AHMET ÖRSŞu günlerde güneşin hiç batmadığı Norveç'te, çiftliklerde yetiştirilen somonları, soğuk hava kamyonlarıyla beş günde İstanbul'a ulaştırmak mümkün. Tabii tazesinin tadı çok başka
Norveç'in insan eli değmemiş fiyortlarında otomobil hızıyla yol alan büyük motorla yaptığımız yolculuk sırasında bir somon çiftliğini ziyaret ediyorduk. Burada, çelik ağlarla çevrili havuzlarda dört buçuk, beş kilo ağırlığında bir milyon kadar balık kesim olgunluğuna ulaşmayı bekliyordu. Çiftliğin yöneticisine, "Çevre kirliliğinin önüne nasıl geçiyorsunuz?" diye sordum. Yüzüme tuhaf tuhaf bakıp, "Ne kirliliği?" dedi. "Hani yemler kafesin altından denize dökülür, balıkların pisliği de buna eklenir, deniz kirlenir ya..." diyecek oldum. "Yemler denize karışmaz ki," dedi. Bu kez ben tuhaf tuhaf baktım. Benim bu işlerden hiç anlamadığımı düşünmüş olmalı, sabırla anlattı görevli: "Biz balıkların yiyeceği kadar yemi havuzun hep aynı bölgesine otomatik olarak bırakırız. İki hareketli kamerayla da suyun altında balıkları gözleriz. Yemler daha su yüzeyindeyken kapışılır. Balıklar doyup kafesin altında dolaşmaya, yem taneleri aşağı doğru süzülmeye başladığında hemen yemi keseriz. Dolayısıyla yem kafesin dışına hiç çıkmaz. Ayrıca kafesler akıntılı yerlere kuruludur; balıkların pisliği çok derin fiyordun içine dağılır, kirlilik yaratmaz." Şanslıydık; Avrupa'nın en kuzeyinde yer alan ve şu günlerde 'beyaz geceleri' yaşayan, yani güneşin hiç batmadığı Norveç'te hava, bizdeki erken ilkbahar günlerini andırıyordu; serin ama güneşliydi. Türkiye'nin önde gelen 5 yıldızlı otellerinin baş aşçıları ve iki meslektaşım ile dünyanın en zengin ülkeleri sıralamasında kişi başına düşen yıllık 52 bin dolar ulusal gelirle ikinci sıradaki bu ülkenin deniz ürünlerini tanımak üzere Stavenger kentindeydik. Denize açılmadan önce, ülke mutfağında kullanılan yerel ürünleri ve onlardan yapılan yemekleri araştırmak, geliştirmek, bunları önce kendi şeflerine, halkına, ardından dünyaya tanıtmak amacıyla kurulmuş Culinary Institute'a uğramıştık. İlginç bir ülke Norveç. İstanbul'un Anadolu yakasındakinden daha az insanın yaşadığı bu koca ülkenin en zenginleri bile mütevazı görünümlü, kırmızı aşı boyalı ahşap evlerde oturuyor. Ancak bu ülkenin Mutfak Sanatları Enstitüsü o evlerle kıyaslandığında bir saray, dev bir otel görünümünde. Bu da ülkede yeme içme sektörüne verilen önemi yansıtıyor. Enstitüsünün Ar-Ge mutfağını yöneten şefi Gunnar Hvarnes bize somon balığından mükemmel yemekler hazırlamanın inceliklerini gösterdi. Somon bizim için giderek önem kazanan bir balık. Kıyılarımızda balık türleri azaldıkça sofralarımıza ithal balıklar da giriyor. Bunlardan somon neredeyse bizden bir balık olma yolunda. Ancak her türlü eti posa haline gelinceye kadar pişirmek gibi bir alışkanlığımız olduğu için, somonu da genellikle yerken insanın boğazında düğümlenen, kupkuru hale getiriyoruz. Şef Hvarnes'in birbiri ardından sunduğu somon yemekleri bizde yapılanlardan çok farklıydı. Somon balığını tatmış okurlarım kolay inanamayacaklar, ama şefin somonları, mevsiminde en usta balık pişiricisinin elinden çıkan ızgara lüfer balıklarının yumuşaklığında ve lezzetindeydi.ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan SABAH veya sabah.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
.com.trÜye olun, son dakika haberleri e-postanıza gelsin.