Şu anda Türk siyasetinin galiba en önemli sorunu, HDP ile PKK'nın aralarındaki farkların saptanmasıdır. PKK varlık sebebini teröre ve şiddete bağlamış, Türkiye Cumhuriyeti yaslarına göre de, uluslararası hukuka göre de bir terör örgütüdür. Ancak bu örgüt ideolojisi ve hedefleri de bulunan bir siyasi oluşumdur da... HDP ise Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na uyumlu olarak yapılanmış meşru bir siyasi partidir. Seçmenlerin oyları ile belirlenmiş milletvekilleri yeminlerini ettikten sonra TBMM'de göreve başlamışlardır.
Özellikle PKK'nın terör eylemleri sonrasında HDP sözcülerinin bu eylemlere destek veren söylemleri ve HDP'li belediyelerin hizmet yerine hendeklerle teröre yataklık etmeleri, kamuoyunda "Acaba HDP bir anlamda PKK'nın uzantısı mı" kuşkusunu uyandırmaktadır. Bu kuşkunun somut bir girişime dönüşmesi ise, HDP'li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dayanmıştır.
Varlığını meşruiyete dayamış ve gücünü seçmenlerinden alan bir siyasi partinin bir terör örgütü ile özdeş görünmesi, olağan koşullarda, bu parti için büyük bir sorundur. Ama görüldüğü kadarıyla şu anda HDP'ye yön veren kadrolar bu sorunu pek umursamamaktadırlar. Bu partinin Eş Başkanı'nın kitleleri sürekli sokağa çağırması, artık Güneydoğulu seçmenlerden cevap alamamaktadır. Son genel seçimlerde bu partinin oyları, tüm bölgelerde düşmüştür. Sivilleri hedef alan bombalı eylemler, geniş kitlelerde bu partiyi de toplumsal öfkelerin odağına yerleştirmektedir. Terör eylemlerinin hayatı felç ettiği Güneydoğu kentlerinde insanlar, tek güvencenin devletin güvenlik güçleri olduğunu görmektedirler.
Varlığını meşruiyet ve gücünü seçmenlerden alan bir parti, bu kuşkulu görünümünü daha ne kadar koruyabilir? Belki biraz safça bir dilek bu... Ama HDP'li yöneticilerin artık gerçekleri görmelerinin zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Nasıl yapacaklarsa yapmaları ve HDP'nin PKK'nın bir uzantısı olmadığını kanıtlamaları gerekmiyor mu? Neticede HDP demokratik temsilin tam olmasını sağlayan önemli bir partidir.
Mehmet Barlas/Sabah
Tüm dünya kamuoyunun obsesif bir şekilde tartıştığı konu "radikal" İslam... Orta Doğu'ya dair kitabevlerinin en çok satanları kısmı, gazete köşeleri, akademik yayınlar... Hummalı bir şekilde özellikle genç erkek Müslümanların nasıl radikal örgütlere katıldığını anlamaya ve anlatmaya çalışıyor.
Oysaki Türkiye'de ve aslında tüm dünyada gördüğümüz başka bir trend var. Radikalleşme sadece Müslümanlar arasında bir sorun değil. Lakin bu mesele nedense hiç ilgi görmüyor.
Bir üniversite öğrencisinden canlı bomba oluşturan karanlık sadece Müslümanların sorunu değil.
Seküler ideolojideki örgütler arasındaki radikalleşme daha az tehlikeli değil. Türkiye'de eline silah alan gençlerin çoğu DAEŞ'e değil, PKK-MLKP-DHKP-C gibi sol örgütlere katılıyor.
Bu radikalleşme süreci ve teröre oksijen sağlayan iklim ise konuşulmuyor.
Taksim'in göbeğinde intihar bombalı eylemleri öven, Türkiye'nin en saygın üniversitelerinde şiddeti yücelten, anaakım medyada teröre meşruiyet sağlayan bu eğilim tartışılmıyor. Sol düşünce ile meşrulaştırılan vandallık, barbarlık ve vahşet ilericilik olarak lanse edilebiliyor.
Eğer demokrasi istiyorsak, demokratikleşmeyi savunuyorsak, demokrasi önündeki en büyük engel olan terörün her biçimini lanetlemek zorundayız.
Zira seçilmiş hükümetleri silah yolu ile devirmeye çalışan her eylem sadece iktidara değil, bu sistemin parçası olan, oy veren her vatandaşın hakkının gasbedilmesi demektir...
Ceren Kenar/Türkiye
7 Haziran 1 Kasım arasına geri dönüş için geniş bir cephe var gücüyle çalışıyor.
Demek ki bunu mümkün görüyorlar.
Demek ki, bütün hesapları 49.5'in etkisinin hafifletilebileceği ihtimali üzerine dayanıyor.
Eh, hatırlayın! O günlerde müthiş bir koalisyon/ uzlaşma kampanyası işletilmişti.
Kampanyanın medyadaki kimi muhafazakâr ayakları şimdi hiç oralı değilmiş havasındalar; birinci sayfaya taşıyıp manşetten övgü düzdükleri paralelleri unutturmaya çalışıyorlar.
Ama şimdi de başka dinamikler harekete geçirilmeye başlandı. Doğrudan siyaset alanının içerisi kurcalanıyor.
Diyeceğim şu...
Böyle bir ortamda iktidar partisinin seçmenini şaşırtma ve oradan oraya savurma lüksü yok. Her siyasi çıkışını iyi hesap ederek yapması gerekiyor.
49.5 kesin ve tartışmasız biçimde demokratik bir güçtür.
Haşmet Babaoğlu/Sabah
PKK Erdoğan'a ve AK Parti hükümetine savaş açmış. PKK kim? Bir terör örgütü. Sicili masum insanların katledilmesiyle dolu bir yapılanma. Bu tür açıklamaları yapanlar kimler? Bu terör örgütünün idarecileri. Gerek bu örgütün gerekse idarecilerinin demokrasi teorisiyle, demokratik ilkelerle ve demokratik uygulamalarla ne alâkası var? Hiç. Demokrasinin ne olduğunu ve nasıl kurulacağını veya korunacağını ömrünü dağlarda geçirmiş ve işi gücü insan öldürtmek olan adamlardan mı öğreneceğiz? Bunların üstüne bir de PKK'nın kendisi gibi ortodoks sosyalist (Marksist-Leninist-Maoist-Stalinist) ona yakın terör örgütüyle ittifak kurduğunu hatırlarsak tablo daha net görülür. Bu örgütlerin toplumsal tabanı yok ama dar şehir örgütlenmeleri var. PKK ile şehirlerdeki her tür terör saldırısında işbirliği yapabilirler.
