Türkiye'nin en iyi haber sitesi

CEM SANCAR

Kendini sansürleyen yazamaz

Laf kalabalığına saklanma hastalığı ve onaylanma hırsı...


Modern psikoloji tüm bu farklı tezahürlerin kökeninde, çocuklukta çekilen duygusal acıdan (travmadan) kaçma dürtüsünün ve beynin "tanıdık" kimyasal sarsıntılara duyduğu açlığın yattığını gösterir. Beden, sakinliğin getirdiği sadelikten korkarak o eski bildik kaosu, öfkeyi ve kendine acıma senaryolarını yeniden ister. Bu durum, zihnin olası bir cennet yerine "tanıdık" bir cehennemi tercih etmesidir.

***

Bu ruhsal krizin en derin okumasını Carl Jung yapar. Jung bunu, insanın "tamamlanmışlığa" ulaşmak için duyduğu susuzluğun dışavurumu olarak görür. İnsan anlam arayışında tökezlediğinde, boşluğu sahte feveranlarla doldurmaya çalışır.


Çözüm, kişinin bu boşluğu kendi "Hayvanıyla- Gölgesiyle" yüzleşerek doldurmasıdır. Bilinçdışına ittiğimiz, reddettiğimiz karanlık yönlerimiz yok olmazlar; envaiçeşit kompleksler halinde bizi yönetirler. Dışarıda en tahammül edemediğimiz şeyler genellikle kendi içimizde yüzleşmekten kaçtığımız o alelacayip şeylerdir.


Gölgeyle yüzleşmek, o karanlıkları yok saymak değil, kabul edip enerjilerini yaratıcılığa dönüştürmektir...


İşte tam bu noktada yaratıcı sanat eylemi, estetik bir üretimden ziyade bir simya işlemi olur. Yazarın teenni ile işlediği karanlık yön, yıkım olmaktan çıkar ve derinlikli bir derse dönüşür. Dostoyevski'nin yeraltından gelen sesleri, Goethe'nin Faust'undaki Mephistopheles'i, bu dönüştürücü gücün kanıtlarıdır.


Gölge sadece bireysel değildir. Toplumun riyakârlığını, sistemin çürüyen yanlarını anlatan eserler, kolektif gölgeyle yüzleşmemizi sağlar. Nasreddin gibi "oyunbozan" arketipler, absürtlükle kuralları yıkarak aklın kör noktalarını ifşa ederler.

***

Modern dönemde ise bu tablo kördüğüm olmuştur. Sistem; acıyı, ölümü, yaşlanmayı ve hastalığı dışlayarak pürüzsüz ve steril bir pozitiflik, "Tekdüzeliğin Cehennemini" yaratır. Sahiciliğini yitiren insan, içindeki basıncı marjinal sanatta, yeraltı filmlerinde ve gerçekçi polisiyelerde gidermeye çalışır. Dedektifin şehrin tekinsiz dehlizlerine inişi aslında modern bireyin yitirdiği o sahici ama gerçek duygulara duyduğu açlığın tezahürüdür. Her şeyin fotokopilerden ibaret olduğu bir düzende, insan acı çekmeye bile razıdır.


Yeter ki gerçek bir şey hissetsin...

***

Sansür ise, sistemin Gölge'yi zorla halının altına süpürmesidir. Toplumdaki ahlâki çürümeyi, rüşveti veya o büyük indiragandi düzenini edebiyattan ve sanattan sansürlediğinizde, bu kötülükler yok olmaz. Bilakis kusursuz görünen ahlâk maskelerinin ardında daha da vahşileşerek büyür.


Kusursuz, steril kahramanlar okura sadece kendi yetersizliklerini hatırlatır. Umut, "bana damdan düşeni getirin" diyen o kadim Nasreddin bilgeliğinde gizlidir. Yazar, zaafları olan, düşen, yenilen ama bir şekilde ayağa kalkmayı başaran karakterler yarattığında, okurun ruhundaki o varoluşsal yaraya dokunur. Gerçek şifa, mükemmellikte değil, o yaraların içindedir. Ümitvar yazar, karanlık malzemeyi alır ve içinden bir mânâ çıkarır. Kaosu gösterir ama aynı zamanda okurun o kaosun içinden geçebileceği köprüyü de işaretler...


"Ümit vermek", o karanlığı görmezden gelen bir Pollyanna değildir. Gerçek ümit, yeraltına inmeyi göze almış, cehennemi görmüş ama oradan sağ çıkmayı başarmış bir kalemin okura sunduğu şifadır.


Toplumsal gölgeyle ve yozlaşmayla savaşmanın en özgürleştirici yollarından biri de trajediyi mizaha çevirebilmektir. İnsanın kendi zaaflarına, toplumun defolarına gülebilmesi, karanlığın gücünü kırar.

***

Mâneviyat, edebiyatta bir vaaz veya didaktik cendere aracı değil; en dipteki insanın bile içinde taşıdığı o ilahi ışığın en umulmadık anlarda parlayabileceğini gösterme sanatıdır. Yazar, kötülüğün anatomisini çıkarırken bile insanın içindeki ilahi potansiyele olan inancını kaybetmez.


İroni, ikiyüzlülüğün o yılışık yüzünü çizen keskin bir neşter ve o kesikten ruha sızan hakikat ışığıdır.

Sansürün ve toplumsal riyakârlığın en çaresiz kaldığı, elinin kolunun bağlandığı yerdir ironi. Onun elbette bir edebi vardır. Ama ironi, belaltı vurmaz; yapaylığı kendi saçmalığıyla çökertir. Slogan atmak yerine, ayna tutar.


Damdan düşmenin o sarsıcı gerçeğindeki gibi, ironi aslında "İşte durum bu kadar gülünç" diyebilme bilgeliğidir. Trajediyi ehlileştirir, o korkutucu ciddiyetini bozar. Sahte kutsalları, şişirilmiş egoları patlatarak mütevazı bir mâneviyata yer açar.

***

Edebiyatta sahici bir uyanış, gökten hazırlop inen sorunsuz bir aydınlanmayla olmaz. Genellikle acı verici, insanın kendi çamuruyla yüzleştiği sancılı bir andır. Okur, sadece dışarıdaki düzenbazlığı değil, kendi içindeki zayıflığı, mağdur rolüne olan bağımlılığını veya suça ortaklığını fark ettiğinde o kabuk kırılır.


Hiç yara almamış, kusursuz bir kahramanın zaferi okura umut vermez. Kendi zaaflarına acı acı gülebilen, düştüğü yerin gerçeğini kabul eden ve oradan yeni bir mânâ inşa ederek ayağa kalkan karakter umut verir.


İroni, yazarın bir ahlâk zabıtası olmasını engeller. Umuda yapılan vurgu, yazarın her şeye burun kıvıran, huysuz bir kinik (nihilist) olmasını önler.


Çünkü insan cehennemi yaşar ama farkında olmaz. Asıl mesele uyanış ânıdır...

Google Haberler'de tüm gelişmeleri tek kaynakta görmek için Sabah'ı takip edin.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA