Muhalefetin ekonomi yazarları yıllardır Türkiye'nin "battığını" söyler dururlar. Bunların içinde İstanbul sermayesine göbeklerinden bağlı olanlar ara sıra gerçekleri de yazmaktan kendilerini alamazlar, ne de olsa ar damarlarının çatlamadan kalmış bir ucu da vardır. Ar damarı hepten paramparça ya da doğuştan damarsız ve kemiksiz olanlar da, "Fethullah sermayesi" battıkça Türkiye'yi de batırmaya çalışırlar. Gerçek şudur: Türk ekonomisi bütün nankör şartlara rağmen büyümektedir. Ortalama büyüme oranı da her yıl yüzde 4...
Bunu ancak altmışlı yıllarda, o beğenmediğimiz Süleyman Demirel devrinde yakalamıştık. (Devrimci arkadaşlar da "ülkemiz geri kalmış bir sömürgedir" sanarak eylemlerine hız vermişlerdi. Acaba niçin duvara tosladılar, merak eden kaldı mı?) Evet, "konjonktür" çok uygundu, petrol sudan ucuzdu falan filan ama kapitalizm o zamana kadar görmediğimiz ölçüde gelişiyordu. (Yani o dönemde Türkiye'de her şey olurdu da sosyalist devrim olmazdı.) Ellili yıllarda ilk ürkek ve yetersiz adımları atmıştık. Seksenli yıllarda yeni ve köklü bir hamle yaptık, iki binli yıllarda yeni bir hamle daha. Ne hikmetse Türk ekonomisini büyütenler de hep Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan gibi "gerici" liderlerdi canım! Bugün Çin ve Hindistan bizden daha fazla büyümektedir (yüzde 7, hatta 7.5 gibi.) Ama Türkiye de Rusya'yı geçmiş, İsveç'in oranını yakalamıştır. Peki o zaman niçin Avrupa ülkeleri bizden daha ileride? Onlar "zaten" büyük de onun için! Bu işi önceki yüzyılda halletmişlerdi.
Anlı şanlı Fransa, 2013 yılını yüzde 0 büyümeyle kapatmıştı. Geçen sene yüzde 1'i yakaladılar da sevindirik oldular. Krize girmiş bir dünya ekonomisinde Türkiye'nin yüzde 4 ortalamasından aşağı düşmemesi büyük bir başarıdır. Türkiye herşeye rağmen yatırım da yapıyor ve Türkiye'ye, on beş yıl önceki kadar olmasa da, "sıcak para" gelmeye devam ediyor. İşsizlik önemli oranda (yüzde 10 gibi) ama feci durumda da değil (Yunanistan'da yüzde 24.) Üstelik bu göstergede "kayıt dışı ekonomi" görünmüyor, yani işsiz görünen milyonlarca kişi "çaktırmadan" bir işte çalışıyor, aç mezarı yok. (10 bin dolar görünen kişi başına milli gelir de aslında 15 bin dolar civarındadır.) Cari açık yüzde 7.5'ten yüzde 4.5'e inmiş, bu başarı değilse nedir?
Engin Ardıç/Sabah
MİT TIR'larının durdurulması her medeni ülkede olduğu gibi Türkiye'de de suç, yasadışı baskın görüntülerinin medyaya servis edilmesi suç, bu görüntülerin manşetlere taşınması suç. Basın özgürlüğü muhabbeti ancak o TIR'ların durdurulabileceği ve görüntülerinin servis edilebileceği tartışması kadar meşru. Daha açık bir ifadeyle, meşru değil. Tartışma baştan beri sorunlu. ABD de dâhil olmak üzere birçok ülke azar azar da olsa muhalefete askeri yardım yapıyor. Bunun için kurulan bir Suriye'nin Dostları Çekirdek Grubu var. Yani tartışmanın başından itibaren Türkiye'nin sanki gayrimeşru bir iş yaptığı tezviratını yapanlar ya cahil ya da kötü niyetli. Her devlet gibi Türkiye de TIR'ın içeriğini başta stratejik nedenlerden ötürü ifşa etmek istememiş; gel gelelim FETÖ'nün servis ettiği bilgi ve görüntüler Cumhuriyet gazetesine manşetten girmiş. Yani yabancı bir istihbarat elemanı ülkesine rapor gönderseydi '1000 havan, 1000 top mermisi…' şeklinde başlayan rakamlar verirdi, tıpkı Cumhuriyet gazetesinin haberi gibi.
