Bir ülkenin zenginliğinden söz ederken aklımıza ilk ne gelir? Fabrikalar, doğal kaynaklar, teknolojik yatırımlar ya da ihracat rakamları... Bunların hepsi kuşkusuz önemli. Peki ya hayal gücü? Bir hikâyenin, bir tasarımın veya bir fikrin de ülke ekonomisinde ciddi bir karşılığı olabileceğini ne kadar düşünüyoruz?
Kemal Bilal Aydın, Kreatif Endüstriler Devrimi adlı kitabında bizi bu sorular üzerine düşünmeye davet ediyor. Yaratıcılığın yalnızca sanatla veya kişisel yetenekle ilgili olmadığını, günümüz ekonomisinde başlı başına bir üretim gücüne dönüştüğünü anlatıyor. Doğrusu, her gün karşılaştığımız kültürel ürünlerin arkasındaki ekonomik ilişkileri düşündüğümüzde konunun sandığımızdan çok daha geniş olduğunu görüyoruz.
Örneğin bir televizyon dizisini ele alalım. Türkiye'de çekilen bir dizi, dünyanın başka bir köşesinde milyonlarca insan tarafından izlenebiliyor. Farklı dillere çevriliyor, çeşitli platformlarda yayımlanıyor ve yıllar boyunca gelir getirmeye devam edebiliyor. Bir bilgisayar oyunu, bir kitap ya da başarılı bir tasarım için de benzer şeyler söylemek mümkün. Dolayısıyla artık yalnızca ortaya çıkan üründen değil, o ürünün taşıdığı fikirden ve sahip olduğu haklardan da söz etmek gerekiyor.
Kitabın üzerinde durduğu önemli noktalardan biri, yaratıcı olmanın tek başına yeterli olmadığı. İyi bir fikir bulmak kadar onu geliştirebilmek, koruyabilmek ve doğru pazarlara ulaştırabilmek de önemli. Bunun için de yalnızca yetenekli insanlara değil, güçlü kurumlara, finansman imkânlarına ve işleyen bir hukuk sistemine ihtiyaç var.

DÜNYACA TANINMASI GURUR VERİCİ
Aydın, farklı ülkelerin bu alandaki deneyimlerini de inceliyor. Birleşik Krallık, Güney Kore, Kanada ve Fransa gibi ülkelerin yaklaşımlarını karşılaştırırken aslında tek bir kalkınma modelinin bulunmadığını gösteriyor. Her ülkenin kendi imkânlarını ve kültürel birikimini dikkate alarak bir yol belirlemesi gerekiyor.
Benim en çok üzerinde durmak istediğim konu ise Türkiye'nin bu tablodaki yeri. Türk dizilerinin uluslararası başarısını biliyoruz. Dijital oyun sektörümüzde de dikkat çekici girişimler var. Kültürel birikimimizden ve genç nüfusumuzun üretkenliğinden sıklıkla söz ediyoruz. Ancak bütün bunların ekonomimize ne kadar kalıcı katkı sağladığı sorusunu yeterince sorduğumuzdan emin değilim.
Bir eserin dünyanın farklı ülkelerinde tanınması elbette gurur verici. Fakat o eserin haklarından elde edilen gelirin nasıl paylaşıldığı, yeni üretimlere ne ölçüde kaynak oluşturduğu da en az görünürlüğü kadar önemli. Aydın'ın Türkiye için önerdiği, kamu desteğiyle özel sektörün imkânlarını buluşturan model, bu nedenle üzerinde durulmaya değer. Kitapta yer verilen on yıllık yol haritası da tartışmayı temennilerin ötesine taşıyor.
Öte yandan benim burada küçük bir çekincem var. Kültür ve sanatın değerini yalnızca ekonomik getirisiyle ölçmek ne kadar doğru? Çok satan bir kitap her zaman iyi bir kitap mıdır? Ya da uluslararası pazarda karşılık bulmayan bir eser değersiz midir? Yaratıcı endüstrilerin büyümesini isterken sanatın özgürlüğünü ve kültürel çeşitliliği gözden kaçırmamak gerektiğini düşünüyorum.
Üstelik yapay zekânın hayatımıza bu kadar hızlı girdiği bir dönemde, yaratıcılığın sınırları da yeniden tartışılıyor. Artık bir metin üzerinde çalışırken, görsel hazırlarken veya yeni fikirler geliştirirken teknolojiden yardım almak sıradanlaşıyor. Ancak üretim kolaylaştıkça emeğin karşılığı, fikrî haklar ve sahiplik meselesi daha da önem kazanıyor.
Kreatif Endüstriler Devrimi, bütün bu konulara ilgi duyanların kitaplığına girmeyi hak eden bir çalışma. Yalnızca ekonomiye meraklı olanlara değil; yayıncılık, sanat, teknoloji ve kültür dünyasını anlamak isteyenlere de hitap ediyor.
Bana kalırsa kitabın en önemli katkısı, çok bildiğimizi düşündüğümüz bir meseleye başka bir açıdan bakmamızı sağlaması. Türkiye'nin yaratıcı insanlara sahip olduğundan şüphemiz yok. Asıl üzerinde düşünmemiz gereken, onların ürettiklerine ne kadar sahip çıkabildiğimiz. Belki de bundan sonra yalnızca ne kadar ürettiğimizi değil, ürettiklerimizin değerini ne ölçüde koruyabildiğimizi de konuşmalıyız.
TELİF YAPAY ZEKA YAĞMASI
Son söz olarak vurgulamak gerekir ki, hayal gücünün endüstriyel bir ham maddeye dönüşme süreci, doğrusal bir teknolojik determinizmin bizi mahkûm ettiği kaçınılmaz bir kader değil; politika yapıcıların, hukukçuların, kreatif stratejistlerin ve bizzat kreatif öznelerin önünde uzanan dinamik bir tercih alanıdır. Eğer bu ham madde bütünüyle platform kapitalizminin vahşi sömürü koridorlarına, telifsiz yapay zekâ yağmalarına ve güvencesiz dijital emek rejimlerine terk edilirse, gelecek kitlelerin algısını homojenleştiren, estetik kısırlığa boğulmuş, ruhsuz bir hiperendüstriyel otomasyon distopyasına evrilecek. Ancak kreatif eylemin özerkliğini ve telif haklarını yeni nesil uzman yapılarla adil bir biçimde tahkim eden, kreatif iş gücünü koruyan ve her şeyin ötesinde 'anlam üretmeyi' makroekonomik sistemin merkezine yerleştiren akılcı bir vizyon inşa edilebilirse, yirmi birinci yüzyıl hayal gücünün tarih boyunca gördüğü en parlak, en hibrit ve en özgürleştirici rönesansına sahne olacak."