Bütün iç ve dış gelişmelere rağmen herkesin dikkatle izlediği bir süreç var: Terörsüz Türkiye süreci... Acaba hedefine ulaşacak ve kendini fesheden PKK tam anlamıyla silah bırakacak mı?
Mesele Türkiye'nin geleceği açısından o kadar önemli ki, işin iki mimarı Başkan Erdoğan ve MHP lideri Bahçeli her fırsatta sözü oraya getiriyor. En son Başkan Erdoğan, fon skandalıyla ilgili konuşurken bile bu konuya değindi:
"Terörsüz Türkiye hedefimizle aramıza kimse giremeyecek. Coğrafyamızda huzurun, barışın, ekonomik kalkınmanın egemen olmasını kimse durduramayacak."
Meselenin üçüncü mimarı Öcalan da 27 Şubat 2025'ten beri ısrarla bu projenin hayata geçirilmesini savundu ve geri adım atmadı. İçerideki kışkırtmalara, bölgesel havuçlara, Avrupa'da Yahudi lobisinin ayartma toplantılarına rağmen çok önemli adımlar atıldı. Hatta Cemil Bayık gibi aktörlerin hâlâ süreci zehirleyen açıklamaları bile etkili olmadı.
Şu tablo bile çok şey anlatıyor: İki yıldır tek bir insanımızın yaşamını yitirmemesi, Türkiye'nin gücü ve Öcalan'ın da katkısıyla Suriye'de gerçekleşen YPG entegrasyonu ve ona paralel PKK'nın da siyonist Netanyahu'nun vekil savaşçısı olmaması.
Meclis'te de çok tarihi bir adım atıldı. Çerçeve yasa, 467 gibi ezici bir çoğunlukla geçti. Siyaset sahiplendi, toplum da umutlandı. Ama nedense hâlâ ortaya net bir fotoğraf çıkmış değil.
Çünkü hâlâ DEM Parti ve PKK içinde "terörsüz Türkiye" sürecine "pazarlık" gözüyle bakanlar var. Hâlâ, "PKK bir adım atıyorsa devlet de bir adım atsın" sığlığında siyaset yapanlar var. Oysa bu süreç bir büyük bütünleşme ve kucaklaşma sürecidir. Cumhuriyeti demokrasiyle buluşturma, siyaseti de şiddetten arındırma sürecidir.
Bunun için öncelikle fesih kararı alan PKK'nın silahları teslim etmesi gerekiyor. Sivil siyasetin önü ancak böyle açılır. Çünkü yeni dönemi, anayasasından seçim kanununa siyaset inşa edecek. Bu yüzden bütün gözler partilerdeki değişimde ve en başta da DEM Parti'de... Değişmeyen bir tek parti o kaldı. DEM Parti'nin uyduruk "kent uzlaşısı" gibi küçük ittifak hesaplarına itibar etmeden ve eski alışkanlıklarına teslim olmadan "yeni siyaset" üretip üretmeyeceği merak ediliyor. Birkaç ay önce TBMM Başkanvekili ve DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan değişimin ilk işaretini verdi:
"Yeni bir inşa dönemine giriyoruz parti olarak."
Önceki gün de DEM Parti Eşbaşkanı Tuncer Bakırhan, yeni parti için çalıştıklarını açıkladı:
"Olağan kongremizde Demokratik Cumhuriyet Hareketi'nin müjdesini verdik. O günden beri sokakta, parti binalarımızda Demokratik Cumhuriyet Hareketi'ni büyütmenin hazırlığını yapıyoruz."
Peki bu parti "Türkiye partisi" mi olacak yoksa eski alışkanlıklarını ve ilişkilerini devam ettiren statükocu bir parti mi?
Terörsüz Türkiye sürecinde dikkatli dil kullansalar da başta Bakırhan olmak üzere parti yönetimi henüz eski siyaset dilinden kurtulmuş değil. Partinin içi daha da karışık. Sol statükoculardan milliyetçi hayalcilere kadar herkes var ve bırakın Türkiye'nin bölgesel rolünü anlamayı, iç siyasette çok tartışılan "yolsuzluklar" ya da "temiz eller" operasyonları konusunda bile sanki "Yeni Parti"nin Kürt versiyonu gibi davranıyorlar.
İyi Parti'ye girip çıkmışlığı olan yazar Gürkan Çakıroğlu'nun şu tespiti dikkate alınmalı: "DEM Parti'nin de Kemalistleri var. Tek tipleştiren, tek tipleştirmenin konformizmine yenik düşenler orada da var. Kötürümleşme, küfleşme orada da var."
Bu yapıdan her kesime seslenen bir Demokratik Cumhuriyet Partisi çıkar mı göreceğiz. Belki bu noktada da tıpkı silahların bırakılmasında olduğu gibi Öcalan'ın devreye girmesi gerekiyor.