Türkiye'nin en iyi haber sitesi

CEM SANCAR

Şehrin Köylüleri

Google Haberler'de tüm gelişmeleri tek kaynakta görmek için Sabah'ı takip edin.

Geçende semt pazarına çıktım. Tezgâh önünde bizi itip kakan atak kadınlar için yanımdaki ensesi kalın adam: "Bir tane sıtambul var, bunnar dağdan ünmüş ayu kibi!" demişti de hem gülmüş hem düşünmüştüm...

Bir şehrin kıymeti, dışarıdan gelen nüfusu kendi standartlarına uyarlama (yontma) kapasitesiyle ölçülür. İstanbul'da 20. yüzyılın ikinci yarısında başlayan kontrolsüz göç dalgaları bunun tam tersini yaptı. Taşralı kitleler İstanbul'u yuttu...

Şehir; görgünün, estetiğin, komşuluk hukukunun ve kamusal alanda kurallara riayetin harmanlandığı canlı bir organizma. İstanbul'un tarihsel hüviyeti; Bizans'tan Osmanlı'ya, oradan Cumhuriyet'in 60'larına dek uzanan süzgeçten geçerek biçim almış "İstanbul beyefendiliği / hanımefendiliği" kültürüydü. Bu kültürün, kamusal alandaki ses tonundan sokakta yürüme âdabına, mimari ihtimamdan komşuluk ilişkilerine kadar yazısız ama bağlayıcı "anayasaları" vardı.

***

Şehre eklenenlerin kentin estetize edilmiş ritmine adapte olması beklenirken; aksine, kendi kırsal dayanışma kalıplarını, mikrocemaat ilişkilerini ve dayatmacı üsluplarını metropolün merkezine taşıdıkları görülmüştür. Şehir, gelen kitleyi dönüştürememiş; aksine gelen kitle şehri dev bir "köy" hâline getirmiştir.

"Dayı" hönkürmeleri, "sıkıntı yok" sözleri, itişip kakışma olayları budur. Bu durum, kırsalın yerli, saf ve munis ahlâkının yitirilmesine, şehrin rafine estetiğinin ve entelektüel derinliğinin de reddedilmesine varan bir "lümpenleşme," bir "kabalaşma" sürecidir.

***

Kaldırımların, trafiğin veya ortak mekânların özel "atık sahası" gibi kullanılması. Apartmanlarda sürdürülen "kazma kürek kavga" pratiklerinin zihniyete yerleşmesi.

Şehrin sunduğu tüm altyapı ve imkânlardan faydalanırken, şehrin ruhuna, düzenine ve yazısız kurallarına karşı sergilenen hoyratlık...

Tanpınar, bunu ta ne zaman işaretlemişti:

"Eski İstanbul, evleriyle, sokaklarıyla, camileri, çeşmeleriyle bir terbiye ve üslup birliği içindeydi... Biz şehri kaybettik; çünkü onun arkasındaki insanı ve yaşama üslubunu kaybettik."

İslami tasavvuf geleneğinde şehir (medîne), din ve medeniyet kavramlarıyla doğrudan ilişkilidir. Tasavvufi anlayışta kırsal yaşantı, doğanın sertliği ve benliğin katılığı ile özdeşleştirilirken; şehir, "ünsiyet," bir arada yaşama bilinci, dostluk ve terbiye mekânı olarak kabul edilir.

Tasavvuf, ham insanın kâmil insana dönüşme sürecini şehrin imarıyla paralellik içinde ele alır. İnsan şehri inşa ederken, şehir de insanı inşa eder...

İbn Haldun, kırsal ile şehirli toplumların dinamiklerini inceler. Kırsalın sert ve kural tanımaz yapısı, şehirli kültürün inceliğini bastırma eğilimindedir.

"Bedevilik (kırsallık) kaba ve serttir, Hadarilik (şehirlilik) ise incelik ve sanattır. Kırsaldan gelenler baskın çıktığında, şehrin imarı ve estetiği bozulmaya yüz tutar."

Cemil Meriç'e gelirsek, onun bu konudaki eleştirisi köyde yaşayan insanlara değil, şehre gelip modernleştiğini sanan ama zihnen köksüzleşen bireyleredir.

Sosyolog Georg Simmel mealen: Metropol insanı, kendisini çevreleyen anonim kalabalık içinde ancak mesafe ve zihinsel bir sükûnetle var olabilir. Kamusal alanın nâdan ve mesuliyetsiz bir alana dönüştürülmesi, metropolün yok edilmesidir, der.

***

Kentsel köylülük ve şehre uyumsuzluk sadece Türkiye'ye ve İstanbul'a özgü bir durum değil. Hızlı sanayileşme ve denetimsiz göç tecrübesi yaşayan tüm toplumlarda benzer krizler yaşanmış...

19. yüzyıl İngiltere'sinde Londra ve Manchester gibi kentlere akan kırsal nüfus, şehir kültürünü aşındırmış ve uzun yıllar süren ve ardında enkaz bırakan bir sosyal deprem yaratmıştır.

Çin'de kırsaldan metropollere kayan milyonlarca insan, şehir nüfusunu sınırlayan ve bizde bir türlü olamayan "kayıt" sistemine rağmen köylü-kentli gerilimlerini fişeklemiştir.

Rio de Janeiro veya Mexico City örneklerinde görüldüğü gibi, kentin çeperlerine yığılan devasa "teneke gettolar" zamanla şehirlerin kültürünü boğmuş ve tehdit edici bir mafyöz baskı yaygınlaşmıştır.

Spengler'in, Batı'nın Çöküşü'nde dediği gibi: "Dünya tarihi, şehir insanının tarihidir..." Fakat şehir son evresine geldiğinde metropol, hanzo-pol'e dönüşür ve artık kendi köylüsünü değil, kendi gaddarını üretir.

***

Tam da burada dışarıdan gelen insanları etnik kimliklerinden ve İslam'la olan sıcak ilişkilerinden dolayı "köylü" diye küçümseyen ve çoğulcu da seküler de olamayan "kör laikçi" şehir züppeliğine de vurgu yapmalı. Burada anlatılan, insanın nereden geldiği değil şehre ne denli uyum sağladığıdır.

Şehirli olmak, bir şehirde ikamet etmekten öte bir zihniyet, ahlâk ve mâneviyat mertebesidir. Ondandır ki İnsanıkâmillere şehrin sokaklarında rastlanır. İstanbul'un bugün karşı karşıya olduğu temel sorun, coğrafi bir daralma değil, medenî değerler kaybıdır.

"Şerefü'l-mekân bi'l-mekîn."

Bir mekânın şerefi, orada oturanların kalitesi ile ölçülür, denmiştir. İstanbul nezâketin ve sükûnetin bilgeliğiyle yeniden yükselebilecekse bu, ancak kırsal höt zötün yerini, şehrin asli ruhuna, irfanına, felsefesine ve bir edebe bırakmasıyla mümkün.

Hacı Bayram Velî, şehre "gönül" demiştir:

Ansızın o şehre vardım onu ben yapılır gördüm / Ben dahi bile yapıldım taş ile toprak arasında...

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA