Bazı işleri zamanında yapmadığınız takdirde, bunlar kriz konusu haline dönüşüp sizin gündeminizi uzun yıllar işgal eder. Şu anda gündemimizin en önemli kriz konusu olan "PKK terörü"ne ilişkin olarak da, en uygun zamanı kaçırmış olmamızdan söz edebiliriz... Hatırlayalım mı 2000'li yıllara dayanan günleri?
1999'da Amerika Öcalan'ı Kenya'da yakalayıp bize teslim etti. O dönemde henüz Amerika Irak'ı işgal etmemişti. Öcalan'ın Türkiye tarafından ele geçirilmiş olmasından dolayı PKK bir dağılma ve demoralizasyon sürecine girmişti. Yani o dönem güvenlik ve istihbarat güçlerinin PKK örgütü üzerine tam gücüyle gidebileceği bir dönemdi. Ama ne mali kaynakları deşifre edildi, ne diğer ülkelerdeki yapılanmaları çözümlendi, ne de geride kalan lider kadrolarına karşı operasyonlar düzenlendi. Kısacası o fırsat kaçırıldı. Amerika tarafından neden Türkiye'ye teslim edildiği de tam olarak tahlil edilmedi. Ama Öcalan'ın Türkiye'ye teslim edilmesi, belirli siyasetçilere seçim kazandırdı Demek istediğimiz şu...
O döneme ilişkin gelişmeleri hâlâ tam içerikleri ile tahlil edebilmiş değiliz... Örneğin Öcalan'ın Türkiye'ye teslim edildiği yıl Fethullah Gülen de ABD'ye göçmedi mi? Kendisi ve örgütü için en elverişli ortam olan AK Parti iktidarında, acaba neden dönmeyi düşünmedi ve Amerika'da kaldı? Irak'a ABD ile birlikte müdahale etmemizi öngören Tezkere TBMM'de reddedildikten sonra, Gülen Örgütü'nün yargıdaki imamları aracılığı ile açılan Ergenekon ve Balyoz gibi davalar veya siyasi parti kadrolarını hedef alan seks kasetleri, Amerika'nın intikam planının bir parçası mıydı? Kısacası bazı işleri zamanında yapmadığımız durumlarda, sorunların kronik kriz konularına dönmesi kaçınılmaz olur. 1974'te Kıbrıs'a yapılan askeri harekât ertesinde kalıcı bir siyasi çözüme ulaşmak mümkünken bunun iç politika malzemesine çevrilmesi ile Kıbrıs'ın "Çözümsüz sorun" olarak Türk dış politikasının ipoteği haline dönüştürülmesinin hesabını, siyasetçilerden sorabildik mi?
Mehmet Barlas/Sabah
Türkiye PKK, 10 sol örgüt ve IŞİD terör örgütlerinin saldırısı altında. Bu örgütlerin ardında kimi ülkelerinde olduğu tahmin ediliyor. Asıl daha vahimi bu terör örgütlerini destekleyen akademisyen, gazeteci ve siyasetçilerin varlığı. Türkiye 1960'lardan itibaren şiddeti bir yöntem olarak kullanan sol terör dalgasıyla mücadele ediyor. Sol şiddet, darbe veya devrim gibi seçim dışı bir yöntemle iktidarı ele geçirmek istiyor. Sol ne yazık ki, bu şiddet yöntemini kamuoyu önünde tartışarak, bu yöntemlerden vazgeçtiğini ilan etmiş değil. Bu yüzden her kriz anında solun bu hastalığının nüksettiğini görüyoruz. Gezi olayları, 17/25 Aralık darbe teşebbüsü ve en son PKK'nın devrimci halk savaşı ilanı Türkiye solundaki şiddet hastalığını yeniden ortaya çıkardı.
27 Mayıs darbesi, Talat Aydemir darbe teşebbüsleri ve 9 Mart cuntası solun darbeciliğini; onlarla iç içe geçmiş Mahir Çayan'ın THKP-C, Deniz Gezmiş'in THKO gelenekleri de solun şiddetle ilişkisini tescilliyor. Türkiye, bu darbeci ve şiddetçi yapılarla kamuoyu önünde medeni, hukuki ve demokratik bir hesaplaşmaya girişemedi. Sol da bunlar hakkında kimi hatıralar dışında kendi arasında fısıldaşarak konuşmayı ve geçiştirmeyi tercih etti. Bu yüzden bu geleneklerden gelen sol örgütler bugün dahi devam ediyor ve adları şiddetle özdeşlemiş isimlere efsanevi kahramanlar muamelesi yapılabiliyor. Bu hesaplaşma yapılamadığı için sol kendi içinde veya Türkiye'de ne zaman bir kriz hali olsa, şiddete başvurmaktan vazgeçemiyor. Meseleyi daha da vahim kılan şey, solun mevcut durumu ve legal siyaseti eleştirmek adına açıkça şiddeti ve şiddet kullanan örgütleri savunan teorik tavrı… Solun kendisi şiddete bulaşmayan unsurları da meşruluk ve şiddet karşıtı bir düşünceyi değil, gayrimeşru alanları ve şiddeti savunan argümanları üretiyor.
Şiddet hareketleri ve insan hakları ihlalleri karşısında sadece devleti eleştirmeyi meşru gören, şiddet kullanan örgütleri ve insan hakları ihlallerini ısrarla görmezden gelen aydın, medya ve örgütlerin tavrı artık çok rahatsız edici boyutlara geldi. Sol bu hatalarını tartışmak yerine, ifade hürriyeti tartışmasının ötesine geçmiyor; yani, yaşama hakkını açıkça ihlal edenleri ve onları savunmayı ifade hürriyeti tartışmalarıyla meşrulaştıracağını zannedebiliyor. Hatta bununla iktifa etmeyip, bu ifade hürriyeti tartışmalarını şiddetin gerekçesi olarak takdim etmeyi tercih edebiliyor. Ankara'daki intihar bombacısının 37 kişiyi öldürdüğü saldırıdan sonra, özgürlük olmadığı için şiddet olduğunu iddia edebilen yorumcuların varlığı dehşet verici.
