Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın beş gün sürecek Amerika ziyaretinde Obama ile görüşüp görüşmeyeceği yabancı gözlemcilerin de cevabını aradıkları bir soru... Dün BBC'nin diplomasi muhabiri Jonathan Marcus Türk- Amerikan ilişkilerinin zedelendiğini ileri süren makalesinde, bunun sebebi olarak "Türkiye'nin Suriye'ye askeri müdahalede bulunmaması Obama'yı hayal kırıklığına uğrattı" diye yazmıştı.Marcus "The Atlantic"te yayınlanan Jeffrey Goldberg'in makalesine de atıfta bulunarak, yazarın şu gözlemlerini nakletmişti: - Obama başında Erdoğan'ı Doğu ile Batı arasında köprü olacak ılımlı bir Müslüman lider olarak görüyordu. Ama şimdi, muazzam askeri gücünü Suriye'de istikrarı sağlamak için kullanmaktan kaçınan otoriter ve başarısız bir kişi olarak görüyor...
Obama'nın Erdoğan hakkında neler düşündüğü üzerinde spekülasyon yapılırken, tabii ki Erdoğan'ın da Obama hakkında neler düşündüğüne de değinmek gerekir. Ve mesela Obama yönetiminin Kuzey Suriye'deki PYD oluşumuna verdiği destek dolayısıyla, sempati eksikliğinin iki taraflı olduğu da kolayca görülür. Ama inkâr edilmez bir gerçek var. Obama'nın zayıflığı ve kararsızlığı dünya siyasetine ABD yerine Putin Rusya'sının ağırlık koymasına dayanmıştır. Ve Irak'ta ABD'nin bıraktığı boşluğu IŞİD, Suriye'de ise Rusya ve İran doldurmuştur. Bu süreçte Putin haritaları değiştirmiş ve mesela Kırım'ı Ukrayna'dan almıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dün başlayan ABD gezisinin gündemi hakkında kendi açıklamasına kulak vermek doğru olacaktır. Basın mensuplarına ziyareti hakkında açıklamalar yapan Cumhurbaşkanı "ABD'de ülke liderleriyle görüşeceğim dediniz. Obama ile görüşecek misiniz" sorusuna "Sayın Obama ile de görüşme arkadaşlar planladı. Biz burada bir zirveye gidiyoruz. 50'yi aşkın lider olacak" şeklinde cevap verdi. Haberlere göre Nükleer Zirve sırasında birçok mekânda birlikte olacak olan Erdoğan ile Obama'nın ikili görüşmesi için ise görüşmeler var. İki taraftan da şu ana kadar net bilgi verilmedi. Sadece "görüşmeler sürüyor" açıklaması yapıldı. Mesela Erdoğan perşembe akşamı Beyaz Saray'a gidecek. ABD Başkanı Obama zirveye katılan liderlere Beyaz Saray'da yemek verecek. Yemek şimdilik 2 saat planlandı. Burada da gündem terör olacak.
Erdoğan zirvenin yapıldığı mekânda ise Japonya Başbakanı Shinzo Abe, Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda ve Pakistan Başbakanı Nawaz Şerif ile de bir araya gelecekmiş...
Mehmet Barlas/Sabah
Yatıyor, kalkıyor, Reza Zarrab'ı tartışıyoruz. Hatta "Bak gördün mü Amerika yakalamış" türünden laflar ediyoruz. Niye yakalamış? Cevabı ortada: Kendileri açıklıyorlar zaten, "Amerika'nın İran'a uyguladığı ambargoyu deldiği için" tutuklanmış. İyi, güzel de bana ne? Adam, benin değil, ABD'nin ambargosunu delmiş. Var mı Türkiye'yi ilgilendiren bir tarafı? Ben, Amerika'nın ambargosunun uygulayıcısı ya da onların bir "uç karakolu" muyum? Bitmedi, neler var neler…
Uzun süredir birbirimizi yiyoruz. Birileri "Türkiye DAEŞ'i destekliyor" iftirasının peşine takılmış gidiyor. Diğerleri de "yalancı, sahtekâr" diye cevap veriyor. İtiş-kakış devam edip gidiyor. Biz bu tartışma ile uğraşırken, adamlar DAEŞ'ten hiçbir farkı olmayan terör örgütü PKK'nın kardeşi PYD'ye silah yağdırıyor. Üstüne bir de resmi açıklamalar yapıp, bu örgüte övgüler düzüyor. Asıl tartışmamız, konuşmamız, tepki göstermemiz gereken faaliyet bu! Biz ise, algılara kapılıp, hayali birtakım iddiaların peşine takılarak, gerçek olmayanı tartışmaya devam ediyoruz. Bir de "aydınlar" konusu var…
Üç-beş kişi "biz aydınız" diye ortaya çıkıyor. Terör ve teröristin ekmeğine yağ sürmek için bildiriler yayımlıyor. Sağır, dilsiz ve kör davranışları sergiliyor. Biz de bunlardan bahsederken halen "aydın" ifadesini kullanıyoruz.
Neresi "aydın" bunların? Yaptıkları işler, savundukları fikirler ve sergiledikleri tavırlar son derece karanlık! Örnek çok ama sonuç olarak ne istiyorlarsa onu yapıyoruz. En çok haklı olduğumuz konuda bile kendi kendimizi tokatlıyoruz. Oluşturmak istedikleri maksatlı Türkiye tablosuna istedikleri yönde fırça darbeleri atıyoruz. Üstelik çoğumuz da bilmeden istemeden bu algı operasyonlarının bir parçası haline geliyoruz.
Gırtlağını patlatırcasına "Bağımsız Türkiye" diye bağıran solcusu da alet oluyor buna, dindarı ve muhafazakârı da. Zaman zaman, bu kervana algı operasyonunun alabildiğine etkilediği "milliyetçiler" de katılıyor. Liste uzayıp gidiyor… Maalesef böyle bir hale getirmişler bizi!
Oysa o "zaaflar ülkesi" olarak damgalamak istedikleri Türkiye, insani açıdan hepsinden daha iyi noktada. Milli gelire oranlandığında dünyada mazlumlara en fazla yardım yapan ülkeyiz biz. Ekonomik olarak da çoğunun gıptayla baktığı bir noktadayız. Onlar yerinde sayıyor, biz büyüyoruz. Sanayi üretimimiz, geçtiğimiz Kasım'da yüzde 3,6, Aralık'ta 4,6 ve Ocak'ta da 5,6 artmış durumda. Dış ticarette Şubat ayını ihracatta yüzde 3'lük bir büyümeyle kapattık. Operasyonlar devam edip, bombalar patlarken bile bütçemiz geçtiğimiz son iki aylık sürede 6,6 milyar lira fazla verdi. Durum bu olunca, meşrepleri gereği algıların peşinden koşanları bir tarafa ayırıyorum. Onların dışındaki geniş kitleye sesleniyorum: Yeter, artık çıkalım bu cendereden. Algılardan kurtulup, özgürlüğümüzü kazanalım. Taktıkları ve takmak istedikleri gözlükleri atıp, artık meselelere kendi gözümüzle bakalım. Çünkü böylesi bir görüntü yakışmıyor bize!
Emin Pazarcı/Akşam
Bu arada (bir yandan da Çin-Japon savaşı sürüyor), tam da 16 Haziran 2016 tarihinde Rusya ve Çin bu sefer elele verip ABD'ye saldıracaklarmış (Çin iki cephede birden savaşmaktan yüksünmüyor.) Tüh, ben de aynı tarih itibarıyla otel rezervasyonu yaptırmıştım deniz kenarında. Böylece Üçüncü Dünya Savaşı çıkacak, fakat yalnızca dört ay sürecek ve savaşı Rusya- Çin ittifakı kazanacakmış (tabii böylece biz de ayvayı yiyoruz.)
Dünya savaşının bitiş tarihi 25 Ekim 2016. Bununla da kalmıyor, 2018 sonu- 2019 başları gibi Rusya bir de İsrail'e saldırıyor... Kazanmışsın işte, otursana oturduğun yerde...
Bütün bunlar YouTube'da yayınlanıyormuş, kaç bin dıngılın izlediğini ve birbirine gönderdiğini merak ettim. Haberi muhalif bir gazetede okudum, bütün bunlar önümüzdeki günlerde çok tartışılacakmış. Gazete utanmadan ciddiye alınmak istiyor. Şimdi bendeniz de birtakım kehanetlerde bulunmak isterim, madem sallamak serbest, beni de tartışın. 2019 seçimlerini Cumhuriyet Halk Partisi kazanacak. Aynı yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde Kemal Kılıçdaroğlu Türkiye'nin 13. Cumhurbaşkanı olacak.
Parlamenter sistem süreceği için Kılıçdaroğlu başbakanlık görevini Meral Akşener'e verecek. CHP-MHP koalisyonu Türkiye'ye yeni ufuklar açacak. Ebru Gündeş de Rıza'dan boşanacak, Aylin Nazlıaka ona yeni ve münasip bir kısmet bulacak (teyzesinin oğlu falan olabilir, yeter ki çocuk Atatürkçü olsun.) Kılıçdaroğlu bu arada Kemalingrad projesini hatırlayacak ve uygulamaya koyacak. Ankara-Yozgat arasına bir sanayi kenti kurulacak. Bu kentte yirmi bin yurt dışından doktoralı gencimiz Çin'den gelecek malları paketleyip paketleyip Azerbaycan'a satacaklar. Parasını da Yen olarak alacaklar.
Bozdurmaya da gerek kalmayacak, çünkü Perulu kâhin Ricardo Salazar'a bakılırsa, Üçüncü Dünya Savaşı sonrası kurulacak yeni dünya düzeninde Yen dünya genelinde geçerli yeni para birimi olacak. Niçin savaşı kazanan Çin'in para birimi Yuan'ın değil de kaybeden Japonya'nın para birimi Yen'in yeni dünya parası olacağına da, ciddiye alınmak isteyen muhalif basın cevap versin. Dilerse Sayın Kılıçdaroğlu bile cevap verebilir, sütunlarımız açıktır.
Engin Ardıç/Sabah
Güneydoğu'da insanlar ölüyor. Kim ölürse ve sebebi ne olursa olsun bu ölümlere üzülmemek insanım diyene yakışmaz. İnsan hayatından daha önemli bir şey yok. Ancak, ölümlerin tek taraflı olmamasının çatışan iki gücün varlığını göstermesine rağmen PKK ve PDY çevreleri dünyaya tek taraflı ölümler oluyormuş havasını yansıtıyor.
Her şey o kadar açık ki, yabancıları aldatmak mümkün olsa bile bu ülkede yaşayan insanlara aynısı yapılamaz.Güneydoğu'da dağlarda yıllardır süren çarpışmaları şehre taşımaya karar veren ve bunun için adım atan PKK oldu. PKK çeşitli ilçelerde ve Şırnak ilinde mahalle işgalleri gerçekleştirdi. Hendekler kazdı. Özyönetim ilan etti. Silahlı grupları mahallelerdeki mevzi hâline getirilmiş ve muhtemel bir çatışma için tuzaklarla donatılmış mekânlara çevirdi. Bunlar yapıldıktan haftalar, hatta aylar sonra kamu otoritesi harekete geçti. Hendekleri kapatmak ve silahlı insanları etkisizleştirmek için operasyonlar düzenledi, düzenliyor. Hendekler yokken, silahlı adamlar mahalleleri işgal etmemişken mahallelerde güvenlik kuvvetlerinin bu tür operasyonları söz konusu değildi ve olamazdı. Böyle bir durumda güvenlik güçleri şimdi yaptıklarını yapsaydı bu ağır insan hakları ihlâllerine ve hakikaten katliamlara sebep olurdu.
Türkiye'yi katliam yapmakla suçlayanlar PKK ortada yokmuş ve hiçbir rol oynamıyormuş gibi konuşuyor. Sözüm ona 'barış bildirisi'nden yurt dışına ulaştırılan bilgilere ve haberlere kadar her şey bu durumda. Bu ahlâklı bir tavır mı? İnsanlığa yakışan bir tutum mu? Demokratik bir ülkede kamu otoritesi bu tür işgalleri önlemekle görevli. Bunu yaparsa değil yapmazsa görevini ihmâl etmiş olur. Dolayısıyla, operasyonlara itiraz etmenin hiçbir ahlâkî, demokratik gerekçesi yok. Ancak şu yapılabilir: Güvenlik güçleri sivillere, masumlara zarar vermemek için dikkatli davranıyor mu? Şiddeti ölçülü kullanıyor mu? Teslim olmak isteyenleri usulüne uygun teslim almak yerine öldürüyor mu? Sivil halkın hayatını cehenneme çevirmek için özel çaba sarf ediyor mu? Şiddeti gözü dönmüş şekilde, bir zevk hâline getirerek kullanan güvenlik görevlileri var mı yok mu? Bunlarla ve benzer hususlarla ilgilenmek hem meşru hem de gerekli! Bana öyle geliyor ki, asıl katliam yapan, insanları bile bile ölüme gönderen PKK. Nitekim bölge halkının örgüte tepkisi Kürtler arasında da böyle düşünenlerin olduğunu gösteriyor.
Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl
Evet, Ensar Vakfı'nda da beş ay çalışmış olan tacizci öğretmenden bahsediyorum. Bu hadise, toplumu derinden sarsmalı. Sanığın 600 yılla yargılanması, bir daha gün yüzü göremeyecek olması, Ensar Vakfı'nın davaya müdahil sıfatıyla katılması ve takipçisi olması önemli adımlar ama yetmez. Ensar Vakfı gibi eğitim alanında hizmet veren tüm sivil toplum örgütlerimizi yapılanmalarını sorgulamaya teşvik etmeli. Vatandaşları çocuk tacizi hakkında ne yapması gerektiğini düşünmeye sevk etmeli. Devletin bu alanda daha denetleyici ve bilgilendirici rol üstlenmesine vesile olmalı.
Yalnız unutulmamalı ki bu menfur vakadan hareketle, bir toplumsal kesimi 'temiz', diğerini 'kirli' ilan etmeyi ırkçılıktan başka açıklayacak bir kavram yok. Irkçılık yeri geldi mi siyah, yeri geldi mi 'Çingene', yeri geldi mi Müslüman karşıtlığıyla tezahür edebilir. Ancak neticede hepsi, bir toplumsal grubu toptan kötü/ zelil, kendi ait olduğu grubu ise iyi/ yüce konumlandırmaya varır.
Kimse, Kocaeli'nde, yaşları 11 ila 14 arasında değişen 4 kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle 27 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Hıdır Çakmak, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeğeni olduğu için CHP Genel Başkanı'nı aynı yükle suçlayamaz. Ya da aynı davada çocuklara istismardan ceza alan Hıdır Koca'nın avukatı olan ve istismar davasında "beraat" isteyen Mehmet Akgül de HDP'nin Kocaeli İl Başkanı oldu diye bütün HDP'liler 'tecavüzü aklıyor' gibi bir ithamla karşı karşıya getirilemez. Bu çok temel, çok insanî, çok asgari bir görgü kuralıdır.
Oysa kötülüğü kendisinin ve mahallesinin/ milliyetinin/ sosyal sınıfının dışında görmek, bizatihi ırkçı ve faşist bir bakış açısıdır. Faşizm, her tür siyasî pozisyonda neşvünema bulabilir ama yeşermesinin temel şartı birey/ mahalle olarak kendisini 'hakikatin /iyinin/güzelin efendisi' olarak görmektir. Buradan bakınca efendilik pozisyonuna da, 'sonsuz haklılık' iddiasına da kimin soyunduğu gün gibi ortada ve zarar gören çocuklarımız bu güruhun maalesef zerre umrunda değil.
Hilal Kaplan/Sabah
Uzun yıllar Gülen Cemaati içinde yer alan ancak daha sonra isyan ederek ayrılan Latif Erdoğan anlatmıştı. Önceleri, Gülen'in, yaptığı ya da yapmayı planladığı şeylerle ilgili bilgi sahibi olmasını şaşkınlıkla karşılıyormuş. O da diğer Cemaat mensupları gibi, bu durumun "Gülen'in hikmeti" olduğuna inanıyormuş. Ta ki, Gülen'in telefonlarını ve evini dinlettiğini, kendisini izlettiğini öğrenene kadar.
Geçenlerde Gülen'in yeni bir beddua single'ı piyasaya düşünce bakalım ne gelecek diye bekledim. Evet, tahmin ettiğiniz gibiymiş. Meğer Çete lideri, sahiplerinden Reza Zerrab operasyonuyla ilgili önceden bilgi almış, millete de bunu "keramet" diye satmayı hesaplıyormuş.
Yiyen oldu mu? Oldu tabii. Yaşadıkları, karınlarını doyurdukları ülkeye karşı ABD ve İsrail istihbaratıyla iş tutan adama, "hocaefendi" diyenleri kandırmaya ne var.
Melih Altınok/Sabah
Can'ın duruşmasına bir düzine yabancı diplomat katılmış.. Tabii hepsi de batı ülkelerinden. Bu ilgi ne Can'a, ne de onu destekleyenlerin itibarına artı bir etki yapmaz. Can ilgiden öyle görülüyor ki mutlu.. Arz-i ihlas ettiği çevreler cömert ilgilerini esirgememişler.. Garp cephesinde yeni bir durum yok anlayacağınız.. Sahi bunlar darbeye "darbe", darbeciye "darbeci" diyemeyenler değil mi.. Sahi Fehriye Erdal "terörist" değil "mülteci" idi değil mi? PKK'lılar da öyle.. Bunlar ne ilk, ne son örnekler.. Sadece en çok bilinenler olduğu için yazdım. Yoksa Ergenekoncu'su da, Paraleli de bu çevrelerin yüksek himayesine mazhar oldular hep.. Zarrab Amerika'da yakalanıp içeri atılmış, peki, yarın benzer şekilde para aklamak, vergi kaçırmak, İngiltere üzerinden içeride siyasi ve iktisadi manipülasyonlar yaptığı iddia edilen Doğan'ı yakalayıp içeri atsa buradan bir savcı; aynı çevreler aynı şekilde mi davranırdı..
Bizimkiler bir zamanlar Suudi bir işadamını dillerine dolamışlardı. Hani şu Yasin El Kadı. Şimdi de İran asıllı Türk vatandaşı Zarrab'ı dillerine doladılar.. Zarrab ambargo günlerinde İranlıların parasını Türkiye'ye getiriyordu. Bizimkiler Zarrab üzerinden aslında Erdoğan'ı, AK Parti'yi vurmaya çalışıyorlar.. Zarrab tamam da, Gülen'in ABD'deki faaliyetleri ile iddialar konusunda bu savcı bir işlem yapıyor mu.. ABD'ye para da girdirmiş, ABD'den para da çıkarmış. Şimdiye kadar hiçbir gazeteci böylesine bir ilgiye mazhar olmamıştı.. Adam casuslukla yargılanıyor ya hu. Bu ilginiz onun lehine olmaz. Sizin ne yaptığınız kadar o toplumun nasıl okuyacağına da bakmanız gerekmez mi? Şecaat arz edeyim derken sirkatin söylemek böyle bir şey olsa gerek..
Bu sahiplenme sadece insan haklarına duyulan yüksek alaka ile açıklanabilir mi.. ABD eski CIA şefi Ulusal Güvenlik Ajansı Başkanı Michael Hayden, "Irak ve Suriye'de bir Kürt yönetiminin Ortadoğu'da yeni siyasi dengeler kurulmasına yardımcı olabileceğini" söylüyor.. FED bu iş için proje doları basarsa ve bunun için Türkiye, İran, Irak ve Suriye'de proje dolarları tedavüle sokarsa, Hind kökenli Amerikalı savcı "Amerikani Zarrab"a, yani Gülen'e "İrani Zarrab"a yaptığını yapabilir mi? Bu arada Can'a yüksek ilgilerini esirmeyen ülkelerin Can ile ilişkisini de sorgulamak gerek.. Mesela Sedat Aral'ın Twitter'deki şu yorumuna ne dersiniz: "Bence elçilik temsilcilerinin orada bulunma nedeni MİT'in, ülkelerinin Suriye savaşına gönderdiği silahları açıklayıp açıklamayacağı olabilir". Yani Can bahane.. Selfi muhabbeti ile perdelenen başka bir şey olabilir mi!
Abdurrahman Dilipak/Yeni Akit
İtibar fukarası bir Amerikalı neo-con "Ordu Türkiye'de darbe yaparsa, ABD destek verir" diye bir yazı yazıyor. Gayrı milli muhalefetin bütün unsurları buna balıklama atlıyor.
"İşte bu!" deyip, başlıyorlar sallamaya: "ABD, Erdoğansız bir Türkiye istiyor. İnanmazsanız dönün Michael Rubin'in yazdıklarına bakın. Hem zaten Reza Zarrab da tutuklandı! Konsoloslar da Can Dündar'ın davasında gövde gösterisi yaptı! Daha ne olsun!" Bu tezviratı birkaç gün sürdürdükten sonra ABD'den resmi bir açıklama koparmaya çalışıyorlar. Basın toplantısında ABD dışişleri sözcüsüne soruyorlar. "Hey Mr. Kirby, Türkiye'de darbe söylentileri hakkında ne diyorsunuz?" İlgili Mistır bu soruya "yahu saçmalamayın" cevabını verince, "biz söylemiyoruz, iktidarayakın medya böyle diyor" diye yeni bir algı operasyonuna girişiyorlar.
Herkes salak, onlar uyanık! Bir kere "iktidara yakın medya" dediğiniz ortamda, Rubin'in mesajına dikkat çekenler bunu demokrasiye, halkın iradesine ve ülkenin huzuruna yönelik bir saldırı olarak değerlendirdiler. Oysa gayrı milli muhalefet unsurları, Rubin'in söylediklerinden hareketle gerçek bir darbe ortamı oluşturmanın arayışına düşüyorlar. Daha önce de yaptılar.
Rubin'in marjinal (ve fakat kendilerince kullanışlı) fikirlerini Türkiye'de "ABD resmi görüşü" diye pazarlayıp Cumhuriyet mitingleri eliyle darbe ortamı hazırlamaya çalıştılar. Başarılı olabildiler mi, olamadılar. Şimdi de olamazlar, olamayacaklar. Gayrı milli muhalefet Türkiye'yi zayıf, istikrarsız, anormal, kriz içinde göstermek için her şeyi yapıyor. Kaç gündür, "Erdoğan, ABD'ye giderse sonu olur" tarzı mesajlarla psikolojik harp yürütüyorlar. Dertleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı vazifesinde, Türkiye'yi de kendi mecrasında tutmamak.
Türkiye'nin elinden özne olma hakkını almak, onu eskiden olduğu gibi "ekonomisi ve dışpolitikası bağımlı bir aktör" haline getirmek. O bağımlılık ilişkisi yeniden tesis edildiğinde eski konforlarını kazanacaklarını düşünüyorlar.
Erdoğan'ın ABD ziyaretini engelledikleri takdirde bunu bir "başarı" sayacak bir sürü iktidarsız muhalefet unsuru var. Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendi ülkesinin çıkarlarını savunmak üzere ABD'ye gidiyor.
Bu yazı yayınlandığında biz Washington'a ulaşmış olacağız.
Fahrettin Altun/Sabah
Algı çalışması yapmak üzere kaleme alınan makalelerin bile yok sayamadığı bir olgu var. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Barack Obama'nın arasında kişisel bir dostluk bulunuyor. Bu kişisel dostluğun, Obama ile az sayıda liderin arasında bulunduğu saptaması, en muhalif yazıların yer aldığı Amerikan gazetelerinin bile dikkat çektiği bir husus. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Nükleer Güvenlik Zirvesi'ne katılmak üzere Washington'a hareket ettiği saatlere kadar, algı operatörlerinin yanıtını aradığı soru Barack Obama'nın Erdoğan ile görüşüp görüşmeyeceğiydi. Elbette dertleri üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Akılları sıra, dünya süper gücünün Türkiye liderine kırmızı kart göstereceğini teyit etmeye çalışıyorlar. Ev sahibi bir ülkenin diplomasiyi bırakın, en temel insani nezaket kuralları çerçevesinde bile konuğuyla bir araya gelmemesi beklenebilir mi?
Bu görüşmenin formatı farklı olabilir, bunda da bir sorun yok. 2013 yılında Erdoğan ve ailesinin en üst düzeyde ağırlanması... Antalya'da G20 zirvesinde gerçekleşen sayısız buluşma, akabinde her fırsatta yapılan ve saatler süren telefon görüşmeleri... Obama ve Erdoğan arasında Türk-Amerikan ilişkilerinin stratejik dokusuna uygun bir formatta yakın ilişkiler bulunuyor. Nükleer zirve sırasında ise Obama'nın açıklanan tek resmi teması Çin lideri Xi Jinping ile... Giderayak diplomatik atraksiyonlar yapan ABD liderinin vermek istediği imajı görmüyor musunuz? Küba'ya gidiyor, puro içiyor, Ernesto Che Guevera posterinin önünde poz veriyor. Rusya ile arayı iyi tutmaya çalışıyor. İran ile barışıyor... Onlarca devlet adamının yer aldığı bir buluşmada en uç noktada bulunduğu liderle, Çin devlet Başkan'ı ile olan ikili görüşmesini görünür kılıyor.
Kasım ayında ABD'de başkanlık seçimleri var. Obama, Beyaz Saray'daki son aylarını yaşıyor. Dış politikadaki geleneksel kırmızı çizgileri yok etme çabasında bir Obama görüyoruz. Adeta diplomatik mavra ve manevra yapıyor. Siyasetçiden çok popüler bir aktör gibi dışarıya vermek istediği imaja konsantre olmuş durumda... Giderayak... Elbette her dostlukta olduğu gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da ABD'li meslektaşıyla inişleri ve çıkışları olabilir. Ancak iki liderin yıllardır kritik dosyalardaki mesaileri ve ortak liderlikleri, algı operatörlerinin kriz hayallerinin suya düşeceğinin göstergesi gibi.
Başta DAEŞ ile mücadele, Suriye ve mülteci krizi gibi dosyalarda atılacak önemli adımlar, kriz beklentisi içinde avuçlarını ovuşturanları hezimete uğratacak. Şurası da bir sır değil, elbette... Tayyip Erdoğan, Türkiye'ye giydirilmek istenen gömleği yırtıp attı. Kişilikli bir siyasete imza attı. Acımasız küresel sistem karşısında mazlumların belini doğrulttu. Batı'nın işine gelir mi bu? Kolay kontrol edebilecekleri bir lideri yani eli zayıflatılmış ve hırpalanmış bir siyasetçiyi tercih edecektir Batı dünyası. Ama iş sadece onların tercihiyle bitmiyor. Halkın tercihi ve her şeyden önemlisi göklerden gelen karar belirleyici oluyor son noktada.
Saadet Oruç/Star
Barlas'ın yazdığı gibi Türk-Rus ilişkilerinin yeniden düzelmesi hususunda güzel gelişmeler oluyor. Geçen hafta Amerika'nın "Özgürlük Radyosu"na konuşan Rus Dışişleri Sözcüsü Mariya Zaharova "Rusya'nın Suriye'de harekât başlatmakla sadece Türkiye ile ilişkilerini bozduğu yaklaşımı doğru değil. Suriye'de müdahalemiz sayesinde taraflar masaya oturtuldu ve ateşkes ilan edilebildi. Türkiye ile kriz ise geçici" şeklindeki sözleri, buzların erimesine bir başlangıç olacak nitelikteydi. Bu sözlere cevap Başbakan Ahmet Davutoğlu'ndan geldi. Şöyle diyor Davutoğlu:
Türkiye'nin hava sahasının ihlali sonucu ortaya çıkan bir durumdur bu. O anda Rus uçağı olduğu bilinmeksizin angajman kuralları çerçevesinde pilotlarımızın kendilerine verilen vazifeyi yaptığını ifade ettik. Yani bunun Türk- Rus ilişkilerinde kalıcı ve köklü bir husumet ilişkisinin sonucu olmadığını hep ifade ettik geçici bir durumdur diye. Ama maalesef bizim bu tutumumuza rağmen çoğu zaman Rusya'dan gelen ifadeler aksine bu krizi derinleştirmeye yönelik ifadeler olmuştu. Bu ifade o anlamda olumlu değerlendirdiğimiz bir ifadedir.
