PKK'nın taktik değiştirdiğini, artık savaşı şehirlere taşıyacağını belirtiyor. Bu savaşın Erdoğan'a karşı verildiğini açıklıyor: o gidene kadar savaş devam edecek diyor.
Bu açıklamanın birçok boyutunun olduğu belli.
Birincisi, şiddeti artırıyor ve taktik değiştiriyor PKK. Bu belli ve anlaşıldı. Gitgide daha fazla artan bu şiddet ne işe yarayacak derseniz, sorunun cevabı Bayık'ın açıklamasının ikinci bölümünde: Erdoğan iktidarını yerinden etmek. Bir kere bu sakat bir anlayış: demokratik bir iktidarı bir terör örgütü aracılığıyla devirmek. Üstelik örgüt bu maksatla kurulmamış. Evet, Castro, Batista rejimini devirdi. Ama o bizatihi bu maksadı güdüyordu. Türkiye için bu mantık geçerlidir mi diyeceğiz?... Erdoğan devrilsin diye sokaktaki onca masum insan öldürülecek bu da makbul siyaset mi olacak? Mantığı yok bu açıklamanın. Ama işlevi var. O işlevi Bayık'ın gerekçesi hazırlıyor: Erdoğan demokratik değil... Bu gerekçe o işlevi şöyle hazırlayacak... PKK şiddetinin dozunu artıracak, şiddeti kitlesel hale getirecek. Erdoğan ve iktidar buna karşı yöntemlerini katılaştıracaklar.
… Örgütler hem şiddet uygulayarak kendilerini gündemde tutmuş, mücadele ettiği kesiminmoralini bozmuş hem de karşı tarafı ittiği anti-demokratik uygulamalarla maksadına erkenden ulaşmıştır. Türkiye tam da böyle bir kavşakta duruyor. PKK'nın istediği hükümetin, iktidarın moralinin bozulması. Hızla şiddet uygulamaya koyulması. Buna bağlı olarak antidemokratik uygulamalara girişmesidir. Bugünün dünyasında bu anti-demokratik yöntemlerin çok ciddiye alındığı bir gerçek.
Devlet, daha önce de yazdığım gibi, savaşta dahi hukukun dışına çıkamaz, nerede kaldı ki, sivil hayat... Demokratik hak kısıtlamalarıysa büsbütün yadsınan, reddedilen uygulamalar. Bu uygulamalara sürüklenmiş devletlerin şiddetle eleştirildiği bir gerçek. Türkiye'nin asla o eleştirilere kapı aralamaması gerekir. Tersine Türkiye şiddete meşru müdafaa hakkını sonuna kadar kullanarak ama demokrasi içinde kalarak mücadele vermelidir. Kısacası, PKK ikili tuzak kurmaktadır. Türkiye o oyuna gelmemelidir. Aman dikkat!