Şimdiye kadar soldan ve PKK'dan gelmiş hiçbir eylemi imza kampanyasıyla veya mitingle kınayamamış solun, şiddet karşısındaki tavrı, liberal demokrasiyi ve sonuçlarını benimseyememesiyle yakından ilişkilidir. 7 Haziran sonrasında PKK'nın devrimci halk savaşı karşısında sol, maalesef, bir kez daha şiddetle imtihanı kaybetmiş ve şiddete amasız, fakatsız karşı çıkamamış, hatta bir çok unsuruyla bu "savaşı" desteklemiştir.
Murat Yılmaz/Yeni Yüzyıl
Odaklanmak nedir? Son dönemlerde odaklanmak yerine popüler psikoloji literatüründe "yoğunlaşmak" teriminin kullanıldığını görüyorum. Bana problemli geliyor.
Püf noktasının kaçırıldığını düşünüyorum. Odak mihraktır (focal point), merkezdir, nişandır. Odaklanmak da aslında dikkatini bir konu etrafında değil, tam üzerinde toplamaktır. Sadede geleyim.
Olay şu... 2013'ten bu yana doğrudan Erdoğan'a yönelik saldırı stratejisi izleniyor. Şiddetli bir saldırı bu! Dikkat asla dağıtılmıyor, dağılmasına izin verilmiyor.
İyi tasarlanmış ve çalışılmış bir zihin kontrol operasyonu bu; bir tür toplumsal hipnoz. Elbette bu strateji geniş kesimlerin Erdoğan'dan yana tutum almasını engelleyemedi. Tersine milli güçlerin Erdoğan çevresinde toplanmasına giden yolu açtı. Fakat muhalefete dair şu gerçeği kabul etmek zorundayız: Muhalefet bu yolla bir yandan kendi cephesini dağılmadan tutabilirken, öte yandan hem PKK yandaşı kesimlerden hem de muhafazakâr kesimlerden müttefik toplayabildi.
Hepsini geçtim... Terör örgütü de söylemlerini aynı model üzerine kurmaya başladı; eskiden "T.C devleti" lafını ağzından düşürmeyen örgüt sözcüleri şimdi doğrudan "Erdoğan'ı devirmek"ten söz ediyorlar. Peki şimdi gelelim kritik soruya... Türkiye'nin içerdeki ve dışardaki düşmanlarının Erdoğan üzerine odaklanan mücadele stratejisine karşı iktidar partisi nasıl bir politika izliyor?
Ak Parti'nin bir karşı politika stratejisi olarak hedefine odaklanabildiğini; yani "nişanalabildiğini" söyleyebilir miyiz? Şu "dokunulmazlıklar" konusundaki hedef dağıtan çıkışa bakmak bile bu soruya gönül rahatlığıyla olumlu cevap vermeyi önlüyor. Oysa ülke düşmanlarının kötülük kapasitesi artık onlarla mücadelede oraya burayasavrulmadan, dikkatleri dağıtmadan ilerlemeyi gerektiriyor. Bunu görmekte daha fazla gecikilmemeli!
Haşmet Babaoğlu/Sabah
PKK'nın üst kadrolarından Cemil Bayık'ın önce İngiliz BBC'de, sonra Times'ta yayınlanan mülakatındaki şu sözleri pek çok yoruma konu oldu, tepki çekti: "Erdoğan'ı ve AKP'yi devirmek istiyoruz. Erdoğan ve AKP devrilmedikçe, Türkiye asla demokratik bir ülke olamaz." Bayık'ın sözleri şüphesiz küstahça, haddini aşan bir düşmanlığı yansıtıyor ve her türlü tepkiyi hak ediyor. O tepki de gösterildi zaten.
Ben burada konunun başka ve ülkenin uluslararası alandaki mücadelelerini de etkileyen farklı bir boyutunu tahlil etmek istiyorum. Bayık bu mülakatı bir İngiliz gazetesine veriyor. Buna dikkat etmek lazım, bir. Yani Avrupa'ya, daha ötede dünyaya sesleniyor. Ayrıca İngiltere'nin tanınmış uluslararası medya mecralarının Bayık'la mülakata bir medya hamlesi de ya da renk olarak baktıklarını da düşünmemek gerekiyor. Ve ayrıca benzeri dilin, başka İngiliz organlarında (mesela The Economist gibi) da yer aldığı gerçeğini unutmamak gerekiyor.
Bayık'ın sözlerine geri dönersek, söz konusu terörist, sonra "Türkiye'nin demokratik bir ülke olması" gibi bir ortak cepheye işaret ediyor. Bunu bir terör örgütünün temsilcisi olarak söylüyor. Bu sözler, ne kadar elleri kanlı bir adamın demokrasiden söz etmesi gibi bir saçmalığı ifade ediyor olursa olsun, buna rağmen dünyadan karşılık bulacağı ümidine dayanıyor olması dikkat çekici.
Ve asıl ortak cephe gerekçesi: "Erdoğan ve Ak Parti'nin devrilmesi." Bayık'ın bütün ümidini böyle bir ortak cephe oluşumuna bağlayabilmesini dikkatle değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Soru şu: "Erdoğan ve Ak Parti'nin devrilmesi" denen şeyin dünyada, bir terörist tarafından seslendirildiğinde bile ciddi bir alıcısı mevcut mudur ki, Bayık böyle bir şeye tevessül ediyor? Malum bu söylem, 7 Haziran seçimlerinde HDP tarafından da kullanıldı ve ona yüzde 13 oy getirdi.
O dönem HDP Eş Başkanı Demirtaş'ın uluslararası zeminlerde de benzeri bir ortak cephenin oluşumu yönünde faaliyet gösterdiğini ve önemli ölçüde karşılık bulduğunu söylemek mümkün . HDP'nin ulaştığı en yüksek oy oranı yüzde 13, PKK Türkiye'de bir nefret objesi, bunlar gerçek. Ayrıca PKK Türkiye'nin müttefikleri tarafından terör örgütü olarak niteleniyor, bu da gerçek. Ancak HDP ve PKK ile bölgede bir aktör olarak oynandığı da bir gerçek. O yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan sık sık "Türkiye'nin müttefikleri"ne "Kiminle dostsunuz, müttefiksiniz, stratejik ortaksınız?" diye sorma gereği duyuyor.
