Türk Devletleri Teşkilatı'nın (TDT) 13. Zirvesi 29-30 Ekim tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirildi. Zirvenin zamanlaması, kapsamı ve projeksiyonu maalesef sosyal medya mesajlarının sığlığına endekslenmiş şekilde basında dile getirildi. Ancak bu zirve ve alınan kararlar hem tematik bir genişliğe hem de anlam derinliğine sahip. Böyle iddialı bir tespit seslendirilirken öncelikle Türk Devletlerinin içinde bulunduğu ortama eğilmek gerekiyor.
Türk Devletleri Teşkilatı'nı anlamlandırabilmek için Orta Asya Türk devletlerinin üyesi olduğu diğer inisiyatifleri incelemek faydalı olabilir. Bağımsız Devletler Topluluğu'na üye olan bu devletlerden Kazakistan ve Kırgızistan aynı zamanda Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü'ne karşı yükümlülükler taşıyorlar. Azerbaycan hariç diğer Türk devletleri Rusya'yla birlikte Avrasya Ekonomik Birliği'nin üyesi olarak ortak pazara benzer bir yapının parçası. Özbekistan ise bu yapıya gözlemci statüsünde katılıyor.
Azerbaycan'ın diyalog ortağı sıfatıyla üyelik başvurusu yaptığı Şangay İşbirliği Örgütü'ne (ŞİÖ) diğer tüm ülkelerin üyeliği söz konusu. Ayrıca tüm TDT ülkeleri Asya'da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı'nın (CICA) üyesiyken, finansal bir birliktelik olan BRICS'e Kazakistan'ın ve Özbekistan'ın ortak üye olduğunu, Azerbaycan'ın ise 2024 yılında üyelik başvurusunda bulunduğunu belirtmek gerekir.
Bu listeyi uzatmak ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi diğer bölgesel örgütlerle genişletmek mümkün. Ancak mutlaka vurgulanması gereken oluşum, Orta Asya Türk Devletlerine mahsus Orta Asya ve Azerbaycan İstişare Toplantısı (C6). Azerbaycan'ın 2025 yılı Kasım ayında katılmasıyla C6 haline gelen ve Tacikistan ile Türkmenistan dâhil Orta Asya ülkelerinin tamamını kapsayan bu yapı, bölgeye ilgi duyan diğer devletler ve uluslararası örgütler için temel bir muhatap noktası oluşturuyor. Nitekim geçtiğimiz yıl içinde ABD, Çin, Rusya, AB, Japonya ve Güney Kore C5 ve Azerbaycan'ın katılımıyla C6 ülkeleriyle zirveler gerçekleştirdi.
Bu noktada irdelenmesi gereken konu, Orta Asya Türk Devletlerinin üye, ortak ve gözlemci olduğu bahse konu örgütlerin Türk Devletleri Teşkilatına etkisi olmalı. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından kurulan bölgesel örgütler, çoğunlukla 1990'lı yılların geçiş sürecini yönetme misyonunu yerine getirdi. Ancak Rusya kendini toparladığında, bu örgütler Rusya için bu devletleri etki altına alma araçları oldu. Öte yandan Çin, ekonomik nüfuzuyla BRICS ve ŞİÖ üzerinden Orta Asya devletlerini yeni bir finansal ve güvenlik sistemine dâhil etmeye çalıştı. Batı açısından da durum farklı değil. C6+ formatıyla düzenlenen zirvelerde, bu ülkeler nezdinde imtiyaz elde etmek aslî amaç oldu.
Orta Asya Türk Devletlerinin üye, ortak veya gözlemci olduğu uluslararası örgütler dikkate alındığında, birkaç konu başlığına değinmekte fayda var. Ortadoğu'nun yerine geçen ve enerji deposu olarak görülen bu ülkelere ait kaynakların hangi istikamete akacağı ve bu kaynakların hangi çok uluslu şirketler tarafından çıkarılacağı belirgin bir kulis konusu.
Ayrıca ticaretin akacağı lojistik projelerin izleyeceği güzergâh Çin açısından önemli bir referans haline geldi. Batı mı, doğu mu, kuzey mi, güney mi? ABD ve İsrail'in desteğiyle Hindistan IMEC'i zorlarken, Çin Kuşak-Yol Projesi'ni canlı tutmaya çalışıyor. Hürmüz ve Bab-ül-Mendep'te deniz yollarının tıkanmasının ardından, en maliyet-etkin güzergâh haline gelen Orta Koridor bu ülkelerin topraklarından geçiyor. Öte yandan Hint Denizi'ne kaynakların aktarılarak küresel piyasalara nakledilmesi çabaları hâlâ devam ediyor.
Orta Asya Türk Devletleri'nin en bariz zenginliği sadece enerji değil. Nadir toprak elementleri bağlamında bu devletlerdeki yataklar hâlâ potansiyel veya rezerv niteliğinde. Henüz yatırım yapma ve işleme aşamasına geçilmemiş. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu'na göre Kazakistan'da 160 milyon ton neodimyum, seryum, tungsten trioksit, lantan, praseodimyum ve itriyum gibi nadir elementlerin bulunduğu tahmin ediliyor. Nitekim ABD, Kazakistan ile 2025 yılı Kasım ayında kritik madenler mutabakat zaptını imzalarken, AB 2025 yılı Nisan ayında uzlaşılmış yol haritasını onayladı. Bu inceleme diğer Orta Asya devletlerine de uzanabilir. O halde Rusya, Çin, ABD ve AB'nin bu devletlere bu kadar ilgi duymasının ve C6+ formatında zirveler düzenlemesinin birçok nedeni var.
Türk Devletleri Teşkilatı ise az önce sayılan doğal varlıklardan değil, dil ve kimlik üzerinden şekillenmiş, egemen eşitliğe dayalı bir oluşum. Bu teşkilatın fikir babalığını yapan Kazakistan oldu. Gündemi, üye olan devletlerin amacı soy, dil ve kültür birliği ekseninde gelişti. Yani 'sömürme' olmadı. Öz kimliğini yeniden keşfetmek, emperyal güçlerin unutturduğu 'Türklük' bilincini yeniden canlandırmak asli amaçtı. Türk Devletleri Teşkilatı'na itibar etmenin nedeni de bu ulvi duyguya duyulan özlem. Geçmişte ütopya olarak nitelendirilen 'Birlik' fikrinin, egemen Türk devletleri uhdesinde sosyal, kültürel ve ekonomik bağlamda farklı bir kulvarda gerçekleştirilmesi isteniyor. Nitekim TDT'nin kuruluş aşamasında Nursultan Nazarbayev bu söylemi açıkça dile getirdi.
Bu noktada, kaygı duyulması gereken hususlara da dikkat etmek gerekiyor. Bu devletlerin üyesi veya gözlemcisi olduğu uluslararası ya da bölgesel örgütler, aslında kutuplar arası rekabetin ortaya çıktığı fay hatlarıdır. Özellikle Rusya ve Çin, Orta Asya söz konusu olduğunda hırçınlaşıyor. ABD ve AB ise ikili antlaşmalarla bu devletleri kendi ekosistemine bağlamak istiyor. Bu nedenle Türk Devletleri Teşkilatı'nın kimlik ve kader birlikteliğine odaklanmış anlayışından uzaklar.
O halde, Türk kimliğinin yaşatılması ve gelecekte bir güç merkezi olunabilmesi adına, Türk Devletleri Teşkilatı'nın 2040 gibi yakın bir tarihle anılan vizyonunu gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu minvalde, 13. Ankara Zirvesi sonrasında yayımlanan 163 maddelik sonuç bildirisi, Türk devletlerinin somut bir yol haritası üzerinden geleceğini planladığını gösteriyor.