Her sene olduğu gibi bu sene de Frankfurt Kitap Fuarı'na katıldık. Bendeniz Turkuvaz Dergi Grubu'nu temsilen fuarda bulunurken Turkuvaz Kitapçılık Genel Müdürü İbrahim Altay ve D&R Kitap Kategori Yöneticisi Yılmaz Eraslan da gezimize eşlik ettiler. Frankfurt Kitap Fuarı, uluslararası yayıncılık ve telif hakları üzerine kurgulanmış bir fuar. Her sene dünyanın en önemli yayıncıları burada bir araya geliyor.
Bu yıl 78'incisi düzenlenen Frankfurt Kitap Fuarı, ölçeği itibarıyla yine etkileyici rakamlara ulaştı. Organizasyonun açıkladığı verilere göre fuarı 137 ülkeden toplam 236 bin kişi ziyaret etti. Bunların 119 bini sektör profesyonellerinden, 117 bini ise genel ziyaretçilerden oluşuyordu. 4 bin katılımcının yer aldığı fuar alanında ve Frankfurt genelinde 3 bin 800'den fazla etkinlik düzenlendi. Geçen yıl ziyaretçi sayısının 238 bin, katılımcı şirket sayısının ise 4 bin 350 olduğunu hatırlarsak, fuarın ziyaretçi bakımından büyük ölçüde yerini koruduğunu, buna karşılık katılımcı sayısında bir gerileme yaşandığını görüyoruz. Bu rakamlar, fuarın ölçeğini ortaya koyduğu kadar, benim bu yıl hissettiğim görece sönüklük duygusunu da ayrıca düşünmeye değer kılıyor.
Yayıncılar, fuar alanının geniş salonlarına yayılmış devasa stantlarda sıralanıyorlar. Penguin Random House, Hachette gibi dünya devi yayıncılar da bu stantları dolduruyor, çok daha küçük ülkelerde faaliyet gösteren yayınevleri de. Şunu unutmamak lazım: Nasıl ki kitap kapakları artık başlı başına bir sanat alanına dönüştüyse fuardaki yayıncı stantları da öyle. Frankfurt Kitap Fuarı, esas itibarıyla yayıncıların fuarı. Ülke ülke yayıncılar burada diğer yayıncılarla buluşuyor. Kitap telifleri pazarlanıyor; yayınevlerinin başka dillere çevirip farklı ülkelerde yayımlamak istediği kitaplar öne çıkıyor.
Fuarın profesyonel niteliğini anlamak için yalnızca ziyaretçi sayılarına bakmak yeterli değil. Asıl hareketlilik, salonlardaki görüşmelerde, kataloglarda ve telif masalarında yaşanıyor. Ne var ki bu pazarın işleyişinde Avrupa merkezli bir ağırlık hâlâ belirgin. Daha çok İngilizceden çevrilebilecek kitaplar üzerine bir yarış var. Bu yarışı Almanca, Fransızca ve İspanyolca gibi diğer Avrupa dilleri takip ediyor. Yeni yayımlanacak kitaplara diğer yayıncılar, fuarda dağıtılan veya fuardan kısa süre önce dijital ortamda görücüye çıkan kataloglardan erişebiliyor. Bu da yayıncılar arasındaki kitap ve telif pazarlığını kızıştırıyor.
Her sene Frankfurt Kitap Fuarı'nda bir ülke öne çıkıyor. Bu senenin konuk ülkesi Çekya'ydı. Çekler, Prag merkezli yayıncılık faaliyetlerini ve edebiyatlarını güzel tanıttılar. Resmî programa göre Çekya, "A Country on the Coast" başlığı altında 75 yazarın katıldığı 100'den fazla etkinlikle yer aldı. 2 bin 300 metrekarelik konuk ülke pavyonu da bu sunumun önemli bir parçasıydı. Öte yandan, geçen yıllarda vefat eden Milan Kundera'ya kapsamlı bir yer ayrılmaması dikkatimi çekti. Bunda Kundera'nın Çekya'yı terk edip Fransa'ya yerleşmesinin rolü olabilir. Prag Baharı sonrasında yaşanan bu kopuşun Çeklerin kültürel hafızasındaki yerini koruduğu düşünülebilir. Elbette bu, gözlemime dayalı bir yorum. Çekya'nın sunumlarında ölümsüz yazarları Franz Kafka'ya da genişçe yer verildiğini söyleyebilirim.
TÜRK YAYINCILIĞI FRANKFURT SAHNESİNDE
Yayıncılar, fuarda birbirlerinin yayın kalitesini gözlemleme ayrıcalığına da erişiyorlar. Her yayınevinin kendine özgü bir kapak üslubu vardır. Bu görsel üsluptaki yaratıcı yenilikleri ve dünyada yayıncılığın hangi aşamalardan geçtiğini yalnızca kapaklara bakarak izlemek bile kâfi. İflah olmaz bir dergici olduğum için dergi yayıncılarıyla da sohbet etmek istedim ama bu seneki fuarda onlarla karşılaşmak mümkün olmadı. Fuarın bu yılki düzeninde ve içeriğinde değişen başka ayrıntılar da vardı; bunlara da değinmek isterim.