Ahmet Taşgetiren/Star
PKK yöneticilerinin artık gizlemediği bir nihai amaç olarak "bölünme" tehdidi Türkiye kamuoyunu gittikçe geriyor. Nitekim Nevruz'un "yeni bir çözüme vesile olabileceğini" söyleyen KCK Yürütme Konseyi üyesi Karayılan, Türkiye'nin "parçalanması" ifadesini bir tehdit olarak sarf etmekte: "2016 sıradan bir yıl olmayacaktır. Kürt düşmanlığında ısrar edilirse, Kürtler ayrılacaktır. Newroz'a kadar da Kürtlerin sloganı birliktir. Bunun değerini bilmezler ise, kuşkusuz Türkiye parçalanacaktır."
"Türkiye'yi bölme" tehdidi Erdoğan ya da AK Parti karşıtlığı ile artık örtülemez. Aksine kitlesel ve tepkisel bir milliyetçi fırtınayı besler. PKK'nın sol -milliyetçi -seküler kökleri ya da söylemleri gittikçe DAİŞ benzeri bir terör örgüt olduğu algısının yayılmasını engelleyemiyor. Bunun, kanaatimce, sivilleri hedef almasından başka iki sebebi daha var. İlki, PKK'nın kendisinin bugün "her dönemden daha güçlü" olduğu ve Türkiye'yi diz çöktürebileceği hissiyatı. Bu hissiyat Kürt milliyetçilerinin "hırsı" ve "Türkiye karşıtlığı" konusunda kamuoyunu büyük bir infiale doğru sürüklüyor. İkincisi, Kuzey Suriye'de "devletleşme" çabaları sürdüren PYD- PKK çizgisinin o bölgede kontrolü elde tutmak için her şeyi yapabileceği kanaatinin pekişmesi.
Hatırlayalım, Suriye iç savaşında DAİŞ sahneye girdikten sonra bu örgüte karşı mücadele eden "yerel aktörler" arasında PYD öne çıkmıştı. Önce ABD'nin sonra Rusya'nın desteğini alan PYD'nin DAİŞ ile mücadelede en büyük meşruiyeti, Kobani savaşı sırasında olduğu üzere, DAİŞ'in "savaş hukuku" tanımayan vahşetiydi. PYD de kendini "dinci fanatikler" karşısında "seküler özgürlük savaşçıları" olarak sunmuştu. Ancak Temmuz 2015'ten itibaren PKK çözüm süreci sırasındaki hazırlıklarını kullanarak "kıra dayalı şehir savaşına" yöneldi. Güneydoğumuzun ilçelerini iç savaş görüntülerine benzeten bu savaş tercihi Kürtlerin desteğini kazanamadığı gibi kamuoyunda PKK'nın DAİŞ türü bir örgüt olduğu algısını besledi.
Bu algının büyümesinin çok tehlikeli sonuçlar üretebileceği görüşündeyim. Terörden bunalan sıradan insanların muhtemel aşırı tepkilerinden bahsediyorum.
DAİŞ destekçileri Türkiye toplumunda çok marjinal bir sosyolojiye karşılık gelirken Kürt milliyetçilerinin "nefret objesi" haline dönüşmesi ihtimali çok daha ciddi bir tehlike. PKK da bu gidişatı körüklüyor. Karayılan'ın dediğine göre Nevruz'dan sonra "PKK'nın şehre inmesiyle yeni bir şiddet dalgası" yaratacaklarmış. "2016 yılını da Kürtlerin ayrılma yılı" olarak belirlemişler. Kürt halkının asla ayrılmayı istemediğini biliyoruz. Türkiye toplumu Suriye'nin geleceğinin belirleneceği 2016'yı bütün sıkıntılarıyla göğüsleyebilecek bir sağduyuya da sahip. Buna yürekten inanıyorum.
Burhanettin Duran/Sabah
Galatasaray-Fenerbahçe derbisinin ertelenmesi büyük yankı uyandırdı haliyle. Bir gün önce İstanbul'da bomba patlamış, terör örgütleri başka hain hedefler peşindeydi. Önceki gün derbinin oynanacağı Arena'da neler yaşandı araştırdım. Tarihte hiçbir maçta bu kadar sıkı önlemler almamıştı polis. 1200 güvenlik görevlisi, 1600 polis vardı stat ve etrafında. Bomba uzmanları ve köpekler her yeri didik didik aradı. Her zaman iki güvenlik çemberinden geçerdi seyirciler, bu defa üç çember oluşturuldu. Daha sonra 1000 polis daha takviye edildi. Saat 17.55'te seyirciler stada alınmaya başlandı. 500-600 seyirci içeri girmişti. İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan da stattaydı. Müdürlerle önlemleri denetliyordu. Saatler 18.10'u gösterdiğinde Çalışkan'a bir telefon geldi. Gelen bilgiler önemli ve ürkütücüydü. Seyircinin alınmamasına karar verildi. Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz ve İçişleri Müsteşarı Selami Altınok da hemen Ankara'dan İstanbul'a doğru hareket etti. Seyircisiz oynatma kararı başta Galatasaray olmak üzere her iki takımı da rahatsız etmişti ve "Oynamayalım o zaman" dediler. TFF'nin de kararıyla Türkiye'nin beklediği maç ertelendi.
Peki niye ertelendi? İddialar vahim! Aranan 3 DAEŞ'li var. Fotoğrafları basına dağıtıldı. Başka bir istihbari bilgi ise terör örgütünün bomba yüklü bir araçla stada saldırması. En ufak bir bilgi bile şu ortamda gözardı edilemezdi ve bu nedenle maç ertelendi.