Hasan Bülent Kahraman/Sabah
PKK'nın patlattığı ve onlarca cana malolan her bombadan sonra ise, tıpkı Hürriyet'in Savcı Selim Kiraz'ın şehit edilmesinden sonra attığı "Berkin'e ihanet" manşetiyle güya çaktırmadan, güya kurnazca yaptığı gibi "teröristleri" suçlar görünürler; ama teröristlerin gerçekleştirdikleri eylemler ve aldıkları canlar nedeniyle yapmazlar bunu, PKK'nın gizli açık savunucularının elini açığa düşürdükleri için kızarlar onlara… Bir de "anlayalım" modunda olanlar vardır tabii, sosyolojinin bilimsel mesafesi yoluyla sözümona "objektif" takılanlar: CHP'li Selina Doğan'ın "1992 doğumlu bir kadını, vücudunu patlatarak ölüm saçmaya iten sebepleri konuşmadıkça terörle mücadele yalandır" sözünde olduğu gibi…
Bunlar, toplumu anlamaktan filan sözederler; sebepleri ortaya çıkarmaktan yana gözükürler; ama PKK sözkonusu olduğunda birer sevgi pıtırcığına dönüşen bu neviden insanlara "IŞİD'i ölüm saçmaya iten nedenler" diye bir cümle kurduğunuz anda, emin olabilirsiniz ne terör destekçiliğinizi bırakırlar, ne hainliğinizi, ne de insanlıktan çıkmışlığınızı… Siz özür dileyene, onları canla başla terörü desteklemediğinize ikna edene kadar da yakanızı bırakmazlar… IŞİD ya da El Kaide sözkonusu olduğunda yani, bunların sosyolojisi çalışmaz; sosyoloji denilen bilimsel manivela PKK'nın, TAK'ın ya da YPG'nin canlı bombaları için işlevseldir sadece…
Sonuç; Türkiye'den dünyaya "Charlie Hebdo oldunuz ama Ankara olamadınız" sitemleri göndermemiz, böylesi bir vasatta neredeyse lüks. Çünkü Türkiye Ankara olmaya yanaşmıyor ki, yabancılar Ankara'da birleşsin… Öyle bir yer haline geldi ki koca ülke, terör örgütünün eli kanlı yöneticilerinden birinin "Amacımız Erdoğan'ı ve AK Parti'yi devirmek" demesi bile bir infial oluşturmaya yetmiyor. Kimse kalkıp bu cüretin hesabını soracak tek bir cümle kurmuyor. Çünkü bazıları bırakın hesap sormayı "hedefimiz ortak, o halde el altından destekleyelim" diye düşünüyor…
Sonuç: Türkiye'nin asıl sorunu haklı bir mücadele yürüttüğünü söyleyen ama sürekli yalan söyleyen, samimiyetsiz davranan; bölgede büyük devletlerin maşası olmayı faydaya tahvil etme uyanıklığı yaparak, canlı bomba patlatıp sivil katlederek umduğunu bulabileceğini sanan terör örgütü değil aslında... Türkiye'nin asıl sorunu, aralarında fikir birliği olduğu açık olan, terörle göbek bağı ortada olan, canlı bombanın taziye çadırına giden, ya da gidenleri temize çeken yöneticileri olan HDP değil. HDP'nin canlı bombanın bile suçunu devlete yansıtmak için argümanlara attırdığı akıl almaz taklalar ya da bu millete çektikleri söz oyunları da değil…
Türkiye'nin asıl sorunu, yalanla dolanla, ayak oyunu ve entrikayla, çoktan elinden uçup gitmiş moral değerlere yeniden kavuşmaya çalışan; çabaladıkça batan, bu uğurda PKK'ya ve CHP'ye destek verme noktasına gelen, onca kaset hezimetinden sonra bile hala kasetle parti yönetimi değiştirmeyi filan uman paralel yapının, her türden ve cinsten ahlaksızlığı içeren ahlak anlayışı da değil... Bu gruplar elbette Türkiye için büyük sorun; ama hiçbiri Türkiye'yi çaresiz bırakacak, üstesinden gelinemeyecek ebatta problemler değil.
Türkiye'nin asıl çaresizliği, "Bu hükümet gitsin de, gerekirse ülke bölünsün", "Erdoğan gitsin de, gerekirse teröristle kolkola girelim" diyebilecek kadar nefretle gözü kararmış, aklı uçup gitmiş, üstelik bunları yaparken bile kendilerine vatansever diyebilen Türkiyeliler… Asıl sorun, "Şu olsun da gerekirse ekonomi batsın", "Bu gitsin de, gerekirse Türkiye 50 yıl geriye gitsin", "Bu yapılmasın da, gerisi tufan olsun" diyebilecek kadar kendini kaybetmişler… Türkiye'de insanlar AK Partililer, CHP'liler ya da paralel olanlar ve olmayanlar olarak değil; kendi küçük, iğrenç çıkarları ve hesapları için; dedelerinin ve onların dedelerinin yaşadığı ülkeyi bir kalemde ateşe atabilecekler ve atamayacaklar olarak ikiye ayrılıyor… Türkiye'nin asıl sorunu da; hangi kesime mensup olursa olsun sefil egoları için Roma'yı yakabilecek olanlar ve ben onlardan gerçekten tiksiniyorum…
Özlem Albayrak/Yeni Şafak
Pazartesi akşamı Putin Suriye'de ikinci kritik hamlesini yaptı. Suriye'deki "misyonun" gerçekleştirildiği açıklamasıyla Rus güçlerinin önemli kısmını geri çekmeye başladı. Bu sürpriz karar da bölgedeki denklemleri etkileyecek nitelikte. Tıpkı 30 Eylül'de Suriye'deki askeri varlığını artırması gibi. Hayır; Rusya Suriye'yi terk etmiyor.