Fuarda her ülke kendi tanıtım standını açıyor. Ülkemiz de Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Ticaret Odası'nın (İTO) katkılarıyla fuarda yer aldı. Ülkemizin standında vakit geçirirken diğer yayıncılarla sohbet etme imkânı bulduk. Türkiye, bu anlamda konusuna hâkim, meseleleriyle yakından ilgili yayıncılarla dolu. Birçok yayıncımız telif görüşmelerini ülkemizin standındaki masalarda gerçekleştiriyor. İTO'nun ve Bakanlığımızın yayıncılara sunduğu bu imkân gözümüzden kaçmadı. Bu desteğin, Türk yayıncılığının uluslararası alandaki görünürlüğü ve telif alışverişi bakımından kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Başka ülkelerin stantlarını da gezdik; kahve molalarında pavyonlarda onların yayıncıları ve editörleriyle sohbet etme imkânına eriştik. Mesela Macaristan'ın kocaman harflerle "Tabula Rasa" yazan standı hoşumuza gitti. Ayrıca Polonya'nın çocuk yayıncılığına yaptığı yatırımı yerinde gözlemledik. Yayıncılarla konuştuğumuzda, ülke fark etmeksizin dertlerin ve meselelerin birbirine ne kadar benzediğini görmek hepimizi düşündürdü. Diller, kültürler ve pazarlar değişiyor ama yayıncılığın temel soruları dünyanın her yerinde birbiriyle benzeşiyor.
YAPAY ZEKÂ, ÇEVİRMENİN YERİNİ ALABİLİR MI?
Yayıncıların en temel gündemlerinden biri yapay zekâ destekli çeviriydi. Bu konu, yalnızca teknik bir yenilik olarak değil, mesleğin geleceğini doğrudan ilgilendiren bir mesele olarak konuşuluyordu. Çevirinin hızlanması ve maliyetlerin düşmesi elbette önemli. Fakat edebî çeviri dediğimiz şeyin yalnızca kelimeleri bir dilden diğerine aktarmaktan ibaret olmadığını da biliyoruz. Bir yazarın sesini, ritmini, kültürel çağrışımlarını ve dilin imkânlarını başka bir dilde yeniden kurmak gerekiyor. Yapay zekânın bu süreci ne ölçüde dönüştüreceği, çevirmenin rolünün nasıl değişeceği ve ortaya çıkan metnin edebî sorumluluğunu kimin üstleneceği önümüzdeki yılların temel tartışmalarından biri olacak.
Matbuata olan ilginin azalması da yayıncılığın kendisini gözden geçirmesine yol açıyor. Bazı yayıncılar dijitalleşmeden endişe duymuyor, bunun geçici bir sarsıntı olduğunu ve kitap yayıncılığının giderek daha niş, daha özel bir okur kitlesine hitap edeceğini düşünüyorlardı. Diğerlerinde ise dijital dönüşümle kendilerini yeniden kurma ve iş modellerini değiştirme arzusu gözlemledim. Bence bu konuda yer yer başarılı örnekler de ortaya çıkmış.
Mesela Almanya'da ciddi bir podcast kültürü oluşmuş. Yaptığım incelemeler, bu alandaki içerik çeşitliliğinin ve erişim imkânlarının oldukça gelişmiş olduğunu gösterdi. Bizde dijital yayıncılık daha çok YouTube üzerinden gelişirken Almanya'da podcast kültürü, sesli içeriklere ve uzun soluklu anlatılara da güçlü bir alan açmış. Sesli kitapların ve dijital ses içeriklerinin uluslararası yayıncılıkta giderek daha fazla yer bulması da bu dönüşümün bir parçası. Nitekim bu yıl fuarda sesli yayıncılığa ayrılan alanın büyümesi, dijitalleşmenin yalnızca basılı kitabın alternatifi olarak değil, yayıncılığın yeni bir kolu olarak da geliştiğini gösteriyordu.
Bir başka mesele de dünya edebiyatının dolaşımını belirleyen merkezlerin dönüşmesi. Uzun yıllar boyunca Avrupa ve İngilizce yayıncılık çevreleri, hangi yazarların dünya okuruyla buluşacağı konusunda belirleyici bir rol oynadı. Ancak bu düzenin değişmekte olduğuna dair işaretler var. Bu yıl Uluslararası Booker Ödülü'nün Tayvanlı yazar Yang Shuangzi'nin Taiwan Travelogue adlı romanına verilmesi, Avrupa dışındaki edebiyatların uluslararası görünürlüğü bakımından dikkat çekici bir gelişme olarak okunabilir.
Frankfurt'tan ayrılırken aklımda kalan, yalnızca gördüğümüz kitaplar, stantlar ve yaptığımız görüşmeler değildi. Yayıncılığın yeni bir dünyanın şafağında beklediğini hissettim.