Tutuklu veya tutuksuz yargılanma tartışmaları bir tarafa (şahsi olarak tutuksuz yargılanabileceklerini düşünüyorum), davanın çekirdeğini 'devlet sırrını ifşa' mı, 'gazetecilik' mi olduğu tartışması oluşturuyor. Yukarıda anlatmaya çalıştığım noktalardan hareketle davanın salt basın özgürlüğüyle alakalı olmadığı anlaşılır. Devletin gizli kalmasını istediği bu bilgi ve görüntüleri yayımlamak, basın özgürlüğü bahanesiyle geçiştirilebilecek kadar basit bir olay değildir. Bu davanın bağlamını ve sanıkların cezasını ise 'devam eden' mahkeme süreci belirleyecektir.
Hal böyleyken yabancı diplomatların mahkemede arzı endam etmesi, yabancı müdahalelere karşı hassas olan her ülke gibi Türkiye'de de eleştiri çekmiştir. Ama sorun bu diplomatların mahkemede hazır bulunmasından ziyade davaya müdahil olma gayretleridir. İngiliz Başkonsolos bir hâkim gibi davanın basın özgürlüğü davası olduğuna karar vermiş, sanıkla dayanışma içerisine girmiş, davanın sonucunun 'Türkiye'nin nasıl bir ülke olmak istediğini belirleyeceği' gibi abuk sabuk bir laf bile etmiştir. Başkonsolos tabii ki amacı açık istihbarat toplamak olan bir diplomat olarak Can Dündar'ın devletin mahremini açık bir istihbarata dönüştürmesinden memnun olmuştur. Zira mevzu bahis İngiltere hükümetinin mahrem kalmasını istediği bir bilgi değildir, o durumda ifşacının başına nelerin gelebileceğini The Guardian veya Wikileaks örneklerinde görebilirsiniz.
Ufuk Ulutaş/Akşam
Dün Hürriyet'te Genel Yayın Yönetmenleri Sedat Ergin'in köşe yazısı vardı. Şaşırdım. Zira bu Sedat Bey'in göreve geldiğinden beri ya ikinci yazısıydı ya da üç.
O halde olağanüstü bir durum olmalıydı. Baktım, Reza Zerrab'ın yakalandığı haberini nasıl "atlattıklarının" inanılamaz, muhteşem, adeta harikulade öyküsünü anlatmış. Biliyorsunuz, Zerrab'ın gözaltı fotosunun nasıl olup da saniyesinde ve sadece Hürriyet'e fakslandığı merak ediliyordu. Ha bir de grubunun Cemaat'le birlikte bu konuyu Türkiye'nin ilk gündem maddesi haline getirdikleri yönündeki iddialara cevap vermişti Sedat Bey. Ergin özetle "Oğlan bizim, kız bizim, gazete bizim, hangi haberi cilalayacağımızı size mi soracağız" diyor. Haklı.
Kimin, gazetesini ve gazeteciliğini kimin hizmetine vermek zorunda kaldığından kime ne. Ancak yaptığı gazeteciliğin ideal olduğunu söyleyip yayın politikalarını eleştirenleri sanki "Zerrab'ın haberini vermeyin" demişler gibi itham ederse olmaz. Kendi adıma konuşayım. Örneğin ben Zerrab haberinin Cemaat, Doğan grubu ve PKK medyasında verilişini de eleştirdim, ama haberi anında ATV Kahvaltı Haberleri'nde de işledik. Neyse, Aslında Sedat Bey de diğerleri de çok iyi biliyor.
Ahali her şeyin farkında. İşte, tıpkı o muhteşem "Bana yeniden şarkılar söyleten kadın" şarkısına klip çeker gibi tekrar köşesinin başına geçme ihtiyacı duymasının nedeni de bu. Zira insanlar, suçu günahı sevabı ayrı konu, genç bir işadamının cezaevine girişini, üstelik de eşinin ağzından şarkılar eşliğinde haberleştiren sabah ve akşam haberlerini izledi ekranlardan. Bu ülkenin, bu halkın düşmanlarının kininin, nefretinin hangi boyutlarda olduğunu, ABD'li savcılar eliyle darbe beklerken daha ne kadar bel altına da inebileceklerini gördü. Temizleyin temizleyebilirseniz, bunlar unutulmaz.
Melih Altınok/Sabah
Bize "gazeteciymiş gibi" yapan ama meslekle ilişkisi kurcalandığında sapır sapır dökülecek Can Dündar da, bana o şımarık memur çocuklarını hatırlatıyor. O da mesleğin imtiyazlı çocuğu. Hep kollansın, hep "ayrıcalıklı" bir yerde tutulsun, işlediği cürümlerin hesabı sorulmasın istiyor. Efendim, gazetecilik yargılanıyormuş... Hasan Cemal böyle diyor. Kimse bana Can Dündar'ın gazeteci olduğunu anlatmasın.
Ulusalcısından cemaatçisine, Kemalist'inden Gezi'cisine, Kürtçüsünden Türkçüsüne, İngiltere'sinden Amerika'sına, neredeyse bütün bir "şer cephesi" tarafından kollanan ve "vatan hainliği" türünden küçük (!) yaramazlıkları hoş görülen Can Dündar'ın gazeteci olduğunu, sırf "gazetecilik" cehdiyle o işlere kalkıştığını kimse bana anlatmasın.
Can Dündar gazeteci filan değildir... Gerçekten de "gazetecilik" yapması gereken dönemlerde ortalıktan toz olmuş, değeri şöhretinden küçük bir insandır. Kötü bir insandır üstelik... Bu mesleğe gelmiş en büyük yalancılardan biridir. Casusluk suçundan yargılanıyor. Bence de yargılanmalıdır. Çünkü gerçekten de casusluk yapmıştır, gerçekten de vatana ihanet etmiştir ama hepsinden önce "ahlak"tan yargılanmalıdır. Bir insan, "Polis katliam hazırlığı yapıyor. Annelerinin kucağından çocukları zorla alınıp götürülüyor. Oğlum kayıp, oğlumu bulamıyorum" diyorsa ve bu beyanının asılsız olduğu ortaya çıktığı halde provokasyonlarına devam ediyorsa, özür de dilemiyorsa, o insan yalancıdır ve ahlak suçu işlemiştir.
Bir insan, "Bu silahlar IŞİD'e gidiyor" diye manşet atıyorsa, savcılık soruşturmasında "Elimde o silahların IŞİD'e gittiğine ilişkin bir belge yok. Duyum üzerine o manşeti attım" diye tornistan ediyorsa, özür de dilemiyorsa, o insan yalancıdır ve ahlak suçu işlemiştir. Bir insan, "12 Eylül rejiminin işkencelerine karşı çıkan haberler yaptığım için ödüller aldım" diyorsa, 12 Eylül'de MİT lojmanlarında dolaşan kısa pantolonlu bir ergen olduğu ortaya çıktığı halde bu yalanı biyografisine ekliyorsa, özür de dilemiyorsa, o insan yalancıdır ve ahlak suçu işlemiştir.
Mahkeme ne karar verir bilmem, yalancılara bu toplumda yer olmamalıdır. Hele o insan "gazeteci" maskesi altında bir de darbeye ve teröre destek veriyorsa, ilaveten meslekle ilişkisi kesilmeli, bütün yayın mecralarından tart edilmelidir.
Ahmet Kekeç/Star
ORC anket şirketinin, 36 ilde 4.176 kişiyle görüşerek yaptığı çalışmaya göre halkın %93.5'i "Teröre destek veren milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmalı mı?" sorusuna 'Evet' demiş. Bu önemli bir rakam zira HDP'ye oy vermiş vatandaşların bir bölümü dahil, halkta kesin bir konsensüs oluştuğunu gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, teröre destek veren vekillerin dokunulmazlıkları hakkındaki sözleri ve hatta HDP'nin meşru bir siyasî parti olup olmadığına ilişkin çıkışına rağmen, hükümet farklı bir yol haritası çizerek, fezlekesi olan tüm vekillerin dokunulmazlıklarını dört partinin beraberce kaldırmasını teklif etti. Meclisin yargı ile vekil arasında bir bariyer olmamasını istemek veya 'HDP'lileri mağdur/ kahraman' yapmama düşüncesi gibi argümanlara tam olarak katılmasam da bu önerinin sebeplerini anlayabiliyorum.
Ancak endişelerim de yok değil. Mesela bu kararla, vesayet güçlerinin son sığınağı olduğunu en son Anayasa Mahkemesi'nin Can Dündar kararında gördüğümüz yargıya meclisin işleyişini baltalama gücü de bahşedilmiş olmayacak mı?
Ya da en can yakıcı meselemiz şu an terörle mücadeleyken, 27 kişiyi öldürmüş bir canlı bombanın cenazesine giden ya da PKK'ya silah taşıdığı belgelenen vekille, bir yazara hakaret eden ya da seçim kanununun falanca fıkrasına uymamış bir vekilin eşitlenmesi doğru mu? Bu endişelerimin haksız çıkacağını temenni ederek şunu da sormak zorundayım: Ak Parti'yi temsilen Naci Bostancı ve Ayhan Sefer Üstün'ün son anda HDP ile de görüşmeye gönderilmesi ve Sırrı Süreyya Önder'in bir ceket bile giymeden onları karşıladığı görüntüsünü vermek ne kadar doğruydu? Daha da önemlisi gerekli miydi? Ak Parti, bu düzenlemeyi pekâlâ MHP ve CHP'nin oyları ile de geçirebilirdi.
Anayasa konusundaki Ak Parti- HDP görüşmesi, Önder'in 'Gelirler, kaçak çay içer giderler' demesi sebebiyle, Başbakan'ın haklı bir öfkeyle açıkladığı üzere iptal edilmişti. Son dönemde PKK'nın 65 vatandaşımızı katlettiği iki canlı bombalı saldırısını kınamadığını, HDP'lilerin PKK'lı cenazelerine katılım göstermeye devam ettiği, hendek terörüne açık desteklerinin sürdüğü ve artık Kürt halkının HDP'li vekilleri sokak ortasında azarlayarak kovduğu bir vasatta bu görüşme halka ve güvenlik güçlerine nasıl bir mesaj verdi? Anlamaya çalışıyorum.
Hilal Kaplan/Sabah
Duyan gelmiş!... İngiltere'nin İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner.., Fransa'nın İstanbul Başkonsolosu Muriel Domenach.., Hollanda'nın İstanbul Başkonsolosu Robert Schuddeboom.., Ve bazı Avrupalı parlamenterler… İlk duruşmada hazır bulunmuşlar… Selfie çekip paylaşmışlar, 'hepimiz Can'ız, hepimiz Dündar'ız…' tadında mesaj vermeyi de ihmal etmemişler… Sadece yabancılar yoktu tabii!... Türkiye'den de bazı destekçiler vardı orada... Bazı CHP ve HDP'li vekiller, Pensilvanya ekibi, çapulcu takımı..vs, ( Hepiniz oradaydınız yahu!)
'İsterse Türkiye yıkılsın, yeter ki Erdoğan gitsin' kafasını yaşayan bizim kifayetsiz müttefik kuvvetlerin ulusal güvenliği tehdit etmekle, casuslukla suçlanan birini desteklemesini anladık da.., İngiltere, Fransa, Hollanda Başkonsolosları ve AB'li parlamenterlere n'oluyor?...
Ne işiniz vardı lan sizin orda?... Casusluk davasında casuslukla suçlanan birine sahip çıkmak ne?... Elemanını kurtarmaya gelen hanginizdi söyleyin lan!... Yoksa mevzu hepinizi mi ilgilendiriyor?... Size ne bizim mahkemeden?... Burasını müstemleke mi sandınız dallamalar?!...
Bize gelene kadar Assange'ın namusunu kurtarsaydınız ya!... Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı'nın (NSA) eski ajanı Snowden'ın, İngiliz Guardian gazetesi ile işbirliği yaparak son yılların en büyük istihbarat skandallarından birinin belgelerini sızdırdığında n'aptınız, bir deyiverin hele?!...
İngiltere hükümeti Guardian'a 'belgeleri yayınlama' dediğinde, aksi takdirde gazeteye karşı casusluk davası açılması hatta gazetenin kapatılması ihtimali ortaya çıktığında söz konusu CD ve harddiskleri bizzat gazete imha etmişti... Sizde casusluk olan şey bizde neden gazetecilik oluyor bir anlatıverin bakalım?!... Sizin ne işiniz vardı Leigh Turner!... (Leigh diye yazılır, len diye okunur...)
Bizim kifayetsiz muhaliflerin hal-i perişanı ortada... Paralellere bir şey demiyorum... Zira dava casusluk davası... Herifler meslektaş dayanışması sergiliyorlar netekim... Ama ulusalcı Kemalistlere n'oluyor, onu anlamadık...
İstanbul Boğaz'ında İngiliz gemilerini görünce ne demişti Mustafa Kemal? "Geldikleri gibi giderler..."
Hikmet Genç/Yeni Şafak
Bu operasyonları çekenlerin yapmaya çalıştığı şey, Türkiye'de işlerin kötüye gittiği inancını yaymak. İnsanları, ABD başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun Erdoğan iktidarından kurtulmak istediği yalanına inandırmak. Bu şer şebekesi, Türkiye'yi teröre destek veren ülke konumunda göstermek ve Cumhurbaşkanı'nı uluslararası mahkemelerde yargılatmak için elinden geleni yaptı, yapmaya da devam ediyor. Onca zaman "Türkiye DAİŞ'e silah temin etti" diye kara propaganda yürüttüler. Can Dündar'ın ısmarlama proje- haberi üzerinden "Türkiye'nin DAİŞ'e silah gönderdiği" tezi işlendi.
Şimdi de Reza Zarrab'ın tutuklanması üzerinden Türkiye, "kara para aklıyor, Erdoğan da bu sürecin baş aktörü" diye propaganda yapıyorlar. Endişeli AKP'liler, bu tezgâhı ifşa etmek, bu tezgâhı kuranların cezalandırılması için uğraşmak yerine ne yapıyor peki? Hürriyet gazetesi, CHP, paralel devlet yapılanması gibi aktörlerin algı operasyonuna destek veriyor. Bu tutuklanmanın "uluslararası rüşvet operasyonu" gibi pazarlanmasına göz yumuyorlar. Susuyor, "Zarrab'ı savunmak bana düşmez" diyorlar.
Sanki size "Zarrab'ı savunun" diyen var. Ülkenizin çıkarlarını savunun, çekilen operasyonun ifşa edilmesine katkı verin yeter. Cumhurbaşkanına yöneltilen suçlama ve tehditlere karşı bir ses verin yeter. Can Dündar davası gibi kritik bir hususta bile yalpalayan, ülkesinin gerçek çıkarını görmezden gelenlerden ne çok şey bekliyoruz, değil mi? Bu endişeli AKP'liler, karşı karşıya kaldığımız tezgâhları görmüyor olabilirler mi? Söz ve davranışlarıyla, Türkiye düşmanlarına karşı verilen bu haklı mücadeleyi akamete uğrattıklarını bilmiyorlar mı?
Peki ya sizce bu ülkeye siyasi ameliyat yapmaya çalışan şer odakları, endişeli AKP'lilerin varlığına güvenmiyor olabilirler mi? Türkiye, özellikle son 3 yılda çok büyük badireler atlattı. Ve bu süreçte endişeli AKP'liler, kıyıda köşede Erdoğan'ın kişiliği ve vizyonu hakkında dedikodu yapmayı tercih ettiler. Tarih onları kifayetsiz muhterisler olarak yazacak, orası kesin. Ama yine de insan merak ediyor, acaba sağına soluna, altına yahut üstüne başka neler yazacak?
Fahrettin Altun/Sabah
Dün Sabah gazetesince manşete çekilen Devlet Denetleme Kurulu raporu çok nettir. Bu DDK raporu tüm devlet birimlerince emir telakki edilecektir. 1 Kasım 2015'te Türk milletinin zaferi kesinleşinceye kadar hala Fethullahçı örgüte finans sağlayan işadamları da işledikleri suçların bedelini ödemekten kaçamazlar. Şimdi numaradan nedamet getirmeye kalkan bu FETÖ finansörleri hakkında DDK raporu tüm kanıtları ortaya döküyor. 17-25 Aralık sürecinde Fethullahçı finansörlerin Türk devleti aleyhine aktif faaliyetlerde bulundukları resmi istihbarat raporlarına girmiştir ve FETÖ ile mücadelede öncü savcılarımızın bu isimlerle ilgili soruşturma süreçleri devam etmektedir...
Cumhurbaşkanımız nerdeyse her konuşmasında "Fethullahçı örgüte taviz veren oğlum olsa affetmem" mealinde net mesajlar veriyor. Her konuşmasında Fethullahçılar ile mücadelede taviz verilmeyecek diyor ama maalesef hala AK Parti içinden bazıları FETÖ ile mücadelenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti için yaşamsal önemde olduğunu kavramamış durumda. Bunların içinde bakanlık yapmış olanlar dahi var. Hala bazı sebeplerden FETÖ'cü işadamlarıyla kanka olanlar var. Devletin ve yargının elindeki somut bulgulara rağmen bazı kalantorlar çeşitli sebeplerle soruşturmaları engellemeye kalkarlarsa bu çok açıkça suçtur. Bu asla kabul edilemez ve cezalandırılacak bir olaydır.
AK Parti mensubu ve çevresindeki herkes iyi anlamalı ki, FETÖ ile mücadele bir parti işi değildir. Bu büyük harfle DEVLET işidir. FETÖ ile mücadele geri dönülemez bir DEVLET politikasıdır. FETÖ ile mücadele konusunda ant içmiş büyük liderimiz Recep Tayyip Erdoğan da FETÖ'yü himaye etmeye girişen siyasetçi ve işadamı tavırlarından çok rahatsız olduğunu defaatle ifade ediyor. Cumhurbaşkanımız her seferinde polislerimizi, MİT mensuplarımızı, savcılarımızı ve hakimlerimizi FETÖ ile hukuk içinde mücadele etmek konusunda cesaretlendiriyor. Fakat bazı siyasetçiler devletin işleyen sürecini aksatmak yönünde davranıyor. Yeniden söylüyorum FETÖ ile mücadele AK Parti meselesi değildir, bir DEVLET politikasıdır. Burası bir parti devleti değil, hukuk devletidir. Devletimize karşı suç işleyen Fethullahçı şirketleri ve finansörleri de kimse kurtaramaz. Bilakis FETÖ'yü korumaya kalkan herkes yargılanacaklar. Devletin çıkarları ve hukuk ne gerektiriyorsa o yapılır.
Cem Küçük/Star
Sağlık Bakanlığı'nın rakamlarına göre; PKK'nın 20-22 Temmuz tarihlerinde başlattığı terör kampanyası sonucu Güneydoğu genelinde 355 bin vatandaş Türkiye'nin değişik illerine göç etti. Bu rakamlar, niceliksel bakımdan açıklayıcı olsa da, orada yaşanan sıkıntı, zorluk ve kederi niteliksel olarak tasvirde yetersiz kalır. Ancak bu rakamlar; PKK'nın Güneydoğu'yu küçük bir Suriye'ye çevirdiği, Kürtleri de Suriyeli mültecilere dönüştürdüğünü söylemek için kâfidir.
Suriyeli mültecilerin güvenli ülke olarak Türkiye'yi tercih etmesi gibi Güneydoğu'daki vatandaşlar da PKK vahşetinden kurtulmak için yönünü Türkiye'nin batısına çevirdi. PKK tehdidinden kaçanlar kendilerini güvende hissedecekleri şehirlere sığındılar. Benzer bir durum Suriye'de de yaşandı. Suriye'de isyan patladıktan sonra sadece 250 bin Kürt, PKK-PYD'nin zorlamasıyla Kuzey Irak'taki Barzani yönetimine sığındı. Bir o kadarı da Türkiye'ye geldi. PKK/PYD'nin önce Rojava'da, daha sonra da Güneydoğu'da Kürtlere karşı sosyo-politik bir temizliğe giriştiği aşikâr. PKK, otorite tesis etmeye yöneldiği alanlarda, önce kendisinden olmayan nüfusu temizliyor, ardından da geride kalan nüfusu kendisine biat etmeye zorluyor.
Ne yazık ki siyaset, medya ve akademi çevrelerinde PKK'nın Kürtlere yönelik bu kasıtlı temizlik harekâtı yeterince dile getirilmediği gibi üstü de örtülmeye çalışılıyor. Akademisyen ve araştırmacıların imzaladığı şu ünlü "Devlet Kürtleri katlediyor" temalı bildiri, en fazla PKK'nın Güneydoğu'da Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği temizliğin üzerini örtme işlevi gördü. Bu aydınlar devleti işaret ederek asıl katliamcı örgütü gözden kaçırmak istediler. Hâlâ bile Suriyeli mülteciler konumuna düşürülen Kürtlerden bahsedilirken; "yerinden edilen", "çatışmalardan etkilenen", "göç eden Kürtler" gibi kavramları kullanılmakta. Fakat burada bilinçli bir terör dayatmasıyla topraklarını terk ederek, mülteci konumuna düşürülen insanlar söz konusu. Fail de PKK, sorumlu da PKK.
Ne var ki, şu ana kadar bu gerçeğin altı pek de çizilmedi. En 'sağduyulu' yazarlar bile bu meselede PKK'nın adını anmaya yanaşmıyor. Nötr ifadelerle, öznesiz cümlelerle adeta pandomim yapıyorlar. Anlatmadıkları anlattıklarından çok. Oysa 355 bin Kürt vatandaş, göç mevsimi olduğu için değil, PKK'nın terör dayatması yüzünden yaşadığı yerleri terk etti. Görmek ve göstermek istemedikleri gerçek bu.
Kurtuluş Tayiz/Akşam
Casusluktan yargılanan bir adama, yabancı devletin adamları mahkemedeki duruşmasında desteğe gelirse, buna ne denir? Benim lügatımda, "suçüstü" denir de.. Bunlarda utanma yok.. Yine üste çıkmaya çalışıyorlar.. Tayyip Erdoğan da, konsoloslar için resti çekti ya: "Ne işiniz var orada" diye.. Hemen arşive koşmuşlar.. Tayyip Erdoğan'a da, yargılaması sırasında benzer şekilde destek veren bir konsolos var mı diye aramışlar. Bulamamışlar.. Pek de benzemeyen bir ziyareti, "Arşiv utandırdı" diyerek, manşet yapmışlar.. "Benzer" gibi gösterilen o haber ne imiş?
Tayyip Erdoğan Siirt'te okuduğu şiir sebebi ile mahkum olduktan sonra.. Mahkumiyeti Yargıtay tarafından onandıktan sonra.. Hapse gireceği kesinleştikten sonra.. ABD'li konsolos, Tayyip Erdoğan'ı makamında ziyaret etmiş.. Vay canına sayın seyirciler! "Bu gol ya, gol. 90'dan gol, Erdoğan'a" diye ayağa kalkmış, heyecanla bağırıyorlar.. Acaba öyle mi?
Bence hiç de öyle değil.. Konsolosların duruşmaya gitmeleri, hangi açıdan yanlış? Mahkemeyi etkileme girişimi açısından yanlış.. Hakim daha bir karar vermemiş. Siz gidip, sanığa destekte bulunursanız.. Duruşmaya bizzat katılıp, tepki verirseniz.. Hakimin vereceği kararı da etkilemeye çalışıyorsunuz demektir.. Konsoloslara karşı çıkışın sebebi bu.. Peki.. Tayyip Erdoğan'a ziyarette aynı sakınca var mı?
Yok. Niye? Çünkü, Erdoğan Diyarbakır DGM'de yargılanırken, yanında ne konsolos var, ne sivil toplum kuruluşlarından kendisine destek veren birkaç kişi.. Avukatı ile duruşmaya girip, savunmasını yapıp çıkıyor. Dosya Yargıtay'a gidiyor. Yine, ortada konsolos da yok, desteğe gelen sivil toplum kuruluşları da.. Yargıtay cezayı kesinleştiriyor.. Atı alan Üsküdar'ı geçmiş, mahkumiyet kesinleşmiş. Hürriyet, "Artık muhtar bile olamaz" manşetini çekmiş... Tüm bunlardan sonra konsolos gelmiş, "Geçmiş olsun!" diyerek, iyi polisi oynuyor.. Söyler misiniz, Erdoğan'a yapılan ziyaretin neresi benziyor, casusluktan yargılanan Can Dündar'a; İngiltere, Fransa, ABD, Almanya ve daha birçok konsolosun, duruşmaya katılarak verdikleri desteğe?
Sabancı'nın çok sevdiği Cumhuriyet, baştan aşağıya Erdoğan düşmanlığı ile dolu diyoruz ya.. Bu düşmanlık sebebi ile, gözleri artık kör olmuş diyoruz ya.. Bir örnek daha vermeden geçemeyeceğim.. Dünkü nüshalarında var.. Can Dündar'ın duruşmasına yabancı konsolosların katılmasına karşılık olarak, Almanya'daki 10 Türk'ün öldürüldüğü seri cinayetlerin duruşmasına Almanya'daki büyükelçimizin katılmasını örnek göstermişler. Bu Cumhuriyet'te akıl mı kalmamış? Yoksa genel yayın yönetmenlerinin işlediği "casusluk" suçunu hâlâ anlamayanlar için de, suçlarını mı itiraf ediyorlar? Almanya'daki büyükelçimiz, öldürülen Türklerin haklarını korumak için, oradaki yargılamaya katılıp, bilgi edinmeye çalışıyor.. Türklerin sanık olduğu bir davaya değil, Türklerin mağdur olduğu davaya katılıyor, büyükelçi.. Türklerin haklarını korumak da, elçinin görevi olsa gerek.