Moskova, iki askeri üssünü ve S-400 hava savunma sistemini çalışır vaziyette tutarak askeri varlığını istediği an yükseltebilecek bir konumda. Nitekim, Putin dün, "gerektiği takdirde, bölgedeki askeri varlığını birkaç saat içinde yeniden tesis edebileceğini, tüm cephanelik kapasitesinin askerlerinin elinde" olduğunu açıkladı.
Putin, "kısmi çekilme" ile bölgedeki kazanımlarını pekiştirebilecek stratejik bir akla sahip olduğunu gösterdi.
Öncelikle, Obama yönetiminin ısrarla söylediğinin aksine Rusya, Suriye'deki varlığını "Afganistan bataklığı" örneğine çevirmeden yönetebileceğini gösterdi.
Böylece, Putin, Kırım'ın ilhakından sonra Batı'da yaşadığı izolasyonu kırdığı gibi Rusya'yı Suriye krizinin ana parametrelerini belirleyen bir güç olarak tebarüz ettirdi. "DAİŞ'le mücadele" adına girdiği kampanyada 6 aylık yoğun hava bombardımanından sonra muhaliflerin ilerlemesini durdurdu.
400 yerleşim yerinin Esed'in eline geçmesini sağlayarak rejimi korudu; muhaliflerin de zayıf bir şekilde Cenevre masasına oturtulmasını sağladı. Rusya kökenli 2000 savaşçının öldürülmesi de cabası. Rusya'nın "kısmi çekilmesi" oluşan bazı maliyetleri de giderme amaçlı.
Hem Esed rejimi yanında olmayı hem DAİŞ'le bazen çatışıp bazen örtük anlaşmayı yöneterek fırsat alanını genişleten PYD, artık fırsatçılığının sonuna geldi. Yani fırsat denizi tükendi, bundan sonra elde ettiklerini korumaya çalışacak. Esed rejimi artık Kuzey Suriye'de hâkimiyet kurmanın derdine düşecek. "Kürt Federe" yapısının olmaması, eğer kaçınılmazsa, sınırlı yetkilerle donatılmış bir yapılanma oluşturulması için mücadele edecek. Bu da PYD'nin hedeflediği "demokratik federalizm" fikrine zıt mahiyette. Zira KCK yapılanması ve ideolojisi üzerinden yürüyen PYDYPG'nin özerklik anlayışı ekonomi, güvenlik ve savunma alanlarını içerecek ölçüde geniş.
PYD, DAİŞ'le savaş adına Rusya ve ABD desteğiyle eğitip- donattığı milislerini kendi özerk bölgesinin askeri gücüne dönüştürmek isteyecek.
Irak'taki Kürt yönetimi ve peşmerge gücü gibi. "Federalizm ilanı" PYD'nin çaresizlikle elini yükseltme çabası. Bu hevesin geleceğini Cenevre sürecinin nasıl gittiği ve büyük ya da bölgesel güçlerin tercihleri belirleyecek.