Türkiye dört bir yandan terör örgütlerinin saldırısı altında. Dışarıdan yönetildikleri çok açık olan (bakın; Brüksel'de kurulan PKK çadırı) PKK, DHKP-C, DAEŞ, 'paralel örgüt' ve alfabenin her harfi kullanılarak oluşturulan terör örgütleri Türkiye'yi yaşanmaz kılmak için her yöntemi deniyor. Eli kanlı katillerin bu hedefine, köşelerinden destek veren de var, oturdukları yalılardan 'ülke yaşanmaz hale geldi' diyen de! Hatta siyasi parti kisvesi altında terör örgütü militanı gibi davranan milletvekillerine de sahibiz. İşte tam böyle bir ortamda yeni bir terör örgütümüz daha oldu! Sosyal medya terör örgütü ve bu örgütün militanları!
Yaşanan her acı olayın ardından bu militanlar, terör örgütlerinin hedefini güçlendirmek için derhal devreye giriyor. Bir yerlerde tetikte bekleyen hesaplar harekete geçiyor. 'İstanbul'da 19 ayrı yere bomba yerleştirildi', 'İzmir'de canlı bomba alarmı', 'Sakarya'da güvenlik nedeniyle okullar kapatıldı' ve buna benzer teweetler anında yayılıyor.
Murat Kelkitlioğlu/Akşam
Şu an bile DAEŞ dünyadaki en güçlü devlet-dışı organizasyondur. Terör örgütü sıfatının ötesinde bir terör devleti organizasyonudur. Ayrıca ben DAEŞ'in yeni yerleri de işgal edeceği ve topraklarını genişleteceği kanaatindeyim. DAEŞ çok adanmış çok akıllı, çok cesur ve çok vahşi bir yapılanmaya tekabül ediyor ve her geçen gün büyüyor. Ebu Bekir El Bağdadi denen adamın içinde olduğumuz küresel postmodern çağı çok iyi kavramış ölümcül bir zekâsı var. El Bağdadi ve ordusunun vahşeti psikopatlığından kaynaklanmıyor. Son derece şuurlu bir yıldırma ve cazibe aracı olarak vahşet pornografisini son sınırlarına kadar kullanıyor. Terörist liderliğe yeni ve korkunç bir açılım getiriyor El Bağdadi. Tipik Ortadoğu izahatlarıyla El Bağdadi'yi küçümsemek bana göre yanılgıdır...
DAEŞ asla El Kaide değildir. Türkiye'nin hep söylediği gibi Esad rejimi ile DAEŞ birbirini besliyor. Zaten Esad'ın uluslararası bir koalisyon tarafından devrilmesi gecikirse Şam'ın yeni sahibi DAEŞ olabilir. DAEŞ'i bitirmek Esad'ı bitirmeye göre çok daha zor ihtimaldir.DAEŞ devleti terörünü çok iyi kavramış isimlerden olan ve bu coğrafyayı gerçekten iyi bilen akademisyen Mahmud Muhamedou'nun şu analizi gerçekçidir:
DAEŞ ileriye dönük Napolyonvari bir stratejik çeviklikle, sınırsız gaddarlıkla ve düşmanlarını tekfir ederek 21. yüzyıl Ortadoğu'sunun görünümünü taktik üstünlük, "işgal et ve tut" hamleleri ve sınır aşırı yayılışıyla bariz bir şekilde değiştiriyor. Örgüt farklı cephelerde farklı ittifaklara karşı savaşıyor, iki ülkede geniş topraklara hükmediyor, sahaya on binlerce adam sürebiliyor. Özetle DAEŞ çok kısa sürede modern tarihin belki de en güçlü sınır aşırı, silahlı, devlet dışı yapısı hâline gelmiş durumda. Örgütün ilerleyişinden çıkarılacak bir sonuç da şu ki DAEŞ bayrağının bir gün Şam'daki Emevi Camii'nde dalgalanması artık tasavvur edilemez bir ihtimal değil. Suriye krizindeki senaryoların içinde Şam Sarayı'na baskın olası "son dakika" haberleri arasında yerini koruyor.
Rasim Ozan Kütahyalı
Çuvaldızı ve iğneyi hazırlayalım. Hem kendimizi, hem başkasını eleştireceğiz. İğneyi kendimize batırırken bağırmak yok. Artık sözün bittiği yere geldik. Retorik, Ankara ve Taksim saldırılarıyla birlikte öldü. Şimdi eylem zamanı, hareket zamanı, somut adımlar atma zamanı. Bunları söyleyince herkesin gözü devlete, hükümete, bakanlara çevriliyor. Haklılar. Elbette güvenliğimizi ve canımızı korumak onların görevi. Bunu yapamıyorsa hesap sorulmalı, eleştirilmeli, istifa mekanizması çalıştırılmalı. Buraya kadar her şey yolunda mı? Çuvaldızı batırın hükümete, bakanlara.
Peki terörle mücadelede sivil toplum kuruluşlarının (STK) hiç görevi yok mu? Onlar da aslında kamu yararına faaliyet gösteren, devlete bu yüzden vergi vermeyen, hatta bir kısmı Anayasa'da, kanunda yeri olan, bakanlar kurulu kararıyla kamu yararına vakıf ve denek statüsü alan kurumlar değil mi? Sivil toplumun demokrasideki yerini sürekli hatırlatıyorlar bize. Mesela yeni anayasa yapılacak, bir kanuni düzenleme olacak, köprü yapılacak, park yapılacak bir bakıyorsunuz, 'milleti temsil eden sivil topluma danışmadan bunları yapmak demokrasiye sığmaz' diye başlıyorlar eleştiriye.
Peki, ülkenin her yanında terör can alıyor, şehir yakıyor, ilçe işgal ediyor, insanlarımızı mülteci konumuna sokuyor sivil toplum örgütlerimiz nerede? Güçlü bir sosyal kampanya yapıp, Sur'dan, Cizre'den, Silopi'den PKK yüzünden göç eden insanlarla dayanışma sergilenemedi. Onların paraya, pula ihtiyacı yok ama sevgiye, dayanışmaya, dostluğa ihtiyacı var. Terörle mücadele eden, can veren güvelik kuvvetlerimize moral kampanyaları olmadı maalesef.
