Bazı insanlar hayatlarını başkalarına bir şeyler anlatmakla geçirir ama sıra kendi hikâyelerine geldiğinde susmayı tercih eder. Kimi bunu bir aile sofrasında yapar, kimi yıllarca açmadığı bir telefonla... Kimileri de bütün bunların üstünü muhteşem bir kariyerle örter. Sinema dünyasının ünlü yönetmenlerinden Esteban Martínez, işte bu son gruba daha yakın duruyor. Kameranın arkasında sözü geçen, başarıya alışmış, kendi kurallarını koyan bir adam. Ne var ki hayat, bazen en deneyimli yönetmenlerin bile kontrol edemediği sahneler çıkarıyor insanın karşısına. Javier Bardem'in başrolünde yer aldığı ve yönetmen Esteban'a hayat verdiği En Sevdiğim, tam da böyle bir sahneden başlıyor. Rodrigo Sorogoyen'in yönettiği filmde, yıllar sonra ülkesine dönen Esteban, uzun zamandır görüşmediği kızı Emilia'yla (Victoria Luengo) yeniden karşılaşıyor. Ona yeni filminde başrol teklif ediyor. İlk bakışta ne güzel bir fırsat! Hem baba-kız yeniden bir araya gelecek hem de kırılmış bir ilişki belki sanatın iyileştirici gücüyle onarılacak. Fakat sinemada da hayatta da işler, senaryodaki kadar kolay ilerlemiyor.

Çünkü Esteban yalnızca Emilia'nın babası değil, aynı zamanda yönetmeni. Kızının hayatında yıllardır eksik olan baba, şimdi onun kariyerine yön verebilecek bir otorite olarak karşısına çıkıyor. Bir başka deyişle, ailede çözülemeyen meseleler sete taşınıyor; setteki güç ilişkileri de aile içindeki yaraları yeniden kanatıyor. Kamera kayda girdiğinde oyuncular rollerine bürünüyor ama geçmiş, kimsenin istediği anda çıkıp gidebildiği bir sahne değil.
Baba olmak başka, yönetmenlik yapmak başka. Peki ya insan ikisini birbirine karıştırırsa? Filmin asıl meselesi biraz da burada yatıyor. Esteban, mesleğinde başarılı olmayı hayatın diğer alanlarında da söz sahibi olmakla karıştırmış. Yıllarca kendi kararlarını uygulamaya alışmış bir adam ama konu kızının duygularına gelince aynı ölçüde becerikli olamıyor. Rodrigo Sorogoyen, baba-kız ilişkisini basit bir barışma hikâyesine dönüştürmek yerine, sevgiyle iktidarın birbirine karıştığı o rahatsız edici alanda dolaşıyor. Çünkü sevdiğimiz insanları bazen en çok onların iyiliğini istediğimizi düşünürken incitiriz. Onlar adına karar verir, ne hissetmeleri gerektiğini bile bildiğimize inanırız. Sonra da yaptığımız her şeyi sevgimizle açıklamaya çalışırız. Oysa sevgi, insanın karşısındakini yönetme hakkına sahip olduğu anlamına gelmiyor. Esteban, tam da bu çelişkinin içinde anlam kazanıyor. Bardem, karakterin bütün kusurlarını seyircinin önüne koyarken onu kolayca yargılayıp bir kenara bırakmamıza da izin vermeyen bir oyuncu. Onun karakterlerinde çoğu zaman rahatsız edici bir ağırlık vardır; insanı kendine yaklaştırırken aynı anda mesafe koymaya zorlar. En Sevdiğimde de başarıyla örülmüş bir hayatın ardındaki eksiklikleri, otoritenin kırılganlığını ve sevilme ihtiyacını düşünmeye davet ediyor.