Gerçekten bu krizin geçici olduğuna biz de inanıyoruz ve rasyonel düşünen bütün Türk ve Rus yetkililerin, başta liderler olarak bizlerin tarihi ve coğrafi bakımdan Türkiye ve Rusya'nın iyi ilişkiler geliştirme zorunluluğuna inandığımızı ifade etmek isterim. Çünkü bu coğrafyayı değiştiremeyiz, bu coğrafya etrafındaki mücavir alanlardaki ortak çıkarlarımızı yok sayamayız. Ümit ederim Rusya liderliği de bu konuda rasyonel makul bir çizgiye gelir ve bu krizi aşmak için gerekli adımlar karşılıklı olarak atılır. Türk-Rus ilişkilerinin yeniden eski yapıcı zemine oturtulması hayati önemdedir. Türkiye- Rusya ilişkileri normalleşmek ve iyileşmek zorundadır. Türkiye kendine yönelik operasyonları bertaraf etmek mecburiyetindedir...
Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah
Demirtaş, AB yetkililerine sesleniyordu... Seslenir... Bunda bir anormallik yok... Hep sesleniyor ve devletin Güneydoğu Anadolu'da "katliam" yaptığını, Kürt halkını yok etmeye çalıştığını söylüyor. Arada, "müdahale" istiyor. AB, duruma el koymalıymış. (Benzeri müdahale çağrılarını canları sıkıldıkça, büyük müttefik Amerika'ya da yapıyorlar. Tıpkı PYD gibi, üstü kapalı cümlelerle, PKK'nın da NATO korumasına alınmasını istiyorlar. Fethullahçılar gibi "direkt" oynamıyorlar yani... Fethullahçılar, doğrudan, NATO'yu Türkiye'ye müdahaleye çağırmışlardı. Bkz. Ali Bulaç'ın yazdığı yazılar...)
Demirtaş'ın AB'den isteği bu defa şu: "Türkiye'yle yaptığınız anlaşmaları gözden geçirin, vizeyi kaldırmaktan vazgeçin..." Bunu bir "cezalandırma yöntemi" olarak öneriyor. Hadi, "bunda da bir anormallik yok" diyelim... PKK ve HDP cihetinden, bu nevi öneriler sık sık duyuluyor. PKK ve HDP'ye sempatisini gizlemeyen bir Cumhuriyet gazetesi yazarı, Amerikan Başkan Yardımcısı Joe Biden'le görüşürken, Türkiye'nin NATO'dan atılması (NATO'dan atılarak cezalandırılması) önerisinde bulunmuştu. Marifetmiş gibi, bunu da köşesinde yazmıştı. Türkiye, ancak böyle bir cezalandırmayla yola gelebilirmiş...
Demirtaş da, ülkesinin, bu şekilde, yani "yeni vize uygulamasının" iptal edilerek "cezalandırılmasını" istiyor. Bunların hepsine alıştık ve artık anormal bir davranış gibi gelmiyor bize... Fakat bir dakika... Demirtaş, bu isteğini, "yarar-zarar" eksenine oturtuyor. Kendince ikna edici argümanlar kullanarak, AB'yi etkilemeye çalışıyor. Özetle şunu söylüyor: "Vizeyi kaldırırsanız siz zararlı çıkarsınız... Kürtler topyekûn Avrupa'ya doluşur, yeni bir göçmen dalgasıyla boğuşmak zorunda kalırsınız. Vizeyi kaldırmaktan vazgeçin, önce Türkiye'yi demokratikleştirmeye çalışın..." Biraz yukarıda "ihanetin vardığı son nokta" demiştim. Ülkeye ihanetten söz etmiyorum... Kürt halkına ihanet...
Demirtaş, Avrupalılara, yeni vize uygulamasından hususen Kürt kesiminin "yararlanacağını" ve böylece AB'nin başına yeni dertler açılacağını söylüyor. Bir diğer ifadeyle, Avrupa'yı kendisiyle ve temsil ettiğini söylediği Kürt halkıyla tehdit ediyor. "Başınıza bela oluruz" diyor... "Yeter ki Türkiye zarar görsün, icabında Kürt halkına da ihanet ederiz" demeye getiriyor. PKK suflesiyle konuşan, PKK'nın izni olmadan tuvalete dahi gidemeyen bu tuhaf şahsa şunları söylemek lazım: Sadece vizeler kaldırılıyor, "oturma izni" verilmiyor. Kafa kâğıdında "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı" yazan herkes yeni vize uygulamasından yararlanabilir.
İkincisi... Bırak Avrupa'yı "göçmen dalgası"yla tehdit etmeyi de, önce yol açtığın yıkımı tamir etmeye bak... Göçmen dalgasını, Avrupa'dan önce kendi ülkenizde yarattınız. Sur'da, Silvan'da, Nusaybin'de, Şırnak'ta, Yüksekova'da 400 bin insanı yerinden yurdundan ettiniz. Bu insanlar, hendeklerle ve mayınlarla kurduğunuz özyönetimden kaçıp, devlet otoritesinin bulunduğu "güvenli bölgelere" sığınıyorlar. Kürt halkı, üzerinde deneyler yapacağınız, "tehdit öznesi" olarak kullanacağınız bir topluluk değil. Düşün artık bu insanların yakasından!
Ahmet Kekeç/Star
Başta CHP olmak üzere diğer partiler ne kadar ipe un sererlerse sersinler, görülüyor ki AK Parti yeni anayasayı yapacak ve bu arada başkanlık sistemini de getirecek. Ama merak edilen, referandum için gereken 330 sandalyeye sahip olmadığı halde bunu nasıl yapacağı. Bunu da hep beraber göreceğiz herhalde. Başbakan Ahmet Davutoğlu, Amman'da gazeteci ve yazarlarla yaptığı görüşmede: "Pazarlıkçı ve revizyonist değil; yazım, kültür, dil itibariyle sıfırdan ve felsefesiyle farklı; özgürlükçü niteliği ve insan onuru öne çıkacak bir Anayasa"hedeflediklerinin altını çizdi. Başbakanımızın dikkat çekici cümleleri ise şunlar idi: "Bizim görevimiz, milletimizin ihtiyaçlarına cevap veren demokratik ve özgürlükçü bir Anayasayı hazırlayıp meclise sunmaktır. Kişisel kanaatim de böyle bir anayasanın mecliste 330 ve üzeri bir desteği bulacağı yönünde." Yürürlüğe girdiği günden beri defalarca değişiklik yapıldığı için adeta yamalı bohçaya dönmüş 1982 Anayasası'nın Yeni Türkiye'ye bizi taşıyamayacağı ve daha da önemlisi Yeni Türkiye'yi de taşıyamayacağı, açık. Ne kadar düzeltilmiş olursa olsun, içinde açık ya da gizli vesayet mekanizmaları var bu anayasanın. Ülkenin ileriye doğru hızlıca yürüyebilmesi için değil, yürüyüşünü durdurabilmek için konulmuş mekanizmalar bunlar.
Türkiye'de yeni bir anayasa yapılması ve başkanlık sistemine geçilmesi ile ilgili en önemli direncin batı taraflarından geliyor oluşu hepimizin bilgisi dahilinde. ABD'li, Avrupalı birçok kişi, sanki ülkemizi bizden çok daha fazla düşünüyorlarmış havalarında, yeni bir anayasaya gerek olmadığı ve hele başkanlık sisteminin ülkemiz için hiç de iyi bir fikir olmadığışeklinde ahkam kesip duruyorlar. Sadece bu tavırlar bile, memleketlerini sevenler nezdinde yeni anayasa ve başkanlık sistemi taraftarlığını gerektirir. Ama bu açık gerçeğe rağmen, akıl ve mantıklarını kiraya vermiş birileri de benzer şarkılar söylüyorlar. Mevcut anayasa ile ilgili şikayetleri ayyuka çıktığı halde, bazı çevrelerin anayasa yapımını engelleme gerekçelerini AK Parti ve Cumhurbaşkanı karşıtlığı temeline oturtmaya çalışmaları, meselenin sadece bir tarafı. Bunlardan bazıları tarafgirlik sebebiyle engelleme yanlısı belki. Ama bilinçli olarak hareket eden, yeni anayasa ve başkanlık sistemi girişimini bazı ülkelerin hoşuna gitmediği için engellemeye çalışanların varlığı da bir gerçek. Ülkemize kurulan kumpasları derin irfanı sayesinde sezmesi ve bunların sahiplerine gereken dersi vermesiyle maruf olan Milletimiz, günü geldiğinde ne yapacağını çok iyi biliyor... Yani Başkanlık Sistemini de içeren Yeni Anayasa, birileri istemese e gerçekleşecek inşallah...
Ekrem Kızıltaş/Takvim
Bir ülkenin Cumhurbaşkanı'nın ülkesini temsilen misafir olarak bulunduğu başka bir ülkede, o ülkenin lideri tarafından küçük düşürülüp hakir görülmesini ummak ve bu beklenti ile elleri ovuşturmak; siyasi hamaset ile açıklanamayacak denli millet ve ülke aleyhinde fenalıklar barındıran ahlaksız bir tavırdır. Kaldı ki bahse konu olan, Erdoğan gibi ilkeli duruşu olan bir reis-i cumhur ise hatırda tutulması gerekenleri unutmamakta fayda var çünkü; 2014 Eylül'ünde New York'taki BM Genel Kurulu görüşmelerinde Ban Ki-Moon'un "Ana yemeği"nde çoğu liderin aynı kareye girmek için can attığı Obama ile sırf bir darbeciyle yan yana gelmemek için aynı masaya oturmayı da reddeden Sayın Erdoğan'dır. Batı'nın adaletsiz düzeni, ikiyüzlülüğü, ahlaksızlığı karşısında tavır alabilen bir liderin küçük düşürülüp horlanmasını bekleyenler, Batı ile aynı zihin ufkuna sahip olduklarının ilânını yapmaktalar.
Paralel yapı, PKK, CHP ve HDP'nin Erdoğan karşıtı kampanyayı sürdürmek için ABD'den medet umması olağandışı değil. Erdoğan'a güç yetiremeyince umutlarını, kendilerine arka çıkacak daha güçlü küresel aktörlere bağlamış durumdalar. ABD'nin bir elinin hep Türkiye'de olması muhalefeti, kendi planlarını ABD'nin Türkiye'deki elini tutarak daha rahat gerçekleştirebilecekleri inancıyla heyecanlandırıyor. ABD'li eski danışmanların, elçilerin "darbe" imalı yazılarının muhalefet tribünlerinde Meksika dalgasına yol açması bundan dolayıdır.
ABD ambargosunu deldiği iddiasıyla tutuklanan Reza Zarrab davası da muhalefet saflarında benzer bir Meksika dalgası yarattı. Bu dava neticelenene değin, nasıl sonuçlanacağına dair yorum yapmak yanıltıcı olabilir. Lâkin unutulmamalı ki ABD'de kara para aklayan yapılardan biri de Gülen'in okullarıdır. Kara para aklayanlara karşı ABD yargısının gösterdiği hassasiyet, Gülen'in aynı işlevi gören kurumları için de gösterilecek mi, tarih buna şahitlik edecektir.
Obama'nın Erdoğan ile görüşüp görüşmemesinin Cumhurbaşkanı nezdinde şahsî bir öneme sahip olduğu da şüpheli. Böyle bir görüşme gerçekleşirse bunun ancak şöyle bir önemi olur ki o da; Erdoğan'ın dosyasında bulunan ABD'nin teröre verdiği desteği belirten konulardır. Liderler arasında ikili bir görüşme gerçekleşirse Obama, ülkesinin PYD'ye verdiği silahların Türkiye'de ne kadar çok can aldığını dinlemek zorunda kalacaktır.
Türkiye'de bazı çevrelerin bunu anlamakta zorlandığı muhakkak. Çünkü Türkiye'yi ABD'nin adı konmamış bir sömürgesi olarak görüyorlar. Kendilerini de bu sömürgeci gücün kapıkulu. Siyaset, bu coğrafyada ateşten gömlek giymeye benzer. Ülke meselelerinde, vatan ve tarih bilincinde, millet tasavvurunda; ciddi olmayı, iradeli olmayı, ilkeli olmayı gerektirir. Bu coğrafyada siyaset; ülkenin ve milletin çıkarlarını savunmak, bu sömürgeci tasavvurlar karşısında ateşten o gömleği her gün yeni baştan giymek demektir. Erdoğan, bunu yaptığı için hedefte. Erdoğan'a içeriden ve dışarıdan bu kadar çok saldırılmasının sebebi de bu.
Kurtuluş Tayiz/Akşam
Benim kanaatim şöyledir:
1. Kriz Batılı ülkeler tarafından körükleniyor ve derinleştiriliyor. Özellikle silah satan ülkelere dikkat.
2. Akdeniz'de yeni bulunan petrol ve gaz yatakları, yabancı ülkelerin iştahını kabarttı ve kriz bu nedenle bitmiyor.
3. Büyük devletler, yeni egemenlik ve sömürü istekleri yüzünden Ortadoğu haritasını değiştirmek istiyor.
4. Bazı İslam ülkeleri bu kaostan faydalanarak, etki alanını genişletmek ve mezhep siyasetini yaymak istiyor.
5. Bazı İslam ülkeleri kişisel dar hesapları, vizyonsuz politikaları yüzünden krizleri çözemiyor.
Kriz çözülmezse ne olur?
Bu ana nedenlerden dolayı sorunlar çözülemiyor. Peki bu krizi çözemezsek ne olacak?
1. Bu kriz uzarsa, Ortadoğu'da haritalar değişecek. Bu, bazı ülkelerin parçalanması ve toprak kaybetmesi demektir.
2. Toprakları parçalanan ülkelerde iç savaşlar derinleşecek, mezhep savaşları yayılacak ve büyük kıyımlar olacak.
3. Bu harita değişiminden sorumlu tutulan bölge ülkeleriyle, diğer devletler savaşa girecek.
4. İslam dünyası derinleşen kriz sonucunda daha da fakirleşecek, ekonomileri bozulacak, güvenlik sorunları yaşayacak.
5. Uluslararası terörizm daha da artacak, batı ülkelerine yayılacak. Bu nedenle batılı ülkeler bölgeye daha çok müdahale edecek.
6. Bazı ülkelerde halk isyanları, iç çatışmalar, kaotik durum çok yaygınlaşacak ve askeri darbeler olacak.
Krizi çözmezsek bölge için önümüzdeki günler böyle gözüküyor.
Kriz nasıl çözülür?
Peki bu durumu değiştirmek mümkün mü?
Bence mümkün. İslam dünyasının bu krizi aşmasının en önemli şartları şunlardır:
1. İslam ülkelerinin kaderi birbirine bağlıdır. Bölge dışı etkiler bölgenin geleceğini karartmaktadır. Birlik ve beraberlik olmadan hiçbir İslam ülkesi tek başına yaşayamaz. Bu anlayış temel kriter alınmalıdır.
2. İslam ülkeleri krizi kendi içinde çözmeye karar vermelidir ve bölge dışı ülkeleri karıştırmamalıdır.
3. İslam İşbirliği Teşkilatı acilen canlandırmalı ve krizi çözme iradesini tüm dünyaya duyurmalıdır.
4. Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, İran, Pakistan İslam dünyasının sorunlarını çözmek konusunda asgari şartlarda anlaşmak için ortak görüşmeler yapmalıdır. Bu görüşmelerde aykırı hareket eden dışarıda tutularak, ortak tavır alma çabası devam ettirilmelidir.
5. Her türlü terörist grupları, radikal ve illegal yapıları desteklemeyi durduracak istihbarat anlaşmaları yapılmalıdır.
6. Mezhep politikası hemen terk edilmelidir. Bu konuda mezhepleri barıştıracak alimler ve aydınlar harekete geçirilmelidir.
7. Ekonomik, turizm, kültür, medya, istihbarat ve siyasi işbirliği acilen arttırılmalıdır.
8. Halkın bu konularda duyarlılığını arttırmak için, geniş çaplı halkla ilişkiler ve iletişim çalışmaları yapılmalıdır.
Şunu kesinlikle anlamış bulunuyoruz: Avrupa bu krizi çözmede bizi yardım etmeyecek. Bunu kötücül düşüncelerinden dolayı yapsa da aslında, Avrupa kriz çözme yeteneğini kaybetmiş olduğu için bize yardım edemez.
Kemal Öztürk/Yeni Şafak