"Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder." Türk edebiyatında bazı dizeler vardır ki bir şiirin sınırlarını aşarak toplumun ortak hafızasına yerleşir. Cahit Sıtkı Tarancı'nın Otuz Beş Yaş şiiri de onlardan biri. Yaş almanın, geçmişe dönüp bakmanın ve ölüm gerçeğiyle yüzleşmenin en etkileyici ifadelerinden olan bu şiir, insanın zaman karşısındaki çaresizliğini anlatır. Üstelik Tarancı bu dizeleri kaleme aldığında henüz otuz beş yaşındaydı. Ömrünün ortasına geldiğini düşündüğü o yaşta, zamanın insandan götürdüklerini ve ölümün kaçınılmazlığını böylesine derinden hissetmesi, şiirinin yıllar sonra bile okurda karşılık bulmasının nedenlerinden biriydi.
4 Ekim 1910'da Diyarbakır'da dünyaya gelen Cahit Sıtkı, kısa ömrüne insanın varoluşuna dair kalıcı sorular sığdırdı. Şiirlerinde ölümün gölgesi kadar yaşama sevinci, çocukluk özlemi, yalnızlık ve geçmişe duyulan hasret de vardı. Onun dünyasında hayat, bütün güzellikleriyle yaşanması gereken bir armağan, aynı zamanda insanın elinden kayıp giden bir zamandı. Belki de bu yüzden Tarancı'nın şiirleri, ölümden söz ederken bile hayata duyulan bağlılığı hissettirir.

Asıl adı Hüseyin Cahit olan şair, köklü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk öğrenimini Diyarbakır'da tamamladıktan sonra İstanbul'da Saint-Joseph ve Galatasaray liselerinde eğitim gördü. Galatasaray yılları, edebiyata ilgisinin gelişmesinde önemli rol oynadı. Fransız edebiyatıyla tanışması, şiir dünyasını genişletirken Baudelaire başta olmak üzere Batılı şairlerin eserlerine duyduğu ilgi de edebî kişiliğinin oluşumuna katkıda bulundu. 1930'larda yükseköğrenim için gittiği Paris'te siyasal bilgiler eğitimi almaya çalıştı. Ancak hayatı, planladığı gibi ilerlemedi. İkinci Dünya Savaşı'nın yaklaşan gölgesi ve savaşın başlaması üzerine Türkiye'ye döndü. Paris yılları, onun için yalnızca bir eğitim deneyimi değil, aynı zamanda yalnızlığını ve iç dünyasını daha yakından tanıdığı bir dönemdi.
Tarancı'nın hayatında şehirler, okullar ve yolculuklar kadar, insanın kendi içine yaptığı yolculuk da belirleyiciydi. Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen anların ardında, hayatın anlamını sorgulayan hassas bir ruh taşıyordu. Bu hassasiyet, şiirlerinde büyük sözlerden çok sade ifadelerle karşılık buldu.
1933'te yayımlanan ilk şiir kitabı Ömrümde Sükût, onun edebiyat dünyasındaki yerini belirginleştiren ilk önemli adımdı. Ardından gelen şiirlerinde ölüm, yalnızlık, zaman ve yaşama arzusu giderek daha görünür hâle geldi. "Memleket isterim" diye başlayan şiirinde özlemini duyduğu ülkeyi anlatırken kişisel dünyasından çıkarak ortak bir hayale yöneliyordu. İnsanların bir arada huzur içinde yaşadığı, ayrılıkların ve düşmanlıkların olmadığı bir memleket düşlüyordu. "Desem Ki" şiirinde ise sevginin coşkusunu, insanın bir başkasında bulduğu mutluluğu dile getiriyordu. Bu şiirler, onun yalnızca kendi içine kapanan bir şair olmadığını; insanlara, yaşadığı ülkeye ve hayatın güzelliklerine de açık olduğunu gösteriyordu.
OTUZ BEŞ YAŞIN ÖTESİNDE
Tarancı'nın edebiyat dünyasındaki en büyük çıkışı, 1946'da yayımlanan Otuz Beş Yaş kitabıyla geldi. Şiirde aynalar, çizgiler, değişen yüz ve geçmişe duyulan özlem üzerinden insanın yaşlanmayla ilişkisi anlatılır. Tarancı, gençliğin geride kaldığını fark eden insanın şaşkınlığını dile getirirken okura kendi hayatını da sorgulatır. Şiirin gücü, yalnızca yaşlanmayı anlatmasında değil, herkesin bir gün yüzleşeceği o sessiz hesaplaşmayı görünür kılmasındadır. Bütün karamsarlığa rağmen hayata tutunma isteğini anlattığı Gün Eksilmeden Penceremden de önemli bir yere sahip.
Ne var ki şairin kendi hayatı, şiirindeki bu yaş eşiğinin çok ötesine uzanmadı. Sağlık sorunları nedeniyle yaşamının son yıllarında ağır bir mücadele verdi. Tedavi amacıyla Viyana'ya götürüldü ve 1956'da, henüz 46 yaşındayken burada hayatını kaybetti. Cenazesi Diyarbakır'a getirilerek toprağa verildi. Tarancı, ardında uzun bir ömür değil, zamana direnen şiirler bıraktı. Bugün Otuz Beş Yaş dizelerini okurken yalnızca yaşlanmayı ya da ölümü düşünmüyoruz. Geçip giden yılların kıymetini, ertelediğimiz hayalleri, çocukluğumuza duyduğumuz özlemi ve yaşadığımız anın değerini de hatırlıyoruz.
EVİ MÜZE OLDU
Tarancı'nın Diyarbakır'da doğup büyüdüğü ev, 1973 yılında T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından satın alınarak restore edildikten sonra, cumhuriyetin 50. yılında 29 Ekim 1973 tarihinde Tarancı'nın anısını yaşatmak ve ismini ebedîleştirmek amacı ile müze olarak hizmete açıldı.