Taksim saldırısından sonra, sosyal medyada binlerce insan, 'birlik için miting yapalım' diye çağrı yaptı. Bir kaç büyük sivil örgütü bizzat aradım. 'Teröre karşı bir miting yapın sivil örgütler olarak, biz de gönüllü basın ekibi olalım' dedim. Baktım kulağı Ankara'da, başka yerde.
Londra'da, Brüksel'de PKK bayrakları, Ankara'yı kana bulayan teröristin posterleriyle eylem yaptılar. Sürekli Avrupa'yı eleştiriyoruz, terörü destekliyor diye. Buna karşın Avrupa'da tek bir demokratik protesto yapamadı sivil örgütler. 5 milyon Türkün yaşadığı Avrupa'da, AK Parti organize etmeden, bir salon gösterisi, bir protesto yürüyüşü, bir sivil dayanışma eylemi yapılamıyor.
Hadi diyelim büyük eylem yapılamıyor. Avrupa'da temsilcilikleri olan önemli sivil toplum kuruluşları var. Bunlar, bir basın toplantısı, bir basın ziyareti, bir siyasetçi ziyareti de mi yapamıyor? Hiç ses çıkarmamak ne demektir, gerçekten anlamıyorum?
Her eylemden sonra bir tartışma yaşanır, 'parçalanmış ceset gösterilmesin, halkı korkuya düşürecek görüntü yayınlanmasın' diye. Medyanın hiçbiri buna uymaz, sonunda RTÜK yasak getirir. Sonra da başlarlar sansür tartışmasına, haber alma hakkı vızıltısına.
Kaç tane medya derneği var biliyor musunuz? Ben bilmiyorum. Ancak en az on tane sayabilirim. Hepsi STK. Bunlar, bir gün olsun bir araya gelip, 'Amerikalılar yaptı, İngilizler yaptı, Fransızlar yaptı, biz de yapalım. Medya olarak teröre karşı ortak bir tavır alalım, o görüntüleri kendi irademizle yayınlamayalım' diye konuşmamışlardır. Hadi diyelim farklı fikirdeler, farklı dünyanın insanları bunlar. Bir kısmı terörle aynı kulvarda. O zaman hükümeti destekleyen medya bir araya gelip, ortak karar aslın, herkese örnek olsun. Yok, bunu da yapan yok. Şimdi iğnenin sırası. Bu ülkenin sivil toplum kuruluşları ve medyası büyük bir çöküntü içinde. Ya hükümetin düşmanı olup, teröre ve her türlü kötülüğe destek veriyor ya da kayıtsız şartsız hükümete adıyor kendini. Her ikisi de sivil toplum kuruluşu felsefesine terstir ve gelecek açısında çok tehlikelidir. Terörle yol arkadaşlığı yapan STK'ya diyecek sözümüz yok, onlarla artık yargı uğraşmalı.
Kemal Öztürk/Yeni Şafak
Haber "Demirtaş'ın kardeşi CHP'ye seslendi" diye yer aldı ama doğrusu şu olacaktı: "Demirtaş'ın PKK'lı kardeşi, CHP'ye seslendi." Çünkü Nurettin Demirtaş'ın askerlik raporu sahte çıkınca soluğu Kandil'de almıştı.
Nurettin Demirtaş, "Eğer Mustafa Kemal Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'ndan ders alınacaksa,ilk hamlesinin Kürtlerle ittifak kurmak olduğu hatırlanmalıdır. CHP cumhuriyetin bu kritiksürecinde Kürtlerin yanında yer almalıdır" diyerek CHP'ye 'el uzatmış'. PKK'lılar geçen sene CHP'ye HDP ile işbirliği teklif ediyorlardı. İş artık direkt PKK ile saf tutmaya çağırmaya kadar varmış...
Rejimi kurmakla övünen parti, halk oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı'nı devirmek amacıyla hareket eden bir terör örgütüyle işbirliğine davet edilmektedir. Üstelik davetteki metafora göre PKK, 'Kurtuluş Savaşı'nın günümüzdeki ordusudur!
Gelinen noktada, PKK'nın CHP'ye ittifak çağrısı yapmasını gerektirecek bir konjonktür gerçekten var. PKK'lı intihar bombacısının Ankara'da 37 vatandaşımızı öldürdüğü gün, CHP Genel Başkan Yardımcısı'nı PKK'nın yayın organı Med Nûçe'de görmemiz mesela. Ya da yine CHP'li bir vekilin, "1992 doğumlu bir kadını, vücudunu patlatarak ölüm saçmayaiten sebepleri konuşmadıkça terörle mücadele yalandır" diyerek bizleri mağdurlarla değil, intihar bombacısıyla empati yapmaya çağıran sözleri mesela. Bunlar sadece son bir hafta içinde gerçekleşenler. Yoksa Kılıçdaroğlu'nun 'hendeklerdeki arkadaşlar' çıkışı ya da 'YPG terör örgütü değildir' ifadesi de hâlen hafızamızda...
PKK'ya, CHP'yi işbirliğine çağırma cüretini veren, bizzat CHP'nin mevcut yönetimidir. Anamuhalefet partisinin geldiği nokta hem acıklı, hem ibretliktir.
Hilal Kaplan/Sabah
ABD'nin eski Ankara Büyükelçileri, Kandil'deki PKK liderleri, Pensilvanya'daki bedduacı (son konuşmasında bir beddua daha savurdu), Sözcü ve Cumhuriyet gazeteleri ve maalesef AK Parti içinden birileri, bir "Erdoğansız Türkiye" korosu oluşturdular. "Türkiye'yi diktatörlüğe götüren Erdoğan gitmeden Türkiye'ye demokrasi gelmez" diyorlar. CHP, vahşi terör saldırı ile desteklenen bu şer ittifakının çağrısına açıktan destek vermek istemiyor ama "başımıza gelenlerin hepsinin müsebbibi bu iktidardır, Erdoğan'dır" demeyi ihmal etmiyor. (Yahu şu Brüksel'deki PKK çadırını da mı Erdoğan kurdurdu. Bari ona bir şey deseniz...)