BARDEM TAKDİRİ HAK EDİYOR
Bardem'den bahsederken onun en başından beri Filistin konusundaki hassasiyetine değinmeden olmaz. Gazze'deki katliama dikkat çeken İsrail'i kınayan söylemleri sebebiyle Hollywood'da kendisine cepheler oluşturulsa da kariyeri pahasına bir adım bile geri atmadı. Bu açıdan takdiri hak eden, sanat camiasında saygı gören örnek bir oyuncu Bardem. Emilia'yı canlandıran Victoria Luengo ise hikâyenin yalnızca babasının dönüşü etrafında dönmesini engelleyen önemli bir karşı ağırlık. Çünkü bu, geçmişte hata yapmış bir babanın kendisini affettirme hikâyesi olduğu kadar, kendi hayatını kurmaya çalışan bir kızın hikâyesi de. Emilia'nın önünde mesleki bir fırsat var; fakat bu fırsatın bedeli, babasıyla yeniden aynı ilişkinin içine girmek olabilir. İnsan bazen en çok istediği şeye ulaşmak için en çok uzak durmak istediği kişiye yaklaşmak zorunda kalır. Dolayısıyla Emilia da kendi kariyer yolculuğunun en ağır sınavlarından birini veriyor babasıyla çalışarak...

En Sevdiğim, bu açıdan sanatın insanı iyileştirebildiği kadar yaralayabileceğini, bir araya getirdiği kadar yüzleştirebileceğini de düşündürüyor. Bir film seti, geçmişin üzerine yeni bir hikâye kurmak için fırsat olabilir. Ama bazen o set, geçmişten kaçamayacağımızı gösteren bir aynaya dönüşür. Bir de filmin adında saklı olan o küçük ama önemli mesele var. O da sevilmek. İnsan hayatı boyunca başarı, itibar, para, alkış ve takdir peşinde koşabilir. Fakat bütün bunların sonunda, kendisini gerçekten seven birinin gözünde nasıl göründüğünü merak etmekten vazgeçmeyebilir. Esteban'ın hikâyesi, belki de bu yüzden yalnızca bir babakız hikâyesi değil. Her şeyi kontrol edebileceğini düşünen bir adamın, kontrol edemediği bir duyguyla karşılaşmasının hikâyesi. O açıdan belki de sevilmek istiyorsak, önce sevdiklerimizi yönetmekten vazgeçmeyi öğrenmemiz gerekmiyor mu?

VİZYONDA ÖNE ÇIKANLAR
KUZULAR YİNE FİRARDA!
Aardman'ın yaramaz koyunu Shaun, yine bildiğimiz gibi! Kuzular Firarda ve Kuzular Firarda: Uzay Parkı ile gönüllerimizi çalan sevimli kahraman, bu kez Cadılar Bayramı öncesinde ortalığı birbirine katıyor. Çiftçinin balkabağı tarlasını kurtarmaya çalışırken işleri iyice karıştıran Shaun, bu defa gizemli bir canavarla karşı karşıya. Çiftçinin ortadan kaybolmasıyla başlayan macera, çiftlikte eğlenceli bir kaosa dönüşüyor. Aardman'ın stop-motion tekniği, sözsüz mizahı ve ince göndermeleri yine başrolde. 80'lerin aile komedilerine ve klasik canavar filmlerine göz kırpan yapım, yalnızca çocuklara değil, animasyonun inceliklerinden keyif alan yetişkinlere de göz kırpıyor. Shaun'un yaramazlıkları bitmiyor...

BİYOGRAFİ SEVERLERE
Amanda Seyfried, Christopher Abbott ve Nathan Fielder'ın rol aldığı Her Şey Ortada isimli film gerçek hikaye sevenler için cazip bir seçenek. Nathan Fielder ve Lance Oppenheim'ın yönetmenliğini üstlendiği film, yakın dönemin en büyük dolandırıcılık hikâyelerinden biri olan Theranos'un kurucusu Elizabeth Holmes'ün, cezaevine girmeden otuz dört gün önce film ekibini evine davet etmesiyle başlayan ve üç yıla yayılan akıl almaz süreci konu alıyor.