Öte yandan, ABD, İran, Suriye ve Türkiye federalizme karşı çıkarken Rusya ve İsrail sıcak bakıyor. Bu durum PYD'nin geleceğine ilişkin yeni ittifakları doğurabilir.
Baharda Türkiye'de "topyekûn savaş" hedefleyen PKK, Suriye'de sıkışık bir döneme doğru gidiyor.
Burhanettin Duran/Sabah
Hani, "Atma, din kardeşiyiz" diye bir söz vardır ya… Bazı olaylar karşısında amiyane tabiri ile "cuk" diye oturur! Ertuğrul Özkök'ün İnternet Haber'e yaptığı açıklamalarda da aynen öyle oldu. Tepki vermeden edemedim: -Atma Ertuğrul, din kardeşiyiz! Özkök, 12 Eylül döneminden örnek veriyor, Ecevit'in çıkardığı Arayış Dergisi'nde yazı yazdığını hatırlatıyor. Sözü dönüp dolaştırıp, o günlerde basının daha özgür olduğu iddiasına getiriyor. Darbe döneminde daha rahat olduğundan bahsediyor. Aslında bu bir itiraf, biliyor musunuz? Doğrudur, doğaldır, hiçbir itirazım yok. Eminim ki hiç sıkıntı çekmemiştir. Rahatça yazılarını yazmıştır. Çünkü 12 Eylül darbe yönetimi, suya sabuna dokunmayan yazılar yazanları ve kendisini yüceltenleri genellikle el üstünde tutuyordu. Kenan Evren ve arkadaşlarının hedefi, alkışlayanlar değil eleştirenlerdi! Ertuğrul Özkök, çok rahat etmiş ve mutlu günler yaşamış olabilir. Ancak, aynı durum bizim için geçerli değildi. Biz çok zedelendik, hayli hırpalandık. O günlerde başımıza gelmedik de kalmadı.
Ertuğrul Özkök, bir başka iddiada daha bulunuyor. Yine 12 Eylül darbe döneminde, Batı'dan "basın özgürlüğü" ile ilgili bugünkü kadar eleştiri gelmediğini anlatıyor. Niye eleştirsinler ki? 12 Eylül darbesinin ardından, Evren ve arkadaşları için "bizim çocuklar" diyen onlar değil miydi? Yunanistan'ın, NATO'nun askeri kanadına dönmesi dâhil, ne talimat verdiler de konsey yönetimi yapmadı? Adamlar deli mi bindikleri dalı kessinler? Bugün ise, verdikleri talimatlar yerine getirilmediği ve istedikleri olmadığı için eleştiriyorlar.
Basın özgürlüğü ve Ertuğrul Özkök? Kimse kusura bakmasın ama yan yana geldiğinde hiç yakışmıyorlar! Bilmeyen varsa öğrensin. 1990'lı yılların ikinci yarısında ne eziyet çektik biz! O günlerde basında bir dağıtım tekeli vardı. Aydın Doğan bir gün "AKŞAM Gazetesi'ni dağıtmıyorum" dedi. Gazetelerimiz kamyonlardan atıldı. Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan haksızlığa isyan etti. Dağıtım tekelini kırmak için kanuni bir düzenleme yapıldı. Doğan Medya ise, bu düzenlemeyi engellemek için Meclis'te kamp kurdu. Başlarında da Ertuğrul Özkök vardı. Neler yaptıklarını yazmaya gerek yok herhalde, siz tahmin edersiniz! Basın özgürlüğü öyle mi? Gerektiğinde biz sahip çıkarız ama ayıplı olanlar hiç konuşmasın!
Emin Pazarcı/Akşam
RUSYA NEDEN SURİYE'DEN ÇEKİLİYOR?
Sonuçta Rusya Tartus deniz ve Hmeynim hava üslerini gayet güzel koruma altına aldı. Kim bilir belki ABD'nin de Kobani bölgesinde bir askeri üs kurması konusunda anlaşmışlardır da eşitlik buradan sağlanmıştır.