Azgınlaştırılan terör saldırıları ile PKK'ya verilen küresel destekle Türkiye'ye diz çöktürmek isteniyor. Türkiye, ekonomik ve siyasi bir istikrarsızlığın, bir kaosun içine çekilmek isteniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan bunun için hedef seçiliyor. Bunun için "Hükümet, Türkiye'yi yönetemez hale geldi" algısı oluşturulmaya çalışılıyor.
Operasyonun stratejisi, halkta korku uyandırarak, halkın devlete olan güvenini sarsmaktır. Hükümet/devlet bir acziyet içine düşsün, halk sivil iradeden ümidini kessin, bir yönetim boşluğu oluşsun diye terör baskısını artırıyorlar. İşte tam da bu yüzden mesele Erdoğan meselesi değildir. Türkiye'nin beka meselesidir. İşte onun için tam da Çanakkale zaferinin 101. yılında bize yeniden Çanakkale ruhu lazım. Sayın Bahçeli çok güzel ifade etti: "Terörle mücadelede milletle beraber, devletle yan yana..."
Evet, bugün milletle beraber, devletin yanında olma günüdür. Çünkü saflar çok netleşti: Millet var, bir de millet düşmanları var. Moskova'da PKK'ya büro açtıranlar ile Rus gazetesine "Türkiye terör devletidir" diye röportaj verenler milletin safında değildir. Brüksel'de çadır kuranlar ile "Erdoğan gitsin de isterse Türkiye batsın" cinnetine tutulan imza toplayıcısı onursuz muhbirler lobileri milletin safında değildir. MİT TIR'larını durduranlar ile Türkiye'yi dünyaya jurnalleyen casuslar milletin safında değildir. Yarın çok şey unutulur ama ihanet unutulmayacaktır...
Türkiye, bu ihaneti seyredemez. Türkiye çaresiz ve güçsüz değildir. En başta TBMM, dokunulmazlık konusu sulandırılmadan tavrını geciktirmeden ortaya koymalıdır. Askerimizi şehit eden, polisimizi şehit eden bölücü terörist canilerin tabutu başında "biz de sizinle beraberiz" diyenler, onların taziyesine gidenler Meclis çatısı altında bulunamaz. Onların eli kanlı, onlarla siyasi bir çözüm de konuşulamaz. Yılmak, ürkmek, korkmak yok. Bu millet, "bitti" dendiği günlerde bitmedi. "Bir daha ayağa kalkamazlar" denilen badirelerden sonra yükseldi. Allah, bu milleti hiç terk etmedi...
Hüseyin Gülerce/Star
'Beş gün bankaya uğramayıversen mesela?', '15 gün eğlence mekanlarına gitmesen? (nasılsa güvenli de değil)', 'Nasılsa bomboş AVM'ler; 15 gün gitmesen, kredi kartı kullanmasan?', 'Mesela 15 gün benzin almasan arabana?', 'Madem hayat durdu, neden sen kasten durdurmuyorsun dersin?' '15 gün paralı yolları kullanmasan?' '15 gün muhalif bile olmasan?' Bu tweet'ler ünlü oyuncu Fırat Tanış'a ait. Tanış özetle, 'Bombalı saldırılar zaten hayatı durdurdu, bir tekme de sen at ülkene; tüketme, ekonomi batsın' diyor. Böyle vicdansızca tweet'ler atan sanatçıları eleştirdiğimizde de hedef göstermekle suçlanıyoruz. Şimdi bu tweet'leri eleştirmeyelim mi? Terörist bir bomba atıyorsa; Tanış gibi vatan hainliğiyle muhalifliği karıştıran sanatçılar yazdıkları tweet'lerle o bombanın etkisini artırıyorlar.
Hep ne diyoruz? Terörün birinci amacı şiddet yoluyla toplumda korku ve endişe yaratmaktır. Terörist bombayı atıyor; sosyal medyada muhalif diye geçinen sanatçılar, akademisyenler, gazeteciler yazdıklarıyla toplumdaki korku ve kaosu körüklüyor. Bilinçsizce sosyal medyayı kullananlar da var, 'Hükümeti eleştireyim' derken korkuyu artırıyorlar. Ancak bazıları var ki, algı operasyonunu bilinçli yapıyor. Düşünceleri de şu: Güya terör ülkeyi teslim alırsa, ekonomi ve hayat durursa, hükümet düşer! Hadi ülke kan gölüne döndü, ekonomi iflas etti, yabancı yatırımcılar ülkeyi terk etti, dev şirketler battı, büyük işten çıkarmalar yaşandı vs. ve hükümet düştü; o zaman ne olacak? PKK'nın kuklası HDP, kayyum atanması beklenen MHP, üç ayda bir kurultay düzenleyen, içine HDP kaçmış CHP mi enkaza dönüşecek ülkeyi kurtaracak?
Hem terör örgütlerinin adamları ve sempatizanları, hem de Fırat Tanış gibi muhaliflikle vatan hainliğini karıştıranlar; günlerdir sosyal medyada algı operasyonu yürütüyor.
Evet, yaşananlar kötü, insanlar korkuyor. Ancak ülkeyi esir alan bu korku atmosferinde, sosyal medyada yürütülen algı operasyonunun etkisi var. Parçalanmış cesetleri, paniğe kapılmış insan görüntülerini paylaşıyorlar ya da asılsız bombalama haberleri yayıyorlar. Amaç terörün hayatı durdurmasını sağlamak. Fırat Tanış ise iyice zıvanadan çıkmış, bir de kredi kartı kullanma, bankaya uğrama, alışveriş yapma, tüketme, Türkiye batsın diyor! Bunları yazmak hangi vicdana sığar? Normalde bu terör olayları başka bir ülkede yaşansa iç savaş çıkar. Fırat Tanış gibi sırf siyasi özlemleri için ülkenin batmasını isteyenlere inat bu ülke ayakta! Adamın batırma planına bakar mısın? Ergenler bile bu esprileri yapmaz! Sen tüketme Fırat, 15 gün market alışverişini Yunanistan'dan yap! Hatta sen 15 yıl dizi, film vs. oynama; rahat bırak bu halkı, tüketme! 15 gün değil, bir gün adam ol!