Erdoğan demokratik seçimleri kazanarak Cumhurbaşkanı olmuş bir siyasetçi. AK parti hükümeti de yine seçimleri kazanarak iktidar olmuş bir siyasî parti. Her iki aktörün varlığı da makamlarında oturuşları da meşru. Bu iki aktör demokratik bir sistemde nasıl göreve geldilerse ancak öyle giderler. Yani onların bulundukları makamdan uzaklaşması sürelerinin dolmasına, seçim kaybetmelerine bağlı. Bu açık gerçek ortadayken PKK ve müttefikleri kime, neyin savaşını açıyor? Bu savaş meşru mu? Demokratik seçimlerle gelen aktörlerin demokrasi dışı yollarla iktidardan indirilmesi demokrasiyi güçlendirir mi zayıflatır mı? Bir terör örgütünün demokratik aktörler karşısında ne meşruiyeti olabilir? PKK'nın hükümet devirebildiği bir yerde demokrasi mi despotizm mi egemen olur?
Bu sorular Erdoğan ve AK Parti düşmanlığı aklını ve vicdanını kavurmuş kimseleri pek ilgilendirmiyor. Onlar her ne pahasına olursa olsun siyasî hedeflerine ulaşmak istiyorlar. Nefret ettikleri aktörleri mevkilerinden uzaklaştıracak yollar-yöntemler arasında meşru-gayri meşru, demokratik-antidemokratik ayrımı yapmıyorlar. Sormak istiyorum: Terör örgütlerinin demokratik usulle işbaşına gelmiş bir hükümete savaş açmasını nasıl karşılıyorlar? Onaylıyorlar mı? Onaylıyorlarsa bu savaşın meşruiyetini nerede buluyorlar? Onaylamıyorlarsa gayr meşruluğun saldırısına karşı neden hiç ses çıkartmıyorlar?
Diyelim ki AK Parti ve Erdoğan yanlış. Adı geçen terör örgütleri AK Parti ortaya çıkmadan da vardı ve eylem yapıyordu. Hükümet giderse bu örgütlerin duracağını, sadık demokratlar olacağını mı sanıyorlar?Sanmıyorlarsa onlarla nasıl mücadele edilmesini istiyorlar? Silah kullananların üzerine çiçekle mi gidecekler? Askere ve polise barakasına dönmesi ve hiçbir şey yapmaması emrini mi verecekler? Kuru gürültüye pabuç bırakmam. Laf kalabalığına ve cambazlığına da kanman. Bu sorulara cevap vermeden ileri geri konuşanları hem vicdansız ve akılsız sayarım, hem de demokrasiye inanmadıkları ve bağlı olmadıkları sonucuna varırım.
Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl
Bir süredir, CHP'nin kalesi diye anılan Nişantaşı ve Etiler gibi semtlerde otomobillerine Türk bayrağı asan gençlerin konvoylarını görüyorum. Dün de bağırıyorlardı: "Sosyete uyuma şehidine sahip çık!" Nedeni belli. HDP 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde şaşırtıcı oranda oy almıştı buralarda.
Evet, tam da o zaman! PKK'nın "demokratik özerklik" kararını açıklayıp terör eylemlerinin startını verdiği, canımızı yaktığı o günlerde... Peki, ne olmuştu atadan babadan CHP'li, milliyetçi ya da yurtsever bu insanlara? Nasıl oluyordu da kentleri kana bulayan, ekonomiye kasteden, Türkiye'nin ne kadar düşmanı varsa ona çalışan PKK'nın yasal partisine oy veriyorlardı? HDP siyasetini konuşturup PKK'yı dağdan indirsin diye mi? E, bunu, PKK'ya silah bıraktırmayı, devlet birkaç yıl önce denediğinde "ülke bölünüyor, hainler" diye ortalığa dökülen yine kendileri değil miydi? Kaldı ki, tüm hareketin lideri Öcalan'ın geçen sene 21 Mart'ta yaptığı "PKK silah bırakma konferansı toplasın" çağrısını bile Kandil'e karşı savunamayan HDP mi siyaset yapacaktı?
Bırakın Allah aşkına, birbirimizi kandırmayalım. İçlerinde gerçeği görüp bu kadar da olmaz diyenler de var ama genel ruh halleri hâlâ 7 Haziran değerlerinde, yerlerde. Hâlâ istedikleri, partilerinin sandıkta gönderemediğini yollamak, Gezi'nin halledemediğini bertaraf etmek. Üstelik de ellerini kirletmeden.
Öyle ya, ölen askerin de PKK'lının da cenazesi Teşvikiye'ye değil, Bağcılar'a, Diyarbakır'a gidiyor. İşte "sosyete uyuma" diyen o gençler de artık bu "azmettiriciliğe", kurtla bir olup sürüye daldıktan sonra çobanla yas tutanların riyakârlığına isyan ediyor. Kızmayın o gençlere, emin olun bundan daha kibar olamazlar.
Melih Altınok/Sabah
İngiliz BBC'ye röportaj veren PKK'lı Cemil Bayık, amaçlarını "Erdoğan'ı ve AKP'yi devirmek istiyoruz. Erdoğan ve AKP devrilmedikçe, Türkiye asla demokratik bir ülke olamaz" şeklinde özetledi. Yani Erdoğan daha üniversite öğrencisiyken kurulan PKK'nın nihai amacı, meğerse onu devirmekmiş. PKK, yollara mayınları ve bombaları da, doğmamış bebeklerden ihtiyar kadınlara, sivilleri öldüren canlı bombaları da "Türkiye'nin demokratik bir ülke olması" için patlatıyormuş! Üstelik bu yöntem, Türkiye'nin 'faşizm'den kurtuluşunun tek çaresiymiş. Tabii Bayık'ın röportajın devamında söylediği 'intikam bizim olacak' sözlerinin, nasıl bir demokrasi inşa çabası olduğunu da sizin kanaatinize bırakıyorum.
