AHMET ÖRSAcı biber tutkunlarının giderek daha da acıyı istemeleri nedensiz değil. Biberdeki kapsaisin maddesi, ağızdaki acı reseptörlerini uyarınca vücut, acıyı yenmek için mutluluk hormonu salgılıyor
Hayatımın en acılı yemeğini yurdumuzda uzun süre büyük otellerin mutfaklarını yöneten Türk dostu şef Rudolf van Nunnen'in elinden yemiştim. Hollandalı şef bir Tayland çorbası hazırlamıştı; içinde birkaç renk sebze yüzen, saydam bir etsuyunu andırıyordu. Çorbada biber görünmediği gibi, suyunda kuşku uyandırabilecek kırmızı bir ton da seçilmiyordu. Kaşığı çorbaya daldırdım, minik süs havucu olduğunu tahmin ettiğim pembemsi ufak bir sebzeyle birlikte içtim. Havuç sandığım şeyi ısırmamla kafama sanki bir balyoz indi. "Hıkk," diye bir ses çıkardığımı hatırlıyorum; nefesim kesilmişti. Birkaç saniye sonra tekrar soluk almaya başladığımda gözlerimden yaşlar boşanmış, ter içinde kalmıştım. Havuç sandığım küçük nükleer yakıt ise ağzımdan başlayarak yemek borumun her santimetresini kavurarak mideme doğru yolculuğunu sürdürüyordu. Gerçi acılı yemekleri severim; başkalarının pes ettiği acılıkta yemekleri rahatça yiyebildiğim için acıya dayanma eşiğimin de yüksek olduğunu biliyorum. Ama bu biber, bana da birkaç numara büyük gelmişti. Şu aralar Türkiye'nin birçok bölgesine yolculuklar yaptım. Son olarak Amasya'daydım. Orada bile Güneydoğu ile yarışacak acılıkta yemekler geldi önüme. Son yıllarda Türk halkı kendini acıya verdi. Acı severler uyuşturucu bağımlıları gibi; belirli doza alıştıklarında, vücutları daha da acısını istiyor olmalı, sık sık en acı biberlerin nereden bulunabileceğine ilişkin tüyo alışverişlerine kulak misafiri oluyorum.ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan SABAH veya sabah.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
.com.trÜye olun, son dakika haberleri e-postanıza gelsin.