Mevlüt Tezel/Sabah
Varbed Ermenice de aşağı yukarı Türkçedeki "usta" anlamına denk geliyor... Ara Varbed Türkiye'nin en iyi foto muhabiridir. "Fotoğraf sanatçısı" derseniz zılgıtı yersiniz; o kendisini bir "foto muhabiri" olarak tanımlar. Ara Güler Türkiye'nin gururudur, sembollerinden biridir. Geç kalınmış da olsa, bu büyük sanatçıyı dünyaya hakkıyla tanıtmak üzere "Eye of İstanbul/İstanbul'un gözü" adıyla 60 dakikalık uzun metrajlı bir belgesel hazırlandı. Belgesel 13 Mart'ta Washington DC Bağımsız Film Festivali'nde dünya prömiyerini yaptı ve tüm kategoriler içinde en iyi film ödülünü kazandı.
Bununla da kalmadı. "İstanbul'un gözü" Selanik Belgesel Film Festivali'nde Avrupa prömiyerini yaparken, biletler günler öncesinden tükendi. Film ayrıca dünyanın birçok festivalinden de davetler aldı. Belgeselin yönetmeni Ümran Safter ödülü aldıktan sonra yakında Türkiye'de de filmin galasını yapmayı planladıklarını, dünya çapında tanınan ve bugüne kadar 1 milyondan fazla fotoğraf çeken Ara Güler'in dünyaya daha iyi tanıtılması için hazırlanan filmin mayıs başında Los Angeles'taki Güneydoğu Avrupa Film Festivali'nde gösterileceğini ifade etmişti. Dünyada belgeselin hikâyesi bu iken, İstanbul Film Festivali Danışma Kurulu, Ara Güler hakkında hazırlanan 'İstanbul'un Gözü' belgeselini reddetti. Ara Varbed, yakın dostları olduğu Eczacıbaşı ailesinin kurduğu İKSV'nin kendisine reva gördüğü bu tutumuna çok üzülmüş. Hatırlarsanız, geçen aralık ayında Ara Varbed Kısıklı'daki konutunda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesinin fotoğraflarını çekmiş, demokrasi, ifade özgürlüğü şampiyonluğunu kimseye kaptırmayan malum faşist medyanın saldırılarına maruz kalmıştı.
Can Dündar'ın Cumhuriyet'i, Güler'in adıyla dalga geçerek "Usta'yı Ara ki bulasın" diye manşet atmıştı. Nasıl olur da, onlar Sayın Erdoğan'ı dünyaya "diktatör" diye tanıtmak ve haletmek isterken, Ara Güler gibi tanınmış, prestijli bir Ermeni sanatçı cephede böyle bir gedik açardı!
Ara Varbed geri adım atmadı, Orhan Pamuk gibi eğilip bükülüp mahalle baskısına boyun eğmedi. Cevabı ağır oldu "hodri meydan" dedi. Muhabir "Neden size saldırıyorlar" diye sorduklarında şöyle demişti: "Ne bileyim ulan! Bir sebebi yok. Ne istiyorlar? Cumhurbaşkanı değil mi? Çekmeyecek miyiz? Tabii Cumhurbaşkanı'nı çekeceğim, onu çekmeyip sizin gibi serserileri mi çekeceğim!"
Cumhuriyet'in manşeti hakkında da "Umurumda değil, okumuyorum artık o gazeteyi" deyip kestirip attı. Ama onlar unutmaz. Güya İstanbul Film Festivali'ne almayarak intikam alıyorlar. İKSV'nin özrü ise kabahatinden büyük. Diktatörlüğün, faşizmin, mahalle baskısının alasını sergilerler, hiç de utanmaz, sonra demokrasi dersi verirler. Kutluğ Ataman gibi birçok sanatçı mahalle baskısına direndikleri için onların hışmına uğramıştır. Ellerinden geleni artlarına koymasınlar. Lütfen daha da pespayeleşsinler ki, varsa bunlara kananlar, onlar da görsünler gerçek yüzlerini. Hepsi birleşse Varbed'in attığı tırnak etmezler. O yüzden onlar unutulacak Ara Varbed gibileri hep saygıyla hatırlanacak.
Markar Esayan/Akşam
Terör örgütü lideri Murat Karayılan'ın Nevruz mesajından bir bölüm aktarıyorum: "Dolmabahçe anlaşması çerçevesinde müzakerelerin başlamasına, hareket olarak hazır olduğumuzu belirtiyoruz. Eğer Tayyip Erdoğan ve AKP bu katliamcı, ırkçı tavrından geri adım atarsa, Newroz yeni bir atılım ve çözümün gelişmesine vesile olabilir." Bu güya "iyi niyet" (!) bildiren açıklamaya verilebilecek en iyi cevap şu bence: "Hadi oradan!" İkinci olarak da şunu söylemek lazım:
Bu ülkede 10 yıl öncesine kadar "Newroz" bile diyemiyordunuz. "Katliamcı, ırkçı" diye suçladığınız Erdoğan sayesinde hem istediğiniz neşriyatı yapabiliyorsunuz, hem de gerçekten "ırkçı ve katliamcı" yöneticilerin açtığı yaraları tamir edebiliyorsunuz. Hem de elde ettiğiniz sınırsız özgürlük sayesinde her melaneti sergileyebiliyorsunuz... Bu ülkede, dağ kadrosundan Mustafa Karasu ve Bese Hozat'a sütun açan gazeteler var... Ebubekir El-Bağdadi'nin Fransa'da yayımlanan DAEŞ gazetesinde köşe yazarlığı yapması gibi bir şey...