Kazanımda eşitlik varsa, kim ne kazandı diye bakmak gerekir. Rusya'nın Doğu Akdeniz'de askeri varlığını teyit ettiğini ve ABD'nin Kuzey Irak'taki varlığı ile Suriye'deki olası varlığını denk hale getiren bir başarı elde ettiğini söyleyebiliriz. Öte yandan ABD ise, doğrudan Suriye'de riske girmeyerek, fazla harcama yapmayarak ortalığı Rusya'ya temizleterek bir kazanım elde ettiği açık. Kabaca Rusya risk aldı, epey para harcadı, karşılığında iki üssü sağlamlaştırdı; ABD ise para harcamadı, risk almadı, bir üsse razı oldu.
İki devleti bu denli uyumlu hale getiren ise, DAEŞ oldu. İki devlet de bu yapıya karşıydı; tam da bu nedenle Esad'ın hemen bertaraf olmasını istemediler. Sonuçta Rusya Esad'ı tekrar uluslararası bir oyuncu yaptı; ABD ise Esad'ın iktidarını paylaşacak güçlerden sorumlu oldu.
Sorun şu ki, ABD Esad iktidarının ortakları konusunda sürekli fikir değiştirdi. Önce ılımlı muhalefet olsun dedi, sonra YPG. Ancak YPG, Esad'ı güçlendirmeye çalışmak ve ılımlı muhalefete destek sağlayan Türkiye'nin faaliyetlerine karşı çıkma işlevlerine sahipti. Dolayısıyla ABD, aslında kendi üzerine düşen görevi yerine getiremedi.
Gelinen aşama itibarıyla Nasuristan, Kürdistan ya da başka isimlerle anılabilecek bir eyalet sisteminin gündemde olduğu anlaşılıyor. Ancak iki büyük sorun var. Birincisi, DAEŞ'in tamamen yok olmamış olmasıyla ilgili. Bu yapının sıkıştırılacağı alan Irak'ı ima ediyor ise, ABD ile Rusya ittifakının yara alacağı söylenebilir. İkinci sorun ise, Kürdistan konusu. Irak'ta ABD, Suriye'de Rusya yanlısı birer farklı Kürdistan kurulması öngörülmüş olabilir. Ancak bu senaryoya da İran ve Türkiye, farklı nedenlerle karşı.
Rusya'nın ABD'yi ikna edecek bir kozu Ukrayna olabilir. Ukrayna konusuna geri dönerse, Rusya yeniden Avrupa-Doğu hattını sıkıştıracak ve Avrupa, "Doğu" için mecburen Türkiye'ye bakacak. ABD de bunu istiyor. İşte bir diğer zımni anlaşma konusu. Dolayısıyla kilit konu, Suriye Kürtleri ile Türkiye-Avrupa ilişkileri. Bunlar aynı sepette ve PKK eylemlerini tam da bu bağ kurulmasın diye yapıyor. Yani PKK, Avrupa-Türkiye ilişkisi Rusya'ya rağmen kurulmasın diye bunca acıya neden oluyor.
Beril Dedeoğlu/Star
Turkuvaz Medya Grubu'nun sponsorluğunda bir yıldız gibi parlayacak EXPO 2016 Antalya fuar-çiçek havzasını, yazarlarımızla beraber gezdik. Gördüklerimiz gurur vericiydi. Gönlümüzü fethetti. Değerli Antalyalılar, 22 Nisan'ı iple çekiyorlar. Kentlerini bir dünya markası yapacak EXPO havzasını ve Antalya-Aksu arasında inşa edilmekte olan metro treni hatlarının, havalimanı içinden geçerek, tarihi EXPO/PERGE şehrine kadar uzanacak olmasını büyük heyecanla bekliyorlar. ISPARTA: Isparta'lı siyaset içindeki dostlarımla Antalya'da buluştum.
Konu çoktu ama Süleyman Demirel Üniversitesi'nde yürütülen FETÖ operasyonu her şeyin önüne geçti. Şaşırtıcı, düşündürücü, kanımızı donduran gelişmelere sahne olan FETÖ, bir ahtapot gibi karşımıza çıkıyor. Üniversitenin ismi Süleyman Demirel. FETÖ bağlantılı ortaya çıkan belgeler, Deniz Baykal'ı CHP'den düşürmeye yönelik kumpaslar, MHP'yi dizayn etmeler,"Ne iştir bu" dememek mümkün mü? Güzel Ispartamız'ı FETÖ rezaletlerinden ayrı tutarak,bir an düşünelim. FETÖ'nin beyin merkezi Süleyman Demirel Üniversitesi mi ?
FETÖ ahtapotunun beyni burada mı? Örümcek ağı buradan örülmüş olabilir mi? Neyin ne olduğunu daha iyi anlamak için, network'ları analiz edelim:
1) Deniz Baykal FETÖ'den muhakkak hesap sorar. Eski rektör Hasan İbicioğlu gözaltına alındı. Bilgi İşlem Daire Başkanı'nın odasında ele konulan hard disklerdeki ilk incelemede, Deniz Baykal'a ait mahrem görüntülerinin burada montajlandığı anlaşıldı. Deniz Baykal, gizlice çekilmiş mahrem görüntülerinin sızdırılmasıyla zor durumda kalmış, 10 Mayıs 2010'da koltuğu bırakmak zorunda kalırken, "Komploda Gülen Örgütü'nün suçunun bulunmadığını" açıklamıştı. Artık, Baykal, FETÖ'den bunun hesabını sormak için gereken dokümanlara ulaşmış bulunuyor. Çünkü FETÖ Baykal'ı aldattı.
2) MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, bir süreden beri FETÖ'yü hedefe koymuş durumda. Süleyman Demirel Üniversitesi'ndeki bilgisayarlarda MHP'yi dizayn etmeye yönelik, mahrem kasetlerin bulunuşu da Bahçeli için şaşırtıcı olmamıştır.
3) FETÖ'nün merhum Süleyman Demirel ismini taşıyan bir üniversiteyi karargâh olarak seçmiş olması manidar değil mi? Komünizmle Mücadele Dernekleri kurucusu ve fikri lideri Fethi Tevetoğlu, Süleyman Demirel'in ve meşhur büyükelçi Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'ın çok yakın arkadaşıydı. 1965 yılında Komünizmle Mücadele Derneği Erzurum şubesini Fethullah Gülen kurdu. Süleyman Demirel Başbakan'dı.
Tarih: 27.12.1997. İstanbul Hilton Otel'de, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Şeref Başkanı Fethullah Gülen, Cumhurbaşkanı Demirel'e, en büyük ödül "devlet adamlığı" dalındaki ödülünü verdi. Cumhurbaşkanı Demirel, konuşma sırasını ısrar ederek Fethullah Gülen'e bıraktı. Gülen'den sonra konuşan Demirel, "Sayın Gülen'e fevkalade veciz sözlerinden dolayı teşekkür ediyorum. İbret dolu, ders dolu bir geceydi. Birliğimizi dirliğimizi güçlendiren sizlere teşekkür ediyorum" diye konııştu. Gülen, "Çok önemli platformda böyle kıymetli bir ödülü Cumhurbaşkanımıza sunma liyakatını, ellerinin ellerimle buluşmasının onurunu da belirtmek isterim. Günümüzün en büyük devlet adamı, demokrasinin ve ulusal uzlaşmanın kahramanı Cumhurbaşkanımıza gönüllerimizden kabarıp gelen en samimi duygularımızı bir buket yapıp sunmak istedik" dedi. Gülen, Süleyman Demirel'in AP'sini, Demirel'in ve Tansu Çiller'in DYP'sini destekledi ve 1980 Kenan Evren ve 28 Şubat Çevik Bir cuntalarını destekledi, ama Rahmetli Necmettin Erbakan'a hep uzak durdu, hiç destek vermedi. Nedendir?
Bülent Erandaç/Takvim
'Füsuncum, sen kendi dağının bir gerillasısın zaten, hep orada kalacaksın, sakın bu aptallıklara darılıp da inmeye kalkma.' İmza Macit Koper.
'Gençliğimde dağa çıkacaktım, olmadı babam beni yurtdışına postaladı, şimdi ise bir gerilla annesini oynamayı canı gönülden istiyorum' diyen oyuncu Füsun Demirel'e destek çıkmış Macit Koper. Ankara'da canlı bombalar patlarken dizi sektörünün gerilla özentileri boş duracak değildi elbet. Diziler sayesinde oturma odalarımıza kadar sızan 'gerilla seviciler' vakti geldiğinde dillerinin altındaki baklayı çıkarıp, bir zamanlar nasıl da dağa çıkma özlemi içinde yanıp tutuştuklarını anlatıyorlar. Yaş geçmiş baş geçmemiş. Bu geçkin zamanlarında ise 'Gerilla rolü'ne bile razılar.
Fransa'daki terör olaylarını 'Fransa çocuklarına ağlıyor' diye dokunaklı bir başlıkla duyuran, konu Türkiye olunca Ankara'yı terörün yen başkenti ilan eden Cumhuriyet Gazetesi, nicedir bir huy edindi. İlyas Salman'ından Levent Üzümcü'süne ne kadar marjinal tip varsa allayıp pullayıp, muhakkak, Türkiye'nin omurgasını oluşturan kitleleri rencide edici bir laf çaktırıyor. Bu gazete, sırf Erdoğan'ın fotoğrafını çekti diye Ara Güler'e de çelme takmaya kalkmıştı da, ustadan tekmeyi yiyince cin çarpmışa dönmüşlerdi. Cumhuriyet'in son bülbülü ise Füsun Demirel oldu. Rol icabı da olsa gerilla olmak istiyormuş. Türkiye'nin terörle mücadele için ateşten gömlek giydiği bir dönemde söylüyor bunu, alay eder gibi.
Neyse ki canlı bomba değiller de böyle patlıyorlar! Destekçi koroları çıkıyor hemen arkalarından. 'Sanatçı insan değil, rol keser' diyorlar. 'Gerilla Füsun'un yaşadıklarının şiddet örneği olduğuna vurgu yapıyorlar. Oysa, Füsun Demirel 'Yurtdışına gitmeseydim, gençliğimde dağa çıkardım' diyerek, terörle mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri'ne, şehit ailelerine, terör belasından kurtulmak için mücadeleyi destekleyen Türklere ve Kürtlere, yani topluma manevi şiddet uyguluyor. Terör estirmek için illa dağa çıkmak gerekmiyor. Masum çocukları dahi öldüren teröristlere dizi setlerinden de destek çıkılabiliyor.
Otobüs duraklarında parçalanan bedenlerin bir araya getirilmesi için bekleyen aileler var bu ülkede ve sen çıkıp dizilerden kazandığın paraları bankaya koyduktan sonra 'Dağa çıkmak istedim'diyorsun. O bombaları patlatanlar, önce dağa çıkıp eğitim almamışlar zaten! Macit Koper fırlıyor aradan, 'Sen kendi dağının gerillasısın, sakın bu aptallara darılıp inmeye kalkma' diyor. Macit Koper kim? Yüksel Aksu'nun 'ilaçlı' 'iftarlık Gazoz' filminde 'fırıldak imam' tiplemesini başarıyla canlandıran kişi. Hani Müslüman mahallesinde sosyalizm soslu salyangoz satmaya çalışan İftarlık Gazoz...