Son Taksim saldırısında, 'sivilleri öldüren saldırıları kınadıklarını' açıklayan KCK'nın başı olan Bayık, daha geçtiğimiz hafta 38, önceki ay 27 sivil vatandaşımızı öldürdüklerini bile bile aklımızla alay ediyor aslında. Ki aynı röportajda Bayık, "Mücadelenin bu aşamasında, gerillalarımıza yerine getirmeleri yönünde verilecek her emir, meşru olacaktır" diyerek intihar bombacıları dahil her yolu mubah gördüklerini ilan etmişti bile.
HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ ise, yine başka bir provokatif açıklamaya imza attı ve PKK kanalı Med Nuçe'de katıldığı programda, "Birleşirsek yenilmemiz mümkün değil. Alevi ile Kürt halkının mücadelesinin birleşmesinde ne engel var?" diye sordu. Yüksekdağ, PKK ve DHKP-C gibi terör örgütlerinin ordusu olduğu, düşmanın "Türk-Sünni" olarak kodlandığı bir iç savaş senaryosuna işaret etti. Artık kartlarını bu kadar cüretkâr oynuyorlar. Çünkü PKK, 'devrimci halk savaşı'na aradığı halk desteğini bulamadı. Bilakis, %90'ların üstünde oy aldığı yerlerde bombalarla doldurduğu çukurların içinde kendisi boğuldu.
HDP, PKK'ya karşı çıkmadı. Bilakis, PKK'yı dağdan indirmenin görevleri ve amaçları olduğunu söyleyen HDP, kendisi 'dağa çıktı.' Tekrar şehirlerde canlı bombalı saldırılara başlayan ve bunu yaygınlaştırmak için, on radikal sol terör örgütüyle işbirliği yapan PKK'nın stratejisi, ülkeyi toptan bir kaos ortamına sürüklemek ve iç savaş çıkarmaktır. Bu anlamda PKK, HDP'yi zaten 'kapatmıştır.' Bundan sonraki süreçte HDP'den provokatif eylem ve söylemler gelmeye devam edecektir. Suriye'nin kuzeyi PKK'ya bırakılsa da ses edemeyen zayıf bir ülke haline gelmemiz için, darbeyi 'içerden' vurmak istiyorlar. PKK ve DAEŞ'in intihar bombacıları, bu yüzden sahaya sürüldü. Şayet birliğimize kast edenlere değil de, birbirimize düşman kesilirsek istenen amaca ulaşılmış olacak.
Hilal Kaplan/Sabah
Fethullah Gülen, Erdoğan'ın ha bugün ha yarın devrileceğini müjdelerken, kulağını Gülen'e veren çevreler de bu heyecanı paylaşıyordu. Erdoğan'ı artık kimsenin kurtaramayacağı düşünülüyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı; Erdoğan, milleti ve devleti arkasına alarak bu alçak ihanet çetesini bertaraf etmeyi başardı. Cumhuriyet tarihinde ilk kez darbe mekaniği işlemedi; sivil siyaset, Yargı-Emniyet-Medya üçgeninde kurulan darbe tuzağını alt ederek darbeye kalkışan çeteyi etkisizleştirdi. 17-25 Aralık'ta darbeye kalkışan Gülen çetesine bağlı yapılardı; ancak darbeyi kışkırtan Erdoğan'dan rahatsız olan, onun ülke siyaseti ve kaderi üzerindeki etkisinin yok olmasını isteyen uluslararası güç çevreleriydi.
Bu yüzden de Gülen başarısızlığa uğramasına rağmen darbe arayışları son bulmadı. Gülen'in darbe bayrağını PKK devraldı. Gülen'in diline "Erdoğan devrilecek" tehditlerini dolayan güç, bu kez aynı tehdidi Cemil Bayık ve Murat Karayılan'a söyletmeye başladı. Çözüm sürecini bozarak Türkiye'ye karşı kanlı bir kampanyaya girişen, neredeyse her gün ayrı bir yerde canlı bomba patlatan PKK'nın hedefinde Erdoğan bulunuyor. Erdoğan, Cemaat ve PKK'nın darbe mekaniğini boşa çıkararak Türkiye'nin kaderini değiştiren bir lider. Bu nedenle Erdoğan'ın sınırsız terör kampanyasının hedefinde olması şaşırtıcı değil. Görünürdeki hedef Erdoğan olmakla birlikte asıl hedefte millet ve devlet var. Terör kampanyasıyla Erdoğan'ı yıldırmaya çalışan akıl, esasta milleti ve devleti yıldırmayı amaçlıyor.
Ne var ki Gülen nasıl ki mağlup oldu, PKK da aynı akıbetten kurtulamayacaktır çünkü milletin ortak vicdanı, ortak tarihi kökleri ve ait bulunduğu medeniyet ufku, tavrını Erdoğan'dan yani bölünüp parçalanmasını istemediği tarihsel, kültürel ve dinî süreklilikten yana koyacaktır. PKK ve HDP üzerinden Türkiye'ye karşı kurulan tuzağı gören ve oyunu bozan Erdoğan'a örgütün üst perdeden savurduğu tehditler, korkularının büyüklüğünü ve sonlarının yaklaştığını gösteriyor. Erdoğan eğer içeriden ihanete uğramazsa Gülen gibi PKK'nın da sonunu getirmeyi başaracaktır.
Kurtuluş Tayiz/Akşam
İki yıl önce yazar Metin Savaş ile yaptığımız bir mülakatta "Türkiye'de şeytan giderek güçleniyor" demişti. Bu, elbette son derece sübjektif bir görüş... Fakat kötülüğün günden güne sıradanlaştığına ve yaygınlaştığına şahit olduğumuz da bir gerçek.
Bunun son örneği Sabah yazarı Hilal Kaplan'ın başına gelenler. Okur Temsilcisi'ne gelen şikayet mektuplarına göre güya Kaplan burada tekrar etmekten hicap duyacağım şeyler söylemişti ve bu sözler sosyal medyada gündem olmuştu. Bir Sabah yazarı nasıl böyle şeyler söylerdi?