Üçüncüsü şu: Ne müzakeresi? Devlet, hangi sorunu sizinle çözecek? Dahası, çocuk öldürmekten ve şehirleri patlatmaktan başka bir özelliği bulunmayan bir terör örgütüyle hangi konularda pazarlığa oturacak? Daha da önemlisi şu: Bir pazarlığın tarafı olma hakkını nerden alıyorsunuz?
Devlet, evet, çözüm süreci çerçevesinde, HDP'li ulaklar aracılığıyla Kandil'le İmralı arasındaki mesajlaşmalara (bir diğer ifadeyle haberleşmelere) göz yumdu; daha doğrusu, bu haberleşme trafiğine izin verdi. İmralı'daki "önderliğinizin" verdiği söz uyarınca önce sınır dışına çekilecektiniz (göz boyama niteliğindeki kısmi çekilmeyi 31 Mayıs'ta durdurdunuz, Gezi rezilliği başlayınca militanlarınızı geri çağırdınız), sonra "silah bırakma kongresi" toplayacaktınız ve silahlarınızı gömecektiniz.
Dolmabahçe'de bir mutabakat metni hazırlandı, bir yol haritası çizildi. Tarih 28 Şubat 2015... Sonra ne mi oldu? Hatırlayalım: Mutabakat metni canlı yayında okunur okunmaz, önce, HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş ses verdi: "Bu mutabakat Kürtlerin meselesini çözmez."
İkinci açıklama Mustafa Karasu'dan geldi: "PKK kongre yapıp silah bırakma kararı alacaktır biçimindeki yaklaşımlar tamamen demagojidir..."
Üçüncü açıklama KCK Eş Başkanı Cemil Bayık'tan geldi (ki, Dolmabahçe mutabakatından hemen sonra söz almıştı): "PKK silah bırakacak açıklamaları seçim propagandasıdır. Silahların bırakılması, ancak önder Öcalan'ın bizzat katılacağı bir kongrede karara bağlanabilir. Yani PKK bu kararı Öcalan serbest kalmadan açıklamayacak. "
"Devrimci halk savaşı başlamıştır" diyerek, zımni ateşkes sürecinin bozulduğunu ilan eden Bese Hozat da şöyle diyordu: "HDP'den bazı kişilerin AKP'nin oyununa gelerek silah bıraktırma adresi olarak Önder Apo'yu göstermeleri büyük bir yanlıştır. "
Başa dönüp soralım: Ne müzakeresi? Devlet, hasbelkader kurulmuş masayı devirip kaçan, zımni ateşkes sürecini "savaş hazırlığı" yaparak geçiren terör örgütüyle neyi müzakere edecek?
Hadi işinize!
Ahmet Kekeç/Star
HDP'lilerin, Taksim'i kana bulayan DAEŞ saldırısıyla ilgili açıklamaları da, insanda 'bu türden yalanların hala alıcısı var mı ki söyleyip duruyorlar' düşüncesini uyandıran klişe açıklamalardan. "Saldırıyı lanetliyoruz... Bu saldırı, kim tarafından yapılmış olursa olsun asla kabul edilemez, mazur gösterilemez..." şeklinde başlayan açıklama, rutin cümlelerden sonra şöyle devam ediyor: "Türkiye toplumu her geçen gün Saray'ın ve siyasi iktidarın iç ve dış politikadaki yanlış ve tutarsız politikaları, devlet şiddetini arttıran, özgürlükler alanını daraltan uygulamaları nedeniyle büyük bir kutuplaşma, bölünme, ayrışma ve nefret söylemi yükselişi ile karşı karşıyadır..." 'İç ve dış politikadaki yanlış ve tutarsız politikalar' derken; kendilerini güden terör örgütünün saldırılarına karşı gerekenin yapılıyor olmasından bahsediyorlar aslında. Onlara göre iç politikadaki yanlış bu. Dış politikadaki yanlışlıklar derken kastettikleri daha da vahim.
Suriye'deki eli kanlı diktatörü desteklememek ve Mısır'daki darbecilere alkış tutmamak onlara göre yanlışların ilk halkası. Esas dertleri de, Cumhurbaşkanımızın ve iktidarın ülkemiz ve bölge üzerine hesaplar yapan emperyal mihraklar karşısında dimdik durmaları.Ortak Vatan'da, bütün vatandaşların eşit haklara sahip olabilmeleri için başlatılan Barış Süreci'ni yarıda kesen kendileriydi. Suriye'nin kuzeyi ile ilgili kurdukları hayale mani olunacağını anlayınca, Temmuz 2014'te terör saldırılarını başlatarak yaptılar bunu. 'Devlet şiddeti' dedikleri, güvenlik güçlerinin terör saldırılarına tam da gerektiği şekilde verdiği cevaplar. Devletin devletliğini yapmasından müştekiler yani.
Çukur kazıp, barikatlar kurarak ilçeleri yaşanamaz hale getiriyor, sonra da 'özgürlük alanlarının daraltılmasından' dem vuruyorlar. Meclis'teki partilerin demokratik adımlar atmasını istiyor, ama terör saldırıları ile ilgili olarak açıklanacak terör karşıtı bir deklarasyon denildiğinde, kaçacak delik arıyorlar. Söylemeye çalıştıkları, yani aslında mutlaka söylemeleri için birilerince zorlandıkları şu: "Türkiye, içerde terör örgütünün faaliyetlerine karşı durmaktan; dışarıda da, Suriye'deki Rojava oluşumuna karşı çıkmayıp destek olduğu gibi, örgüte destek olan dış güçleri kızdırmaktan da vazgeçmeli... Yoksa..." 'Yoksa'nın ne demek olduğunu iyi biliyoruz; yaşıyoruz çünkü. Onların bilmedikleri ise, parlak laflar ardına gizlemeye çalıştıkları niyetlerinin Kürt kardeşlerimiz de dahil olmak üzere herkes tarafından bilindiği... Yalanlarının alıcısı yok yani...
Ekrem Kızıltaş/Takvim