Gürültünün bu denli yüceltildiği, her ânın nefes kesen bir telaşa ve görünürlük yarışına kurban edildiği bir çağda insanın ardına bakmadan denize açılma arzusunu nasıl anlamalıyız? İnsanın insan sesinden, içi boş sözlerden ve sahte tebessümlerden kaçıp salt bir sessizlik arayışıyla okyanusa sığınması, uzaktan bakıldığında romantik bir firar gibi görünebilir. Oysa kaçtığımız fırtına çoğu zaman dışarıda değil, tam içimizdedir. Kapı Yayınları'ndan yakın zamanda çıkan, İkbal Bayrak'ın kaleme aldığı ve İlke Albayrak'ın çizgileriyle hayat bulan Küçük Sufi, okuru böyle bir kırılma noktasında karşılıyor: Yelkenli parçalanmış, bir insan küçücük bir tahta parçası üzerinde kendi acziyeti ve kimsesizliğiyle baş başa kalmış. Ufukta usulca beliren minik bir kayık ve kürekleri asırlık bir bilgenin edasıyla tutan çocuk figürü, okuru edilgen bir masal dinleyicisi olmaya değil, insanın kendisine doğru çıkacağı en zorlu seyrüsefere çağırıyor.
İlk bakışta Saint- Exupéry'nin Küçük Prens'iyle uzaktan akraba gibi görünen bu adalar yolculuğu, sayfalar ilerledikçe köklerini çok daha kadim bir zemine salıyor. Küçük Prens, modern Batı insanının yabancılaşmasını şiirsel bir hüzünle resmederken; Küçük Sufi meselesini Doğu'nun tasavvuf geleneği ve nefis terbiyesi eksenine oturtuyor. Çözümü, varoluşsal bir boşluğu romantik bir kabullenişle kucaklamakta değil, içe dönük bir arınma yolculuğuna çıkmakta buluyor. Yolculuğun başında anlatıcının "Nereye gidiyoruz?" sorusuna Küçük Sufi'nin verdiği o kısa karşılık, metnin felsefi omurgasını tek bir cümlede özetliyor: "Kendine... Ama oraya varmak için kendinden geçmen gerekiyor."
MAHRUM KALDIĞIMIZI SANARIZ
Küçük Sufi'nin rehberliğinde uğranan her durak, coğrafi bir kara parçasından ziyade modern bireyin ruhunda taşıdığı yaraların somutlaşmış bir temsili. Bilgiyi devasa kütüphanelere yığıp kalbini sislere teslim eden düşünür, dijital dünyanın sanal alkışlarında sahte bir kimlik inşa eden kadın, toprağa çaktığı mülkiyet levhalarıyla kendi ayaklarına görünmez zincirler vuran efendi, kederi bir zırh gibi kuşanıp kendini yoksunlukla tanımlayan küskün ruh... Yazar bu karakterleri yargılamak yerine onların yanına oturuyor; her adada bir muhasebe değil, bir tanıklık sunuyor. Hüzün Adası'nda, başkalarıyla kıyaslanarak örselenmiş bir kadının kalbine dokunulurken sarf edilen şu söz, teslimiyetin pasif bir vazgeçiş değil, derin bir basiret olduğunu gösteriyor.
İlke Albayrak'ın pastel ve naif çizgileri bu dengeyi görsel düzlemde karşılıyor: Sözün bittiği yerde devreye giren çizgiler metnin poetik atmosferini dağıtmıyor, aksine derinleştiriyor, kelimelerin taşıyamadığı o ağır sessizliği üstleniyor.