Kütahya'daki Seyitömer Höyüğü'nde yürütülen kurtarma kazısında, yaklaşık 5 bin yıl önceki bir yangında yanarak bugüne ulaşan 8 ekmek kalıntısı bulundu. Termik santral sahasında bulunan höyükte, altındaki linyit rezervinin ekonomiye kazandırılması amacıyla başlatılan kurtarma kazıları, Çelikler Holding sponsorluğunda Kütahya Müzesi Müdürlüğünce Dr. Arkeolog Sevgi Gürdal başkanlığında sürdürülüyor.
Kütahya Müze Müdürü de olan Gürdal, höyükte Orta Tunç Çağı ve Erken Tunç Çağı tabakalarında kazı çalışmalarının devam ettiğini söyledi. Geçen yıl yapılan kazılarda bir odada fırın, duvar kenarında ise raf kalıntıları tespit ettiklerini belirten Gürdal, raf ayaklarının arasında yanmış halde 8 ekmek ile buğday ve mercimek kalıntılarına rastladıklarını ifade etti.
Gürdal, buluntuların yaklaşık 5 bin yıl öncesine, Erken Tunç Çağı'nın ilk çeyreğine tarihlendirildiğini aktararak, şöyle konuştu:
"Yaptığımız kazılarda oda içindeki fırının bulunduğu alanda, raf ayaklarının arasında yanmış halde 8 ekmek bulduk. Ekmeklerin etrafında buğday ve mercimek kalıntılarına da rastladık. Bu da yangın çıkmadan önce orada bir raf bulunduğunu gösteriyor. Rafın üzerinde çuvallarda veya torbalarda tarım ürünleri ve ekmek de bulunuyormuş. Yangın sırasında rafın yıkılmasıyla bunlar karışık halde ele geçmiş oldu."
MÜZEDE ZİYARETÇİLERİN İLGİSİNİ ÇEKİYOR
Gün yüzüne çıkarılan ekmekler ile buğday ve mercimek kalıntılarının Kütahya Arkeoloji ve Maden Müzesi'nde sergilenmeye başladığını belirten Gürdal, ziyaretçilerin buluntuların bugüne nasıl ulaştığını merak ettiğini anlattı.
Gürdal, söz konusu eserlerin müzede en fazla ilgi gören buluntular arasında yer aldığını belirterek, "Seyitömer Höyüğü, müzelerimizde sergilenen eserlerin aslında büyük bir bölümünü oluşturuyor. Seyitömer Höyüğü eserleri, döneminin günlük ve sosyal hayatına, sanat anlayışına ve beslenme alışkanlıklarına ilişkin çeşitli veriler sunuyor." dedi.
SEYİTÖMER HÖYÜĞÜ'NDE KAZILAR 1989'DA BAŞLADI
Geçmişi milattan önce 3000'li yıllara uzanan Seyitömer Höyüğü, Kütahya kent merkezine 26 kilometre uzaklıkta, Çelikler Seyitömer Elektrik Üretim AŞ'nin çalışma sahasında yer alıyor.
Orijinal yüksekliği 26 metre, eni 140 metre ve boyu 150 metre olan höyükteki kurtarma kazıları, linyit rezervinin ekonomiye kazandırılması amacıyla 1989'da Eskişehir Müzesi Müdürlüğünce başlatıldı.
Kazılar, 1990-1995 yıllarında Afyonkarahisar Müzesi Müdürlüğünce sürdürüldü. Türkiye Kömür İşletmeleri Genel Müdürlüğü ile Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörlüğü arasında imzalanan protokol kapsamında çalışmalar 2006'da üniversitenin Arkeoloji Bölümü'ne devredildi.
Öğretim elemanları, öğrenciler ve işçilerden oluşan kazı heyeti, çalışmalarını 2014'e kadar sürdürdü. Höyükten çıkarılan 17 binden fazla eser, sergilenmek üzere Kütahya Müze Müdürlüğüne teslim edildi. Kurtarma kazıları, 2019'dan bu yana Kütahya Müzesi Müdürlüğünce yürütülüyor.
Kurumuş bir nehir yatağı boyunca konumlanan anıtın merkezinde, yaklaşık 12 metre çapında oval bir höyük yer alıyor. Höyükten doğuya, yani gün doğumuna doğru paralel şekilde uzanan ve harçsız yerel kireçtaşı levhalardan inşa edilen iki uzun taş hat, yapıya adını veren "anten" formunu oluşturuyor.
Araştırmacılar, bölgedeki kireçtaşı levhalarının hafif yapısı sayesinde bu devasa yapının kalabalık ordulara gerek duyulmadan, küçük bir topluluk tarafından kolektif bir çabayla inşa edilebildiğini değerlendiriyor.
KEMİK BİYOAPATİTİ SAYESİNDE TARİH İLK KEZ DOĞRUDAN TESPİT EDİLDİ
Çöl ikliminin aşırı yıpratıcı etkisi nedeniyle organik kalıntıların hızla yok olması ve kemiklerdeki kolajenin tükenmesi, geçmişteki tarihlendirme girişimlerini sonuçsuz bırakmıştı. Bu engeli aşmak isteyen bilim insanları, kemik dokusunun mineral kısmını oluşturan biyoapatit üzerinden radyokarbon (C14) analizi yöntemini uyguladı.
Yapılan ölçümler, dev anıtın günümüzden 4.100 ila 4.417 yıl öncesine, yani MÖ 3000 yıla ait olduğunu kesinleştirdi. Bu veriler, Atlantik Sahra bölgesindeki bir mezar için elde edilen ilk doğrudan tarihleme başarısı olarak arkeoloji tarihine geçti.
Anıtın merkezindeki mezar odasında yapılan incelemelerde, 25-35 yaşlarında yetişkin bir bireye ait iskelet kalıntıları bulundu. İskeletin başının güneye, bükülmüş bacaklarının ise batıya dönük olduğu belirlenirken, kemiklerdeki yüksek tahribat sebebiyle cinsiyet tespiti yapılamadı. Mezar hediyesi olarak ise yalnızca devekuşu yumurtası kabuğundan özenle işlenmiş dört adet halka biçimli boncuk çıkarıldı.
Sahra'nın henüz tamamen kuraklaşmadığı ve sulak alanların bulunduğu Neolitik dönemin son evrelerine işaret eden bu yapının, doğu yönelimli uzun taş hatlarının işlevi ve simgesel anlamı hâlâ gizemini koruyor. Bilim insanları, civardaki benzer höyükleri inceleyerek yapının kullanım amacına dair yeni sırlar çözmeyi hedefliyor.
Çin'in Xi'an Xianyang Uluslararası Havalimanı'nın genişleme sahasında yürütülen arkeolojik kazılarda, Çin'i MÖ 221 yılında ilk kez birleştiren İmparator Qin Shi Huang'ın manevi büyükannesi Dul İmparatoriçe Huayang'a ait görkemli mezar kompleksi bulundu.
Yüzyıllardır aranan ve defalarca yağmalanmasına rağmen yüzlerce değerli eserin gün yüzüne çıkarıldığı alan, imparatorluk cenaze mimarisinin ilk örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.
İMPARATORİÇENİN MEZARI HAVALİMANI ŞANTİYESİNDE ÇIKTI
Çin'in Xi'an Xianyang Uluslararası Havalimanı'nın genişleme sahasında gerçekleştirilen arkeolojik saha çalışmaları, ülke tarihini baştan yazacak nitelikte bir keşfe ev sahipliği yapıyor. Modern uçak pistlerinin hemen yanı başında gün ışığına çıkarılan anıtsal lahit kompleksinin, Çin'i MÖ 221 yılında ilk kez tek bir çatı altında toplayan efsanevi İmparator Qin Shi Huang'ın manevi büyükannesi Dul İmparatoriçe Huayang'a ait olduğu belirlendi.
Yüzyıllar boyunca kaçak kazılarla defalarca yağmalanmasına karşın, kompleksten çıkarılan yüzlerce seramik, bronz, yeşim ve cam eser dönemin ihtişamını günümüze taşıyor.
LABORATUVAR VERİLERİ TARİHİ DOĞRULADI
Arkeologların 2018 yılında başlattığı ve 2022 yılında derinleştirdiği çalışmalarda elde edilen buluntular üzerinde yapılan radyokarbon tarihleme analizleri, mezarın MÖ 389 ile 208 yılları arasında inşa edildiğini gösterdi.Bu zaman aralığı, MÖ 230 yılında yaşamını yitiren İmparatoriçe Huayang'ın dönemiyle birebir örtüşüyor.
Saha araştırmalarının ilk aşamasında Kuzey Zhou Hanedanlığı'na ait olduğu sanılan yapının, detaylı incelemelerin ardından Savaşan Devletler Dönemi'ndeki Qin Devleti'nin kraliyet mimarisini yansıttığı netleştirildi. İmparatoriçe Huayang, sadece bir hükümdar eşi olarak değil, Çin'in siyasi kaderini değiştiren hamleleriyle de tarihe geçmiş bir isim.
Kral Xiaowen ile olan evliliğinden çocuğu bulunmayan Huayang, rehin olarak başka bir devlete gönderilen genç prens Ying Yiren'i evlat edinerek tahtın varisi olmasını sağladı. Bu kritik karar, Ying Yiren'in tahta çıkmasının ardından oğlu Qin Shi Huang'ın tüm Çin'i birleştiren tarihi zaferler kazanmasına zemin hazırladı.
Dolayısıyla bulunan mezar, birleşik Çin İmparatorluğu'nun temelini atan en kilit aktörlerden birinin ebedi istirahatgahı olma özelliğini taşıyor.
İMPARATORLUK MEZARLARININ İLK MİMARİSİ
Tarihi yazılı kaynaklar Huayang'ın eşi Kral Xiaowen ile aynı alana gömüldüğünü kaydetse de, yeni arkeolojik veriler bu duruma farklı bir boyut kazandırıyor. Kralın mezarından yaklaşık 2,3 kilometre uzakta konumlanan bu bağımsız kompleks, Qin Krallığı'nda cenaze mimarisinin değişim geçirdiğini kanıtlıyor.
Hükümdarların çok sayıda eşinin bulunması nedeniyle hükümdar ve eşlerinin ayrı komplekslere gömülmesi geleneğinin tam da bu dönemde başladığı anlaşılıyor.
Araştırmacılar, havalimanı sahasındaki bu yerleşimin, dünyaca ünlü Toprak Askerler'e (Terracotta Army) de ev sahipliği yapan anıtsal imparatorluk mezarlarının bilinen ilk mimari prototipi olduğunu vurguluyor.
Belçika'nın Flandre bölgesindeki Damme yakınlarında gerçekleştirilen arkeolojik araştırmada, kazı ekiplerinin yardımına bu kez teknoloji ya da gelişmiş ekipmanlar değil, köstebekler yetişti. Ghent Üniversitesi araştırmacıları, hayvanların toprağı yüzeye çıkarmasıyla oluşan 814 köstebek tepesini inceleyerek Orta Çağ'da kullanılan kayıp bir yerleşime ait önemli izlere ulaştı.
Yapılan incelemelerde 2 bin 810 arkeolojik parça bulunurken, buluntuların 13. ve 14. yüzyıllara tarihlenen tuğla bir kapı yapısına işaret ettiği belirlendi.
KÖSTEBEKLERİN AÇTIĞI TÜMSEKLER TEK TEK İNCELENDİ
Araştırma, Batı Flandre'deki tarihi Damme kenti yakınlarında gerçekleştirildi. Orta Çağ'da Brugge'nin dış limanı olarak önemli bir konuma sahip olan Damme ve çevresinde çok sayıda hendekle çevrili çiftlik yerleşimi bulunuyordu. Zaman içinde tarımsal faaliyetler nedeniyle bu yapıların önemli bir bölümü ortadan kayboldu. Ancak bazı kalıntılar, sürülmeyen çayırlık alanların altında korunmaya devam etti.
Arkeologlar da bu kalıntıların izini sürmek için köstebeklerin toprağı yüzeye çıkarmasından yararlandı. Araştırmacılar, 814 köstebek tepesinin konumunu GPS ile kaydetti. Daha sonra topraklar 6 milimetrelik eleklerden geçirilerek ortaya çıkan arkeolojik parçalar toplandı.
İnceleme sonucunda 814 tümseğin 421'inde arkeolojik malzeme bulundu. Toplamda 2 kilogramdan fazla ağırlığa sahip 2 bin 810 parça elde edildi. Buluntular arasında seramik, tuğla parçaları, metal nesneler ve doğal taşlar yer aldı.
800 YILLIK YAPININ İZLERİNE ULAŞILDI
Daha önce yapılan jeofizik ölçümlerde de bu bölgede yer altında bir anomali tespit edilmişti. Toprak örnekleri ise bölgede yoğun tuğla kalıntılarının bulunduğunu ortaya koydu. Arkeologlar, farklı yöntemlerden elde edilen verileri bir araya getirerek söz konusu yapının büyük bir Orta Çağ çiftliğine ait tuğla bir giriş kapısı olduğu sonucuna ulaştı.
KÖPRÜ VE ESKİ YOLUN İZLERİ DE BULUNDU
Araştırmada yalnızca kapı yapısının izlerine rastlanmadı. Çevredeki hendeğin karşı tarafında bulunan iki paralel anomali, yapıya ulaşan bir köprünün başlangıç bölümüne ait olabileceği şeklinde değerlendirildi. Alanda uzanan doğrusal bir çöküntünün ise eski bir ulaşım yolunun kalıntısı olabileceği belirtildi.
YAPININ NASIL GÖRÜNDÜĞÜ HENÜZ BİLİNMİYOR
Araştırmacılar, yapının henüz kazılarak tamamen ortaya çıkarılmaması nedeniyle Orta Çağ'daki görünümünün kesin olarak belirlenemediğini belirtiyor.
KÖSTEBEKLER ARKEOLOGLARA NASIL YARDIM EDİYOR?
Bu yöntem özellikle geleneksel kazı çalışmalarının sınırlı olduğu koruma altındaki çayırlık alanlarda önemli bir araştırma aracı olarak değerlendiriliyor. Ancak araştırmacılar önemli bir noktaya da dikkat çekiyor: Amaç köstebekleri arkeolojik alanlara getirmek değil, zaten doğal olarak gerçekleştirdikleri kazı faaliyetlerinin ortaya çıkardığı malzemeleri değerlendirmek. Çünkü köstebeklerin açtığı tüneller gömülü arkeolojik kalıntılara zarar da verebiliyor. Damme'de ise köstebeklerin açtığı tümsekler, yüzyıllardır kayıp olan bir Orta Çağ yapısının izlerinin yeniden ortaya çıkarılmasına yardımcı oldu.
1700 YILLIK SARAYIN KULESİNDE BULUNANLAR DA ŞAŞIRTMIŞTI!
Sırbistan'ın doğusundaki Negotin şehri yakınlarında yer alan Vrelo–Šarkamen arkeolojik alanında yürütülen kazı çalışmalarında, yaklaşık 1700 yıllık görkemli bir Roma hamamı ortaya çıkarıldı.
Arkeologlar, dairesel mimariyle tasarlanan bu hamamın anıtsal bir imparatorluk sarayının dev köşe kulesinin alt bölümüne yerleştirildiğini tespit etti.
Yapılan araştırmalar, Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde dev bir kulenin içine bu şekilde hamam inşa edilmesinin bilinen doğrudan başka bir örneği olmadığını ve mimari açıdan eşsiz bir keşif olduğunu gösteriyor.
MS 4. yüzyılın başlarında inşa edildiği belirlenen Vrelo–Šarkamen yerleşkesinin, Roma İmparatorluğu'nun Tetrarşi dönemindeki yöneticilerinden Maximinus Daia ile doğrudan bağlantılı olduğu düşünülüyor.
Surlar ve dev kulelerle korunan alanın yüksek statülü bir imparatorluk yerleşkesi olduğunu belirten uzmanlar, kulenin formuna uygun olarak dairesel biçimde inşa edilen hamamın üzerinin kubbeyle kapatıldığını ve bu kubbede altı pencereli bir aydınlatma açıklığı bulunduğunu kaydetti.
Hamamın içerisinde üç ayrı yıkanma alanı, bir buhar odası ve su ısıtma sistemleri yer alırken; yapının planlamasında saray mensupları ile hamam çalışanlarının girişlerinin birbirinden tamamen ayrıldığı görüldü.
YERDEN ISITMASI BİLE VARMIŞ
Kazılarda Romalıların "hipokaust" adı verilen gelişmiş yerden ısıtma sisteminin izleri de günümüze kadar ulaşmayı başardı.
Ocakta ısıtılan sıcak havanın zeminin altındaki boşluklarda dolaştırılarak tüm yapıyı ısıttığı sistemin yanı sıra, suyun ısıtılmasında kullanılan dev bakır kazanın oturtulduğu kaide de gün yüzüne çıkarıldı.
Bakır kazan günümüze ulaşamamış olsa da korunan kaide sayesinde sistemin çalışma prensibi net bir şekilde anlaşıldı.
SARAYDAN KULENİN ALTINA GEÇİŞ YOLLARI ARALANIYOR
Yaklaşık 30 yıl önce aynı bölgedeki imparatorluk mozolesinde değerli altın takıların bulunması ve mezarın Maximinus Daia'nın ailesiyle ilişkilendirilmesi yerleşkenin önemini artırmıştı.
Arkeologlar şimdi sarayın ana yapısından kulenin alt seviyesindeki bu lüks hamama tam olarak nasıl geçildiğini çözmeye çalışıyor.
Devam eden kazılarla birlikte 1700 yıllık bu sıra dışı yapının işleyişine dair yeni sırların aydınlatılması bekleniyor.
ABD'nin Louisiana eyaletindeki bataklık alanın içerisine gizlenmiş Watson Brake höyük kompleksinin MÖ 3400 yıllarına uzandığı kesinleşti.
Mısır'daki ilk piramitlerden bile yaklaşık 2 bin yıl, İngiltere'deki Stonehenge yapısından ise bin yıl eski olan bu alan, insanlık tarihine ilişkin temel kabulleri sarsmasıyla gündem oldu.
Söz konusu bilimsel keşif, devasa mimarinin yalnızca yerleşik tarım toplumlarınca inşa edilebileceğine dair tarihsel teorileri çürütmüş oldu.
Amatör arkeolog Reca Boughton tarafından keşfedilen detaylı araştırmalarla netleşen çalışmalar, alanın doğal bir yapı olmadığını doğruluyor.
Yürütülen radyokarbon analizleri sonucunda, 11 höyükten ve bunları bağlayan yükseltilerden oluşan yapının inşasına MÖ 3400 civarında başlandığı ortaya çıktı.
Görsel temsilidir.
Yaklaşık 400 yıl boyunca kademeli şekilde genişletilen mimari için 100 bin saatten fazla iş gücü harcandığı hesaplanıyor.
Yüksekliği 7 metreye ulaşan höyüklerin altındaki zeminin özel tekniklerle sıkıştırılmış olması, yapının aşınmadan günümüze kadar ulaşmasını sağlıyor.
Görsel temsilidir.
GÖÇEBE TOPLULUKLAR BÖLGEYİ MEVSİMSEL MERKEZ OLARAK KULLANMIŞ
Kazılarda ulaşılan ev aletleri, balık kalıntıları ve bölgenin en eski çömlek parçaları, kompleksin kalıcı bir yerleşim yeri olmadığını belgeliyor.
Arkeologlar, yapının göçebe avcı-toplayıcı grupların belirli dönemlerde sosyal dayanışma, ticaret ve ritüeller için bir araya geldiği mevsimsel bir merkez işlevi gördüğünü belirtiyor.
Görsel temsilidir.
Mimaride merkezi bir otoritein ya da tek bir hükümdarın izine rastlanmamış olması, devasa bir organizasyonun toplumsal iş birliğiyle yürütüldüğünü gözler önüne seriyor.
Watson Brake, tarım öncesi dönemde de ileri düzey sosyal organizasyonların kurulabileceğini kanıtlayan en eski mimari eserler arasında yer alıyor.