Biz tarihi, hamâset için değil ibret almak için okuruz...
"Bağını çöz, hür ol ey oğul; ne vakte dek gümüş bağının, altın bağının esiri olacaksın?" demiş Celaleddin Rumî.
İnsanlık tarihinin en acıtıcı ironilerinden biri, ezilen kölelerin iktidara geldiklerinde sergiledikleri yozlaşma ve yolsuzluk eğilimidir. Ezilmişliğin getirdiği mağduriyetin bir adalet talebine dönüşeceği yönündeki romantik beklenti, tarihsel gerçeklik karşısında duvara toslar, toslamıştır...
Gücü eline geçiren eski köle, çoğunlukla adil bir düzen kurmak yerine, geçmişte maruz kaldığı tahakküm mekanizmalarını devralır ve yeniden inşa eder.
Bu durum, yalnızca genel geçer bir zaafı imlemez. Psikolojik, felsefi ve tasavvufi boyutları olan kronik bir hastalığa işaret eder.
***
Bu mevzuda Nietzsche'nin "Hınç" kavramından yola çıkarsak: Ezilen, güçsüz bırakılan ve iradesi bastırılan köle, içten içe efendisine karşı devasa bir hınç biriktirir. Münhasıran bu hınç, özgürleştirici ve âdil bir dünya kurma arzusu yerine; efendinin konumuna duyulan gizli hayranlık ve onun yerini alma arzusudur.
O zaman şöyle dersek yanlış olmaz; ezilenlerin özgürlük çığlığı, ekseriya ezenin elindeki güce ortak olma arzusunun perdelenmiş halidir.
Emil Cioran ise Çürümenin Kısa Tarihi'nde daha bir umutsuzdur. Cioran'a göre insanın iktidar arzusu, kendi ruhi boşluğunu ve ölümü bastırma çabasıdır. En tehlikeli tipler, dünün ezilmiş kurbanları arasından çıkar. Cioran'ın diliyle, iktidarı ele geçiren kurban, zorbalık sırasının kendisine geldiğini ilan eder. Eski köle, bildiği ve tecrübe ettiği tek iktidar biçimini, yani "efendisini" taklit eder.
***
Bu nefsani tozutmaların geçmişteki en çarpıcı tecellisi Memlûk Sultanlığıdır. (1250–1517) "Memlûk" kelime anlamıyla "mülk edinilmiş köle" demektir. Kıpçak bozkırından ve Kafkasya'dan çocuk yaşta toplanarak Eyyubî ordusunda asker olarak yetiştirilen Türk-Çerkes köleler, askerî bir darbe yaparak Mısır ve Suriye'de kendi devletlerini kurmuşlardır.
Sünni Müslüman olan Memlûkler, 1260 Ayn Calut Muharebesi'nde Moğol istilasını durdurmuş, Haçlı varlığına son vermiş ve Hicaz'ın koruyuculuğunu üstlenmişlerdir. Ancak bu tarihsel başarılar, onların iktidarlarındaki devasa yozlaşmayı ve yolsuzluğu gizlemeye yetmez.

Memlûk sisteminde iktidar, askerî elitler arasındaki kanlı güç mücadelelerine dayanıyordu. Memlûk emirleri ve sultanları için iktidar, kalıcı bir devlet sorumluluğu değil, anlık bir ganimet idi. Bir gelecek idealinin bulunmadığı, mülkiyet hakkının sürekli müsadere (mala el koyma) tehdidi altında olduğu bu yapıda yolsuzluk, rüşvet ve yağma bir tercih değil, otomatik bir reflekse dönüştü. Halktan kopuk, Arapça dahi konuşmayan bu eski köle eliti, yönettiği kitleleri, vatandaşları olarak görmedi. Lüks saraylarını sürdürmek ve askerî sadâkatleri satın almak için sağılacak birer iktisadi kaynak olarak gördü.
***
Memlûklerin dindarlığı büyük ölçüde görüntüye, gösterişe dayanmaktaydı. Dev camiler, medreseler ve hankahlar inşa ettirip vakıflar bağışlayarak meşruiyet devşirmeye çalışan Memlûk iktidarına karşı en derinlikli eleştiri, o vakıfların ekmeğini yemeyi reddeden dervişlerden ve dönemin sufi kanaat önderlerinden gelmiştir.
Tasavvuf düşüncesinde iktidar, bir ayrıcalık, bir ganimet olarak görülmez. Ağır bir ahlâki sorumluluk ve imtihandır. Sufiler, Memlûk örneğinde "Şeklen Müslümanlık" ile "Kalben/ ahlâken hakikat" arasındaki uçurumu net bir şekilde ifşa etmişlerdir.
Mısır'da Memlûk iktidarının yükseliş döneminde büyük Şâzelî şeyhi İbn Atâullah İskenderî, el-Hikem'de şöyle der: "Ümidini kestiğin şeye karşı hürsün; tamah ettiğin şeyin ise kölesisin." Zincirini kıran köle, tamahkârlığı kırmadıkça sultan olamaz. Nefsi terbiye edilmemiş köle ruhlu kişi, eline güç geçtiğinde "efendilerin" kopyasına dönüşmekten kaçınamaz.
***
Dönemin sufi tekkeleri, Memlûklerin acımasız vergi politikaları ve saray entrikaları karşısında halkın sığınağı haline gelmişti. İnsanıkâmiller sultanların ihsanlarına yüz çevirdiler ve o ihsandaki "kul hakkına" neşter vurdular. Sufilere göre, Moğolları yenen ama kendi nefsinin hırsına yenilen Memlûk sultanları, hakiki zaferi kazanamamışlardır.
Ondandır sufilerin takdiri ilahî dedikleri gün gelmiş, bizim Yavuz Sultan Selim o saltanatı dümdüz etmiş, millet de oh çekmiştir.
***
Görkemli Belh emirliğini ve tahtını terk edip dervişliği seçen İbrahim Edhem'e "Neden hükümdarlığı bıraktın?" diye sorulduğunda şu cevabı verdiği rivayet edilir:
İktidardayken köleydim, tahtımı koruma korkusunun kölesiydim. Ne zaman ki hepsini terk ettim, işte o zaman gerçek bir hükümdar oldum.
Köle, eziklik (mağduriyet) psikolojisinden çıkmadığı sürece, eski efendisinin en kötü karikatürüne dönüşmeye mahkûm. İktidarın maddiyat kapısı, geçmişin hıncı ve bitmeyen açlık ile birleştiğinde ortaya çıkan şey çürüme...
Memlûklerin de gösterdiği gibi, gerçek özgürleşme güç dengelerini değiştirmekle olmuyor. Gücü ganimet değil, "emanet" bilmekle oluyor. Ve tarih, ancak ahmaklar için tekerrür ediyor.
Söylenmiştir, asra andolsun ki insan hüsrandadır. Hüsrandan kurtulanlar, bu kısır döngüyü kıranlar olacaktır...