Doğrusu, Hilal Kaplan o sözleri hiçbir zaman söylememişti. Hiçbir yazısında ya da katıldığı televizyon programında böyle ifadeler kullanmamıştı. Amacı itibar suikastı düzenlemek olan bazı müfteriler Hilal Kaplan'ın fotoğrafının yanına kendi çarpık zihinlerinin eseri olan o uydurma cümleleri yerleştirip yaymışlardı. Saf kötülük!
Bunun adı 'caps anarşisi.' İlgisiz ve kışkırtıcı cümlelerin yanına hedef alınan kişinin fotoğrafı yapıştırılarak sahte bir gerçeklik algısı oluşturuluyor. Bu yüzden, okurlarımız kulaklarıyla duymadıkları ya da Hilal Kaplan'ın yazılarında bizzat okumadıkları hiçbir şeye inanmasınlar.
Yazarımıza geçmiş olsun.
İbrahim Altay/Sabah Okur Temsilcisi
Bu alçaklara toplu bir cevabım var. Gezi'deki kuş beyinli aptallarla Erdoğan'ı deviremediniz. Zaten o aptallarla bir şey başaracak haliniz yoktu. 17-25 Aralık'ta FETÖ'cüleri devreye soktunuz. Bireysel zekası olmayan Fethullahçı teröristlerle darbe yapmaya giriştiniz. Gene deviremediniz. Sonra Demirtaş güzellemeleriyle PKK terörüne yol verdiniz. Yakıp yıkarak, masum insanları öldürerek ülkemizi terörize edip yaşanmaz hale getirmek istediniz. Bir yandan da ülke yönetilemiyor laflarını dolaşıma soktunuz. Ama Erdoğan'a bırakın zarar vermeyi milletin onun etrafında kenetlenmesine vesile oldunuz.
Bu kadar aptalsınız işte. Bu kadar öngörüsüzsünüz. Henry Barkey gibi silah tacirlerinin sözcülüğünü yapan aşağılık adamlardan medet umacak kadar düştünüz. Ajanlığı tescilli yabancı gazetecilerin pespayeli Türkiye'yi zor durumda bırakır diye düşündünüz. Erdoğan pes eder farzettiniz. Ne Erdoğan ne de bu millet asla pes eder. Bütün bu yaptıklarınızın bedelini hepinize hakettiğini şekilde ödeteceğiz. İçerideki medyanın bir kısmı ise tam ihanet içerisinde. Dün Birgün gazetesi, FETÖ'cü Vahdet ve Özgür Düşünce gazeteleri aynı manşeti atmışlar. Göz göre göre katliam diyerek Türkiye karşıtı propaganda yaptılar. Özgür Düşünce ve Birgün zaten terörist yayın organları. Vahdet ise sinci bir FETÖ gazetesi. Alttan alta Türkiye karşıtı kara propaganda yapıyor. Erdoğan'ı çaktırmadan hedefe koyuyor. Dindar kimliğine bürünen Vahdet'in FETÖ'cü olduğu konusunda kimsenin şüphesi olmasın. Almanya üzerinden aktarılan paralarla finanse edilen Vahdet tam bir nifak yuvası. Bu gazeteler terörü desteklemenin ne demek olduğunu görecekler.
Ben klasik cümleler kurmayı sevmem. Bir şey yazdım mı sonuna kadar götürürüm, takipçisi olurum. PKK'ya yardım ve yataklık eden, onları himaye eden herkesin bu işler bittiğindeki hallerini göreceğiz. Filmin sonunda ağlayan da gülen de belli olacak. Önünüzdeki engel Tayyip Erdoğan. O bütün planlarınızı bozuyor. Ona destek veren millete laf edemeyince teröristlere bel bağlıyorsunuz. Bu millet liderine sahip çıkmayı öğrendi. Erdoğan'a dokunmak istediğiniz anda bizleri karşınızda bulacaksınız. Artık suskun, ağzı var dili yok, mıymıy tipler yok karşınızda. Sizi delirten şey bu. Öyle çaresiz, öyle umutsuzsunuz ki, sadece kalleşlik yapmaya gücünüz yetiyor. Kalleşliğin, puştluğun da çaresi yoktur. Ama bu ihanetleri sizlere ödetmek bu milletin görevidir.
Bu devletin aklı yoktur diyenler neyin ne olduğunu görecekler. Birkaç gündür Zürih'teyim. Burada konferans verip gözlemlerde bulunuyorum. Avrupa'da teröre finansman sağlayan, Türkiye'ye atıp tutan ve PKK'ya hamilik yapanlar da şimdilik keyiflerini çatsınlar. Türkiye'nin gücünü böyle hafife almaya devam etsinler. Sonra üzüldüklerinde onları kurtarmaya kimseye gelmeyecek. Bu köşede yazılan her şey çıkmış, gerçek olmuştur. Bütün terör örgütlerine karşı verilen mücadele Erdoğan liderliğinde kazanıldı. Şu an uzatmalar oynanıyor. Yeni Türkiye'yi böyle böyle kurduk, kuruyoruz. Biz çıkarları gereği şiirler yazıp savaş çıkartacak ülke değiliz. Savaşalım ki, barış yapalım diyenlerden de değiliz. Ama damarımıza basıldığında neler yapacağımız da ortada. İzleyip göreceğiz. Kara propagandistlerin hepsini tarihin çöplüğüne gömeceğiz.
Cem Küçük/Star
Taksim saldırısını gerçekleştiren kişinin kimliği kesinleşti. Saldırıyı gerçekleştiren teröristin DAEŞ bağlantılı olduğu tespit edildi. Bir taraftan PKK terörü bir taraftan DAEŞ terörü ve bir taraftan da bunlardan çok daha sinsi olan FETÖ terörü karşısında Türkiye tek başına direnmeye ve dik durmaya çalışıyor...
Türkiye olarak yeni bir ateşten gömlek dönemini yaşıyoruz. Büyük yazarımız Halide Edib'in tabiriyle Allah Türkiye'yi bir kez daha ateşle imtihan ediyor. Bu ateşi söndüreceğiz ve her türlü terörizmi yeneceğiz. Evet zor bir süreçten geçiyoruz ama başaracağımızı biliyorum...
Her türlü terörizmi mağlup etmek için önce karşılaştığımız olguları iyi analiz etmemiz gerekiyor... Taksim'deki vahşi saldırıyı tertipleyen DAEŞ asla küçümsenmeyecek organize bir zekâya sahip bir örgüt. Oysa hem Batı âlemi hem de biz çıkışında bu örgütü küçümsedik. Hatta DAEŞ'e örgüt de demek doğru değil. DAEŞ örgütün de ötesinde bir tip postmodern devlettir. Evet devlet, terör devleti...Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, Paris'te 13 Kasım 2015'te meydana gelen saldırıların DAEŞ tarafından gerçekleştirildiğini söyledikten ve bu saldırıların "savaş nedeni" olduğunu belirttikten sonra şöyle demişti:
"Savaş karşısında ülke olarak gerekli kararları almak zorundayız. Bu eylem, DAEŞ adlı terörist bir ordu tarafından özgürlüğümüze karşı yapılmış bir saldırıdır."
13 Kasım 2015 saldırılarından sonra Paris'te OHAL ilan edilmişti ve Hollande aldığı bu çok sert tedbirleri sonuna kadar savunmuştu. "Fransa utanç verici ve çok şiddetli bir saldırıya uğramıştır. Ancak Fransa bu saldırı karşısında acımasız bir şekilde davranacaktır" demişti Hollande... Türkiye olarak hem DAEŞ terörü karşısında hem de savaşta olduğumuz diğer terör örgütlerine karşı en sert tedbirleri almak bizim de hakkımızdır. Bu konuda artık hiç kem küm edilmemelidir. Hukuk çerçevesinde en sert tedbirler kullanılmalıdır...
Sosyal medya eğer terörizm için araç olarak kullanılıyorsa o konuda da gereği yapılmalıdır. Ben bir liberal demokratım ve ifade özgürlüğü benim için en önemli değerlerden biridir. Öte yandan insan hayatı ifade özgürlüğünden çok daha yüksek olan biricik tek değerdir. İnsan hayatı değerlerin en yükseğidir ve liberalizme göre her türlü özgürlükten de daha önemlidir... Eğer bir insanın hayatı ifade özgürlüğü kısıtlanarak kurtarılabiliyorsa bu noktada insan hayatından taviz verilemez. Sosyal medyanın geçici olarak tamamen kapatılmasını Fransa yaptı ve gerekirse Türkiye de bu kararı alabilir. Böyle bir karar özgürlüklere ve demokrasiye asla aykırı değildir...
Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah
Türkiye'nin son 14 yıllık büyümesinin, kalkınmasının, bağımsızlaşmasının ve kendi varlık iradesine sahip çıkışının birilerine ne kadar rahatsız ettiği belli ki sır değil. Gezi hadisesi Türkiye'nin 3. Boğaz Köprüsü, 3. Havalimanı ve Kanal İstanbul projelerinin duyurulduğu, IMF'ye borcumuzun sıfırlandığı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en düşük faiz seviyesinin yakalandığı tarihten sadece bir hafta sonra başladı. Bütün bu devrim niteliğindeki adımların sahibi ve bu iradenin somutlaştığı isim olarak Erdoğan'ın o günden itibaren bütün saldırıların hedefi olması elbette tesadüf değil. Gezi Erdoğan'ın şahsında Türkiye'nin yükselişine karşı bir darbe girişimiydi. Erdoğan durdurulsa zaten Türkiye'nin yürüyüşünün de durdurulacağı hesaplanıyordu. O yüzden sadece Erdoğan'ın şahsına çalışıldı, onun itibarı aşındırılmaya çalışıldı. "Otoriter" lider imgesi bilhassa paralelin medyasında epey zamandır başlamış olan üretimine bu saatten itibaren büyük bir hız verildi.
Paralelciler Gezi hadisesinde sokakta yok gibi görünüyorlardı ama bir büyük operasyon olarak Gezi'nin kumanda odasında en etkili rollerini oynadıkları belliydi. 17-25 Aralık'ta alenen ve doğrudan Erdoğan'ı hedef alan yargı-polis-medya işbirliğiyle kotarılan darbe teşebbüsünde de, bu sefer farklı roller üstlenmiş olsalar da koalisyon aynı aktörlerden oluştu. Son terör hadiseleri bir darbe teşebbüsü için yeterince büyük bir dalga boyu oluşturdu. Bu dalgaya bakıldığında da yine aynı aktörlerin Gezi hadisesinden beri değişmeyen hedefinde Erdoğan'ın yer aldığı görülüyor.
Birilerini PKK'nın da bu işin içinde, paralellerle ve ulusalcılarla birlikte olması şaşırtıyor, ama daha ötesini de görmeleri gerekiyor şaşıranların.Erdoğan'ı yıkmaya, teslim almaya azmetmiş bu darbeci güruhun bir kolu paralelcilerse, bir başka kolu da PKK ama bir başka kolu da DEAŞ. Bunların hepsi aynı safta ve aynı hedefi vurmaya çalışıyor. Tam böyle bir ortamda KCK'nın eşbaşkanı Cemil Bayık'ın "hedefim Erdoğan'ı devirmek" deyişi, bütün bu saldırıların nasıl bir koordinasyon içinde olduğunu ve kimlerin enseyi ne kadar karartmış olduğunu gösteriyor.
Aslında bu kadar açık oynamak istemezlerdi. Gezi'de Erdoğan halledilmiş olsaydı, belki Paralelciler kendilerini deşifre edip ortaya çıkmazlardı. 17 Aralık'ta iş halledilmiş olsaydı belki PKK da bu şer ittifakının bir üyesi olarak kendini ele vermezdi. Herhangi biri bu işi tek başına kotarmış olsaydı diğer hainler kendilerini ortaya koymaz, böylece halka kendilerine biçilen role uygun olarak takındıkları maskeleri taşıyarak yaşamaya devam edeceklerdi. Oysa şimdi herkesin maskesi Erdoğan'a karşı kararttıkları enseleriyle düşmüş durumda. Sadece bu noktada bile Erdoğan'a neler borçlu olduğumuzu tasavvur edebiliyor musunuz?
Bu ittifakın yoğun ve ince işçiliğinin peşine takılan uluslararası medya bile teröre maruz kalan Türkiye'ye karşı bir taziyeden önce hemen Erdoğan'ı suçlayan bir söylemle harekete geçebiliyor. Bütün bu kampanyanın söylediği şeyin özetini Cemil Bayık'ın talebi ve mezkur gazetelerin manşetleri ele veriyor. Hepsinin mealen söylediği şey şu: "Erdoğan'ı verin, kurtulun!" veya "Erdoğan'ı verin, Türkiye'yi alın" Oysa Erdoğan'ı alınca Türkiye'yi teslim almış olacaklar, ve onca yılın tarihsel deneyimini bugün hafızasında canlandırmış bu halkın şu anda en iyi bildiği gerçek bu. Erdoğan bu milletin kendisidir. Erdoğan'la birlikte bu millet uyanmış, yükselişe geçmiş, onunla birlikte kendini yeniden bulmuştur.
Yasin Aktay/Yeni Şafak
Taksim'deki canlı bomba saldırısından sonra İstanbul sessizliğe büründü; Nişantaşı, Kadıköy, Beyoğlu, Beşiktaş gibi birçok merkezi yerde in cin top oynuyordu.
Terör resmen İstanbul'da hayatı durdurdu. Elbette nerede, ne zaman geleceği belli olmayan canlı bombalara karşı sokağa çıkmamak insani bir refleks. Ne kadar 'Hayat devam etsin' desek de olmuyor. Çoğumuz evden dışarı çıkmadı.
Ancak terör, İstanbul'u tek başına esir almadı; sosyal medyadaki bazı kirli hesaplar, Taksim'deki patlamanın ardından Twitter'a, Facebook'a ve Instagram'a önce Nişantaşı, ardından Bayrampaşa, Fatih, Kadıköy, Bakırköy ve Ümraniye'de patlama olduğu yönünde mesajlar yazdı. Bazıları o kadar insanlıktan çıkmıştı ki; Taksim'deki parçalanmış cesetlerin görüntülerini sosyal medyada paylaştı. Bir de WhatsApp'tan sanki büyük bir marifetmiş gibi ceset ve yaralı görüntülerini paylaşanlar vardı.
Terörün birinci amacı; şiddet yoluyla toplumda korku ve endişe yaratmaktır. Sosyal medyada yapılan tüm bu bilinçli ve bilinçsiz paylaşımlar; terörün ekmeğine yağ sürdü, teröristlerin PR'ını yaptı. Özellikle sosyal medyada terör örgütlerinin sempatizanları korkunç bir algı operasyonuna imza atarak terör propagandası yaptılar, kaos ve korkunun hızla yayılmasına yardımcı oldular.
Teröre karşı sorumlu, sağduyulu ortak bir medya diline ihtiyaç olduğunu yazıyoruz; bu ortak dile aslında en çok sosyal medyada ihtiyacımız var. Lakin sosyal medya sahte hesapları, provakatörleriyle dipsiz bir kuyu. Sosyal medyadaki algı operasyonlarıyla baş etmek neredeyse imkansız. Bu noktada vatandaşlara tek tavsiyemiz; sosyal medyada paylaşımları yapan kişi ve kurumların güvenilir olduğuna dikkat etmeleri. Terörle Türkiye'ye karşı oynanan oyunun büyüklüğünü görmek için sosyal medyadaki kirli algı operasyonlarına bakmak bile yeterli.
Mevlüt Tezel/Günaydın
Erdoğan, 2010'a kadar büyük oranda üç kesimle mücadele etti. Askeri vesayet araçları başta olmak üzere bürokratik oligarşinin bütün unsurlarıyla. Medyada, iş dünyasında, akademide kendisine yer bulan eski Türkiye elitleriyle. Ve değişim karşıtı statükocu siyasal partilerle. Erdoğan, son derece şeffaf biçimde, milletin gözü önünde sürdürdüğü bu iktidar mücadelesinde galip geldi. Erdoğan'ın siyasi vizyonunun merkezinde ülkenin ekonomik olarak büyümesi, on yıllardır süren baskıcı politikalarla dezavantajlı hale getirilen toplum kesimlerinin sorunlarının giderilmesi, bağımsız ve etkin bir dış politika çizgisinin tutturulması yer alıyordu.
Bu vizyona sadece eski Türkiye'nin aktörlerinin değil, eski Türkiye'yi o haliyle seven uluslararası güç odaklarının da ciddi itirazları oldu. 2010 sonrasında Erdoğan, bu güç odaklarıyla çok daha sert bir iktidar mücadelesine girişti. Yine tek bir dayanağı vardı, millet! Bu nedenle, her şeyi konuşarak, millete giderek, millete anlatarak, "yeni bir istiklal harbi" dediği bu iktidar mücadelesini yürüttü. Uluslararası güç odakları AK Parti iktidarını 2002'deki formatıyla kabul ediyor ve 2010'da da o noktaya "geri çekilmesi"ni istiyordu. Bu geri çekilmenin "Erdoğan'ın liderliği" söz konusu olduğu müddetçe gerçekleşmeyeceği anlaşıldıktan sonra yeni operasyonlara girişildi.
Kısa süre içinde PKK devreye sokuldu. Ancak başarı elde edilemedi. Erdoğan'ın başlattığı "milli çözüm süreci" hesapları bozdu. Erdoğan, iktidar mücadelesinden galip çıktı. Ardından Gezi kalkışması baş gösterdi. Bu kalkışma da başarıya ulaşamadı. Yeni nesil darbelerin ikinci ayağı Fetullahçı paralel devlet yapılanmasının 17-25 Aralık kumpasıydı. Erdoğan'ın milletle bütünleşme stratejisi bu iki kalkışmayı da boşa çıkardı. Bu kez yeniden PKK başta olmak üzere bütün kirli terör şebekeleri yardıma çağrıldı. Silahlı, örgütlü bir kalkışmadan başka bir çare olmadığına kanaat getiren içerideki ve dışarıdaki şer odakları terörü en acımasız halleriyle kullanmaya başladılar.
Geçtiğimiz yılın ortasından bu yana bu ülkeyi kana bulamaya kalkanların asıl derdi, güçlü bir siyasi liderlikten yoksun, iddiası olmayan, giderek küçülen ve yoksullaşan bir Türkiye yaratmaktır. Cemil Bayık, geçen hafta açık açık söyledi bunu. Biz Erdoğan'ı düşürmek için varız, bize destek verin beraber düşürelim dedi. Eğer biz düşüremezsek, hepimiz düşeceğiz diye kendince uyarıda bulundu. DHKP-C de bunu söylüyor, Putin'in beslemeleri de, DAİŞ'in müntesipleri de. Cumartesi Taksim'de yaşanan bombalı terör saldırısı bunu bir kere daha açığa serdi. Bu milletin düşmanları birleşmiş, her tür kirli oyunu çevirebileceklerini düşünüyorlar. Ama düşündüklerini hayata geçiremiyorlar. Millet burada ve ayakta. Ve teslim olmuyor, olmayacak...
Fahrettin Altun/Sabah
Metin Bey de bu işe çok bozulmuş... Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu'ndan söz ediyorum. "Adını Atatürk'ün koyduğu Cumhuriyet gazetesi bu durumlara mı düşecekti?" diyor. Artık Cumhuriyet gazetesi almayacakmış... Niye? Çünkü gazete şehitlerimizi anmayı gerekli görmemiş. Hem de "Şehitleri Anma Günü"nde... "Bu hata affedilir gibi değil" diyor ve ekliyor: "Daha kötüsü, korkarım hataen yapılmış değil." Tastamam öyle...
PKK'nın "yararlı faaliyetlerini" duyururken hiçbir ayrıntıyı atlamayan, teröristlerden "yerlere sigara izmariti dahi atmayan çiçek çocuklar" yaratan, hoca efendisinin mülaanelerine karşı son derece duyarlı Cumhuriyet gazetesi elbette bu işi "hataen" yapmayacaktı, elbette numarasını çekecekti... Cumhuriyet'te numara çok... Şehitlerimizi anmayı gerekli görmeyen Cumhuriyet gazetesinin bir önceki numarasını da, paralel bir el tarafından genel yayın yönetmenliğine konuşlandırıldığı söylenen "Gezi yalancısı" Can Dündar'dan okuduk.
Başbakan Davutoğlu'nun, AB meselesini hale yola koymak için Brüksel'de ter döktüğü saatlerde, Can Dündar efendi gazetenin Ankara bürosunda topladığı AB ülkeleri temsilcilerine Türkiye hakkında brifing veriyor. Daha doğrusu, ülkesini gammazlıyor... "Sakın Türkiye'yi AB'ye almayın" diyor. (Hani "casus" değildi?) Bu gazetenin bir yazarı da, "Niye Türkiye'yi NATO'dan atmıyorsunuz ki?" diye Joe Biden'a sitem etmişti. Bunu da köşesinde yazmıştı.
Gazetenin paralel terör örgütünün güdümüne girdiğini söylüyoruz, bozuluyorlar. "Bu gazetenin sermaye yapısını inceleyin. İstanbul burjuvazisinin parasal desteğiyle birlikte, paralel destek de söz konusu mudur?" diyoruz, bozuluyorlar... "Atalay soy isimli kişinin ilişkilerine bakın, kimlerle teşriki mesai halinde?" diyoruz, bozuluyorlar. "Vakti zamanında Fethullah Gülen ve örgütüne demediğini bırakmamış Hikmet Çetinkaya neden son zamanlarda manidar bir suskunluğa büründü? Neden hoca efendisine tek laf etmiyor? Hani İzmir'in kavakları idi?" diyoruz, bozuluyorlar. "Hâlâ uyanmayacak mısınız efendiler? Gazeteniz terör örgütünün yayın bülteni gibi çıkıyor. Tarlanızı sürenlere bir çift söz söylemeyecek misiniz?" diyoruz, bozuluyorlar.
Metin Bey de vaktiyle bu sorulara çok bozulurdu ama "geçmiş olsun" diyorum. Adını Atatürk'ün koyduğu Cumhuriyet gazetesi elden gitti. "Son kale" İlhan Selçuk'la, hâlâ bu gazetede "Atatürkçülük" yapılabileceğini düşünen saf Mustafa Balbay bu yüzden derdest edilmişlerdi. Önce alan temizliği yaptılar, sonra gazeteyi ele geçirdiler. Hakikaten geçmiş olsun. Bir de CUMOK'un, yani örgütlü Cumhuriyet gazetesi okurlarının fikrini almak lazım... Onlar da Metin Bey gibi mi düşünüyorlar? Artık Cumhuriyet gazetesi almayacaklar mı? Cevap bekliyoruz!
Ahmet Kekeç/Star
Galiba PKK, tarihinde ilk defa bu kadar büyük bir yenilgiyi yaşıyor. Her şeyden önce kitle desteğini kaybetti. Suriye'de gördüğü rüyayı Türkiye'nin güneydoğusunda gerçeğe dönüştürebileceğini sandı ama hem askeri olarak çok ağır kayıplar verdi, hem de halktan hiçbir biçimde destek alamadı. Üstelik geçmiş mağduriyetlerden beslenen "ahlaki üstünlüğü" de kaybetti. Ankara'da yaptığı son iki bombalı saldırıyla gerçekleştirdiği sivil katliamlar sonrası, gözü kapalı destekleyen bazı sol örgütlerin bile ağır eleştirilerine hedef oldu. Pek çok sol grup bu saldırıları "halk düşmanlığı" olarak niteleyen açıklamalar yayınladı. Örneğin, ÖDP Eş Genel Başkanı Alper Taş, son saldırı için "Bunu üstlenen alçaklığı üstlenmiş olur"diyerek sertçe eleştirdi. 7 Haziran seçimlerine giderken HDP'yi cilalayan Doğan Medya'nın önemli kalemleri de herkesten fazla eleştiriyor artık PKK'yı. Ertuğrul Özkök"PKK Kürtlerin IŞİD'idir" başlığıyla yazı yayınlıyor.
Suriye'de de durumları pek parlak değil. Rusya'nın sürpriz biçimde yaptığı "Suriye'den çekiliyoruz" açıklamasının ardından alelacele ilan ettikleri federasyonu kimse takmadı. En önemli destekçilerinden ABD'nin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby "özerk, yarı-özerk bölgeleri desteklemiyoruz" açıklamasında bulundu. Daha önce "Suriye'de özerklik, federasyon isteyenler ağrı kesici alsın" diyen Esad yönetimi, bu federasyon ilanının da hiçbir karşılığı olmadığını söyledi. Diğer muhalif gruplar da sert tepkiler gösterdiler. Örneğin, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu bir açıklama yayınlayarak "Suriye devletinin yapısı, müzakereler sonunda oluşacak Meclis tarafından belirlenecektir. Tek başına hiçbir parti ya da birim, devletin yapısını belirleyemez" dedi. BM Suriye Özel Temsilci Staffan de Mistura, hem Suriyeli muhaliflerin hem de rejimin Suriye'nin birliği, toprak bütünlüğü ve federalizmin konuşulmaması konusunda prensipte anlaştıklarını söyledi.
Daha sert karşılıklar da geldi. Suriye'nin önde gelen Arap aşiretleri PKK/PYD'ye karşı ortak Arap ordusu kurma kararı aldılar. Halep, Deir ez Zor, Rakka ve Haseke'nin önde gelen aşiretlerinin reisleri Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Genelkurmay Başkanı TuğgeneralAhmet Berri'nin de katıldığı bir toplantıda, Ceyş Aşair el Şarkiye (Doğu Aşiretleri Ordusu) adıyla Arap ordusu kurulmasını kararlaştırdılar. Üstelik bu ordunun "terör örgütü PYD bitirilene kadar dağıtılmaması" konusunda mutabakata vardılar. Suriye'nin en büyük muhalif gruplarından Ahrar-u Şam lideri Muhanned Masri"Suriye'nin bölünmesini asla kabul edemeyiz. Bu bizim için bir kırmızı çizgi. Bu hem halk hem de silahlı gruplar tarafından reddedilen bir konu. PKK ve PYD'yi Suriye halkının düşmanı olarak görüyoruz. Rejimle ilişkileri var. Bazı bölgelerde muhaliflere silah kaldırdılar. Halep'in kuzey kırsalında biz bunu yaşadık." açıklamasında bulundu. Yani PKK her cephede kaybediyor. Duran Kalkan'ın bu kayıpları, kırlarda orak çekiçli bayraklar sallayarak dolaşan arkaik sol örgütlerle telafi edebileceğini sananlar, bir an önce bu rüyadan uyansalar iyi olur.
Cengiz Alğan/Serbestiyet
Yine Türkiye'yi hedef alan bir saldırı ve yine siviller öldü. Milletçe bir kez daha başımız sağ olsun. PKK, irili ufaklı ne kadar sol örgüt varsa Türkiye'ye karşı ittifak kurdu. DAEŞ, tüm karşı propagandaya rağmen, Türkiye'nin ilk kez bombaladığı ve birçok ülkeden daha önce terör örgütü listesine aldığı vahşi bir örgüt.
İpini kimin tuttuğu belli değil… PKK, DHKP-C, FETÖ ve Türkiye'yi hedef almış diğer örgütler gibi. Yaşadığımız terör dalgasının küresel ölçekte bir hikayesi var. Ve bu bağlam doğru değerlendirilmezse, 21. yüzyıl terörün ve kitlesel göçlerin dünyayı kavurduğu bir asır olacak.
Sömürge düzeninin kimyasını bozduğu, cetvellerle sınırlarını çizdiği, hunharca kaynaklarını yağmaladığı, önce doğrudan işgal edip, sonra diktatörlere teslim ettiği Ortadoğu ve Afrika coğrafyası, bugün tüm dünyayı tehdit eden radikallikler üretti. Yani Batı ektiğini biçiyor ama bizler de bunun bedelini ödeyenler arasında yer alıyoruz. Mısır'da Sisi, Suriye'de Esed vahşeti desteklenmese ve Arap Baharları boğulmak yerine yeni bir Ortadoğu hukuku yaratmak adına kullanılabilseydi, Türkiye müttefiklerince ihanete uğramak yerine "Suriye sorunu Suriye'de çözülür" ve "Batı destekli darbeler DAEŞ gibi radikallikleri üretmekten başka işe yaramaz" uyarıları dikkate alınsaydı, bugün bu kâbus yaşanmazdı.
Çünkü dünyada çok fazla acı ve çok fazla adaletsizlik var. Hiçbir şey olmuyormuşçasına taşınabilecek gibi değil artık. Oturmuş statükolar, kendinden emin zihniyetler, kibirli güçler, burunları sürtülmeden kendilerinde hata aramıyorlar. 2013'ün başından beri Türkiye'ye her türlü iftira, dezenformasyon ile yüklendiler. Amaçları Mısır'dan hallice bir darbeyle ülkeyi yeniden kontrol edilebilecek hale getirmekti. Pentagon'un eski sözcüsü J. Gordon bir TV programında "Türkiye bu kişi [Gülen] için hükümeti devirme suçlamasıyla tutuklama kararı çıkardı. Amacı Türkiye'de İran tarzı bir yönetim kurmak. ABD bu kişiyi sınır dışı etmeli. Bizim ona ihtiyacımız yok" dedi.
ABD'de Gülen'e dönük tepkiler nihayet üst perdeden dile getiriliyor. Eski NATO Müttefik Kuvvetler Komutanı General Wesley Clark, Fetullah Gülen'in ABD'de olmasını garipsediğini ifade etti. Columbia Üniversitesi'nden Prof. Dr. Abraham Wagner de The Huffington Post'ta Gülen'i yerden yere vuran bir makale kaleme aldı ve Türkiye'yi tehdit eden en sinsi tehlikenin Gülen hareketi olduğunu söyledi. CHP ve medya dahil paydaşları eğer bu süreci iyi okumazsa, FETÖ ve PKK'nın peşinde seğirttikleri yolda cascavlak ortada kalabilirler. Canlı bombaların cenazesine giden, onlarla empati kurulmasını tavsiye eden, bombacıların gözaltına alınan avukatlarına yardıma koşan CHP, içinden gelmese de milli bir pozisyon almak durumunda. Yoksa, kasetle gelen kasetle gidiverir.
Markar Esayan/Akşam