Sene 2010... Datça'dan Palamutbükü köyüne giden minibüsteyiz. Köylü bir teyzemiz ters ters bakarak, "Niye geldiniz buraya?" dedi. "Şey tatil için, denizi çok güzelmiş" dedim ürkek bir sesle. Zira arkamda hırpani kıyafetli, elinde tüfekli bir adam var. (Bunu badem bahsinde anlatacağım.)
"Allah o internetin cezasını versin. Hep oradan bakıp gelip durursunuz!" diye isyan etti. Bu diyalogdan yarım saat sonra girdiğim sudan 15 yıldır uzak kalamıyorum. Her yazı oradan karşılayıp sonbaharda uğurluyorum. Bu kadar güzel, berrak, balıklarla süslenmiş bir denizin dünyada benzeri azdır. Evet bu hafta rotamız Ege ile Akdeniz arasında uzanan Datça Yarımadası... Muğla'nın ilçesi dünyanın en güzel iki denizinin zenginliğinin buluştuğu bir coğrafya... Peki nedir Datça'yı komşusu Bodrum'dan daha gizemli kılan şey? Taş evleri, begonvillerle süslü sokakları, berrak denizi ve tarihî zenginlikleri...

Yaz kalabalığının geride kaldığı sonbahar aylarında burayı keşfetmenin keyfi başka. Datça'nın hikayesinde yalnızca deniz ve güneş yok. Yüzyıllardır yetiştirilen badem ağaçları, zeytinlikler, eski köyler bu coğrafyanın karakterini oluşturuyor. Özellikle ekim ve kasım ayında denize girmek gezmek mümkün. Mesela fotoğrafım geçen hafta denizden çıkarken çekildi. Datça'yı tanımak için merkezde dolaşmak yeterli değil. Yarımadanın en uç noktasına kadar uzanmak, ara sokaklara girmek ve küçük koylara zaman ayırmak gerekiyor. Başlayalım mı?

PALAMUTBÜKÜ'NDE DENİZİN RENGİ ŞEFFAF
Datça'nın en sevilen koylarından Palamutbükü, uzun çakıllı sahili ve berrak suyuyla tanınıyor. Kıyıda sıralanan küçük işletmeler, pansiyon ve restoranlar, buranın büyük tatil merkezlerinden farklı bir karaktere sahip olmasını sağlıyor. Deniz çoğu zaman kıyıdan birkaç metre uzaklıkta derinleşebiliyor. Çocuklar için dikkatli olmak şart. Ovabükü ve Hayıtbükü koyları da birbirine yakın ama farklı özellikleri var. Ovabükü, uzun sahili ve çevresindeki zeytinliklerle dikkat çekiyor. Hayıtbükü ise daha küçük ve korunaklı yapısıyla öne çıkıyor. Sahilinde denize yakın masalarda yemek yemek, kuşları dinlemek çok dinlendirici.

İKİ DENİZİN KIYISINDA ANTİK KENT
Datça Yarımadası'nın Batı ucundaki Knidos, antik çağın önemli ticaret ve kültür merkezlerinden. Buranın en dikkat çekici özelliklerinden biri, iki liman çevresinde kurulmuş olması. Tiyatro, tapınak kalıntıları ve teraslar üzerine yerleştirilmiş yapılar, Knidos'un geçmişteki büyüklüğünü gösteriyor. Heykeltıraş Praksiteles'in ünlü Knidos Afroditi heykeli ise kentin sanat tarihindeki yerini ortaya koyuyor. Heykelin kendisi kayıp olsa da Knidos'un kalıntıları, ziyaretçilerini yaklaşık 2 bin 500 yıl öncesine götürüyor.

Datça'nın Reşadiye Mahallesi'ndeki Mehmet Ali Ağa Konağı da, 19. yüzyılın başlarında yaptırılan; taş duvarları, ahşap işçiliği ve süslü tavanlarıyla dikkat çekiyor. Konağa adını veren Mehmet Ali Ağa'nın geçmişi tartışmalı. İngiliz arkeolog Charles Thomas Newton'un 1857-1859 yıllarındaki kazılarına destek verdiği, çıkarılan Knidos Aslanı ve Demeter heykeli gibi değerli eserler İngiltere'ye götürüldüğü iddia ediliyor. Eserlerin geri getirilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı çalışmalarını sürdürüyor.

TAŞ EVLERİN ARASINDA BİR ŞAİR
Eski Datça, dar sokakları, taş evleri ve kapı önlerinden sarkan begonvilleriyle yarımadanın en tanınmış yerlerinden. Geleneksel mimarisini büyük ölçüde koruyan mahallede yürürken küçük avlular, ahşap kapılar ve taş duvarlarla karşılaşılıyor. Burası aynı zamanda şair Can Yücel'in hayatının son yıllarını geçirdiği yer. Yücel'in yaşadığı ev de Eski Datça'nın en çok merak edilen noktalarından. Ancak ev özel mülk olduğu için ziyarete açık bir müze değil. Sokaklardaki şiirler, küçük sanat atölyeleri ve kafeler, mahallenin edebiyatla kurduğu bağı bugün de yaşatıyor.

BADEMİN EN MEŞHUR ADRESİ
Datça denildiğinde akla gelen ilk ürünlerden biri badem. Yarımadanın iklimi, badem yetiştiriciliğine elverişli koşullar sunuyor. Özellikle Nurlu bademi, iri yapısı ve lezzetiyle tanınıyor. Yazının girişindeki tüfekli köylüye dönebiliriz şimdi. Nurlu bademi, bizim kadar seven domuzlar, tarlayı talan ediyor. Hayatını tarımla sürdüren çiftçi için büyük bir sorun. Bu yüzden geceleri tüfekle tarlalarını korumak zorundalar. Yani bu bademlerde şehir insanın pek bilmediği büyük bir emek var.
Datça, her yıl şubat ayında badem ağaçlarının beyaz ve pembe çiçekleriyle bambaşka bir güzelliğe bürünüyor. Bu yıl sekizincisi düzenlenecek Uluslararası Datça Badem Çiçeği Festivali, 4-7 Şubat 2027 tarihlerinde konserler, doğa yürüyüşleri ve yöresel lezzetlerle ziyaretçilerini ağırlayacak. Şimdiden biletinizi alıp, yerinizi ayırtabilirsiniz.