Türkiye'deki örnekte ne oluyor? Ortada, bir İngiliz, bir Alman, bir Fransız, bir ABD'linin mağduriyeti mi var? Yooo. Öyleyse ne işi var, o konsolosların duruşmada? Yoksa.. Yoksa konsoloslar şunu mu diyorlar: "Can bizim canımız.. ABD'nin, İngiltere'nin, Fransa'nın, Almanya'nın adamı.. Onun için de.. Duruşmaya katılmamız, bizim için bir görev." Öyle mi demek istiyorsunuz, akılsız Cumhuriyetçiler?
Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit
Aziz milletimizin çoğunluklu görüşüne göre (kahir ekseriyet), Cumhurbaşkanı Turgut Özal zehirlenerek, Jandarma genel komutanı Eşref Bitlis uçağı düşürülerek, Muhsin Başkan'ın helikopteri kırdırılarak şehit edildi. Kahramanmaraş'ta 25 Mart 2009'da geçirdiği şüpheli bir helikopter kazasında yaşamını yitiren Muhsin Yazıcıoğlu ölüm yıldönümünde anıldı. Faili meçhul suikastlara kurban gitmeler etrafında yürüyen tartışmalar devam ediyor...MUHSİN BAŞKAN: Yazıcıoğlu'nun öldüğü kazada şüphe çeken noktalar var. 'Yaşıyor, hastaneye kaldırıldı' yalan haberleriyle, arama çalışmaları planlı şekilde durduruldu. Enkazın, 48 saat boyunca arama-kurtarma çalışmalarının yürütüldüğü bölgenin 115 km uzağında bulunması, ekiplerin 'bilinçli' olarak yanlış yönlendirildiği iddia edildi. Gazeteci İsmail Güneş'in 112 Acil servisiyle yaptığı 20 dakikalık telefon görüşmesi boyunca helikopterin yeri belirlenemedi. 'Helikopterin beyni' olarak nitelendirilen parçaların söküldüğü anlaşıldı.
Helikopterin düşüş zamanındaki radar görüntüleri arşivlerden silindi. Muhsin Yazıcıoğlu neden öldürülmüş olabilir?
Genel düşünce: "12 Eylül darbe öncesi ve sonrasına ilişkin birçok önemli ve gizli belgenin derin devlet tarafından 'tehdit unsuru' olarak görülmesi... Ergenekon davasının kilidinin çözüilmemesi için öldürüldüğü..."
ÖZAL'IN ZEHİRLENMESİ: Rahmetli Turgut Özal'ın ölümündeki cevapsız sorular... Tam teşekküllü ambulanslar ve Özal'ın doktorları o gün köşkte neden yoktu? Özal'ın naaşına neden otopsi yapılmadı? Otopsi yapılmamasına kim, nasıl karar verdi? Özal'dan alınan kan örneği tüpü neden kırıldı? "Çekirdek Özalcılar" da manidar ölümlerle hayattan ayrılmıştı.
Hatırlayalım...
ADNAN KAHVECİ: Tuhaf bir trafik kazasında öldürüldü mü? Maliye Bakanı, gizli araştırma ve analizlerde beyin adamıydı, malum "kaza" süsü verilmiş suikast ile hayat yolculuğunu noktaladı. Yeni yapılan otobanda sadece o, ters yola sokularak kaza yaptırıldı. (5 Şubat 1993)
Veysel Atasoy: ANAP kurucusu, teşkilat başkanı, bakan... Bir üniversite Hastanesi'nde yapılan biyopsi sırasında 'hastane mikrobu' MRSA kaparak hayata veda etti (25 Ağustos 2004).
Mustafa Taşar: Özal'ın beyni. ANAP kurucusu... Afyonkarahisar-Ankara Karayolu'nda tuhaf şekilde arabası takla atınca ölüme yürüdü.
Alpaslan Pehlivanlı: ANAP kurucusu. TBMM Adalet Komisyon Başkanı... 1994'te Tuhaf bir bıçaklanmayla öldürüldü. Pehlivanlı'nın ölümüyle ilgili itiraflarda bulunan Çarkın "Özel harekât, Abdullah Çatlı, liste dışı işlenen bir cinayet" gibi tuhaf bilgiler verdi.
Ekrem Pakdemirli: (ANAP kurucusu. Özal'ın beyni... Kendi yaptığı zeytin toplama makınasını tanıtırken, tuhaf biçimde altında kaldı ve hayata veda etti.
Bülent Erandaç/Takvim