Hep söylüyorum, bu insanlara verilecek en güzel cevap milli manevi değerlere sahip sanatçıların üretimleri olacaktır. Aksi halde dağ seviciler, davul gibi şişmiş sanatçı egolarını tokmaklamaya devam edecek, davulun sesi de boş bırakılmış meydanda güm güm gümleyecek. Üst aklın kiralık katilleri de 'aa kuşa bak' deyip seçilmiş Cumhurbaşkanı'nı işaret ederken, asıl emellerini hayata geçirmeye, memleketin altını oymaya devam edecekler. Gerilla seviciler aynı gemide olduğumuzu anladığında da iş işten geçmiş olacak. Ne diyordu Attila İlhan 'Türk aydını batının manevi ajanıdır, Türkiye'de hain kontenjanı yüzde 10'dur.'
Bedir Acar/Star
PKK, Güneydoğu'yu içsavaş yangınıyla yakıp kavurmaya çalışırken birtakım siyaset, medya ve akademi çevreleri; "Türkiye 90'lara dönüyor" propagandasıyla meşguldü. Terörle arasına net bir hat çizmiş olan ülke insanının ortak vicdanı ve aklı, hendek terörünün yarattığı fenalıkların bertaraf edilmesine kafa yorarken; Türkiye'nin 90'lara döndüğü vâveylasını kopartan akl-ı evveller, sahici gündemden kopuk bir biçimde sadece kendi gündemlerini değil, ülke gündemini de haksız yere meşgul ettiler.
Oysa 90'ların hikâyesine dair aktarılanlarda da sorun var. PKK, bugün neyse 90'larda da aynı biçimde bir terör örgütüydü. Kandil'e sütten çıkmış ak kaşık muamelesi yapmak hem yanlış hem de kasıtlı bir saptırmadır. Aynı biçimde, devletin 90'lardaki terörle mücadele politikalarının tümden yanlış olduğunu savunmak da bir o kadar isabetsizdir. Buna rağmen hikâyenin bir defa yazılmış olduğu aşikâr; fakat bu, geçmişin kötü anılarının etkisinde kalmamızı gerektirmiyor.
İktidar partisinin dokunulmazlıkların kaldırılması hususunu gündeme getirmesinden beri, aynı hayalet siyaset semalarında yine görülmeye başladı. Geçmişin kötü hatıraları yeniden ortalığa döküldü. DEP'li vekillerin hikâyeleri anlatılarak hükümet korkutulmaya, pasifize edilmeye çalışılıyor.
Ancak hem Türkiye'nin bugün karşı karşıya kaldığı tehlike 90'larla kıyaslanmayacak kadar büyük, hem de devlet 90'lardaki refleks ve yöntemlerin tıpatıp aynısıyla hareket etmiyor. PKK terörü, dış desteğe kavuşarak ülkeyi bölünme tehlikesiyle karşı karşıya getirdi. Örgütün siyasi alandaki uzantısı olan HDP'li bazı vekiller ise PKK terörüne doğrudan taşeronluk yapmaktalar. HDP, ülkenin Suriye'ye dönüştürülmesi için PKK'yla ortaklık içinde. Meclis'te, terörle doğrudan bağlantılı faaliyetlere girişen vekiller mevcut. Canlı bombaların cenazelerini HDP'li milletvekilleri kaldırıyor! Ortada bir ülkenin varoluş bütünlüğüne dair aşılmamış ve aşındırılmamış ne bir çizgi, ne bir değer kaldı. Hal böyle iken kamuoyunun beklentisi; hükümetin zaman kaybetmeden dokunulmazlık dosyalarını gündeme alması ve hızla sonuçlandırması yönünde.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Meclis'teki 506 dokunulmazlık dosyasının tümünün anayasada yapılacak geçici bir düzenlemeyle bir seferde Yargı'ya gönderilmesinden yana olduklarını açıkladı. Muhalefetin bu öneriden kaçabileceğini düşünmüyorum; o halde daha fazla ertelemeden, sulandırmadan Meclis işe koyulmalı.
Kurtuluş Tayiz/Akşam