Bugün akılcılık, aydınlanma ve seküler yönetim anlayışıyla özdeşleştirilen Avrupa'nın devlet geleneği, Orta Çağ'ın dinî kurumlarından bağımsız düşünülemiyor. Siyaset bilimci Anna Grzymala-Busse, Kutsal Temeller: Avrupa Devlet Geleneğinin Dini Kökenleri adlı eserinde Katolik Kilisesi'nin Avrupa devletinin inşasındaki belirleyici rolünü ortaya koyuyor. Turkuvaz Kitap'tan yayımlanan eser, modern devletin doğuşuna ilişkin yerleşik kabulleri sorgularken Avrupa'nın bugününden geçmişine güçlü bir projektör tutuyor.
Avrupa denildiğinde akla aydınlanma, akılcılık, bilimsel düşünce ve seküler devlet gelir. Modern Avrupa'nın kendisini tanımlarken öne çıkardığı bu kavramlar, kıtanın tarihsel hafızasının yalnızca bir bölümünü anlatır. Devletin nasıl örgütlendiği, hukukun hangi kurumsal temeller üzerinde yükseldiği, yönetim mekanizmalarının nasıl geliştiği ve siyasi otoritenin hangi sınırlar içinde kullanılacağı gibi soruların cevabı, Avrupa'nın dini geçmişinde yatmaktadır. Papalık dayatmasıyla arasında mesafe olduğu sanılan Avrupa'nın temelinde kilisenin koyu karanlığı vardır. Bugünün Avrupa'sını anlamak için yalnızca aydınlanma! düşüncesine değil, o düşüncenin şekillendirdiği dünyadan çok önce kurulmuş kurumlara da bakmak gerekir.
Eserin müellifi, modern devletin ortaya çıkışını çoğunlukla erken modern dönemin savaşlarıyla, hükümdarların iktidar arayışlarıyla veya yönetenlerle yönetilenler arasındaki sözleşmelerle açıklayan yaklaşımların ötesine geçiyor. Ona göre kilise, yalnızca inanç alanında faaliyet göstermiyordu. Avrupa'da devlet kurumlarının gelişimini doğrudan etkileyen, kendi örgütlenme kapasitesiyle hükümdarlara örnek oluşturan güçlü bir otoriteydi. Kitabın ana iddiası da bu. Otorite mücadelesinin Avrupa'yı getirdiği nokta... Özellikle 11. yüzyıldan itibaren belirginleşen papalık-hükümdarlık çatışmaları, Avrupa'da büyük bir otorite ve siyasi kriz oluşturdu. Ve bu kriz yüzyıllar boyunca sürdü.
Farklı güç odakları arasındaki rekabet, zamanla bölgesel parçalanmanın, şehirlerin özerklik arayışlarının ve egemenlik tartışmalarının geliştiği bir zemine katkıda bulundu. Kilise, hükümdarların karşısında bağımsızlığını savunurken Avrupa'nın siyasi yapısını da farkında olmadan dönüştüren bir sürecin parçası haline geldi. Kitabın dikkat çektiği asıl mesele ise bu rekabetin kurumlar üzerindeki etkisi. Kilise, hükümdarlarla mücadele eden bir güç olmanın yanı sıra, yönetimin nasıl yürütüleceğine ilişkin örnekler de geliştirdi.
KİLİSENİN ROLÜ YADSINAMAZ
Eserin en çarpıcı taraflarından biri, din ile seküler devlet arasında çoğu zaman kurulduğu düşünülen karşıtlığı tarihsel açıdan yeniden ele alması. Günümüzde dini otoritelerle devlet kurumları birbirinden ayrı alanlar olarak değerlendirilebilir. Ancak Avrupa'nın tarihsel tecrübesi, bu ayrımın bir anda ortaya çıkmadığını gösteriyor. Kitap, kilisenin geliştirdiği kurumsal uygulamaların ve hukuki düşüncenin, yönetenlerin kararlarının hangi usullerle alınacağı ve siyasi otoritenin nasıl sınırlandırılacağı konularında önemli örnekler sunduğunu savunuyor.
Aydınlanma, aklı ve bireyi öne çıkararak Avrupa'nın siyasi ve düşünsel hayatında köklü değişimlere kapı açtı. Adına aydınlanma denilen bu sürecin insanın içine boşalttığını ve metafizik temelden yoksun bir insan tipi oluşturduğuna burada mutlaka atıf yapmalıyım. Zira Avrupa'nın dünyaya aydınlık diye sunduğu dönüşüm, insanlığın ekseriyeti için kocaman bir karanlıktan başka bir şey getirmemiştir. Dolayısıyla kitabın günümüz açısından taşıdığı anlam, Avrupa'nın sekülerleşme tecrübesini inkar etmekte değil, bu tecrübenin hangi temeller üzerinde yükseldiğini hatırlatmasında yatıyor.
Bir toplumun bugün benimsediği siyasi ilkeler ile geçmişte oluşturduğu kurumlar arasında her zaman doğrudan ve kesintisiz bir bağ bulunmayabilir. Fakat tarihsel miras, sonraki dönemlerin siyasal düzenini etkileyen imkanları ve sınırları belirleyebilir. Avrupa örneğinde dini kurumların devletin oluşumundaki rolü, bu ilişkinin somut bir örneğini oluşturuyor.