Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Işığa, suya, renklere, yıldızlara...

Şimdi şu kaldığım evden, üstünde milyonlarca ışık kırıntısıyla çalkalanan masmavi denize bakıyorum. Üstümde denizden daha mavi, o kadar mavi ki neredeyse beyaz diyeceğim bir gökyüzü var. Dört bir yanım renk renk, hevenk hevenk çiçek, ağaç ve bitki. İnsan, Akdeniz denen bu sonsuzluğun kıvancını duyuyor her anda. Sonra akşamlar, lacivertleşen gökyüzü, moraran deniz. Derken yıldızlar, artan kokular, böceklerin sessizlik içinde etrafa yayılan çıtırtıları.
Tatil önemli. Malum, hep söylenir, insan kendisini bırakıp tatile gitmeli denir. Acaba? Bir kere insanın kendisinden kurtulması isteğini anlamam. Bu, belki kendi kendisini yapamamış insanların bir arayışı, özlemi, beklentisidir. Kendisine hâkim, hayatını biçimlendirmiş, iplik iplik dokumuş insan neden kendisinden kaçsın? Kaldı ki, o tür insanların dokuduğu benlik, öz, insanın kendi kuyusunu inşa etmesidir. Derinleşmesidir insanın, demek istiyorum. Gündelik hayatın sıradanlığını, heyheyini, gelip geçiciliğini o tür insanlar daima içlerinin kuytusuna çekilerek aşar. Bu insan mı kendisinden kaçacak?
Üstelik, o insanlar çoğuldur. Her şartta kendisini yeniden kurar. Tatilin maksadı odur, onlar için. İnsanın, evet, gündelik beninden kaçması, kurtulması değil ama onu biraz geriye itip, sıradan şeylerden uzaklaşıp deruni meselelerine dönmesi. Bir tür kendine kapanması insanın, kendisiyle baş başa kalması, içini sorgulaması, duygularını sınaması, gerçeğini yeniden görmesi...
Biraz metafizik bir şey bu. Ama içine bu ölçüde metafizik karışmamış bir insanı tasavvur etmek bence acı verici. Belki de 20. yüzyıldan devraldığımız en kötü miras bu: her şeyi o basit, ucuz ve hareketli olan "şeylerin", haydi hayatın akışı diyelim, içinde eritmek. Galiba, Goethe'nin Faust -Mefisto ilişkisinden beri bu böyle.
Oysa şu engin denize, sonsuz gökyüzüne, suyun içinde kımıldayan yosunlara, rüzgâra bakınca, insan, varlığın, âlemin içinde bir zerre olduğunu hatırlıyor. Ama bu farklı bir zerre. Mevlana'nın Mesnevi'ye neden Arapça "b" harfiyle başladığını hatırlatan bir zerre. O "b" harfinin altında bir nokta vardır ve tasavvufun büyük düşüncesi o noktada, zerrede bütün bir âlemin olduğunu belirtiyor. Zerre her şeydir.
Galiba herkes bu gerçeği bu kadar açık seçik bilmiyor. Ama büyük denizin karşısında duranlar, Akdeniz'in ışık, su ve renk karışımını, onun insan bedeninde, beninde, özünde yarattığı coşkuyu sezen herkes onu kendi meşrebince algılıyor. Lorrigio'nun güzel makalesinde belirttiği gibi sadece Kavafis, Durrell, Camus, Ungaretti değil, Socrates öncesi düşünürler de, Heidegger da Akdeniz'den etkilendi. Beat nesli yazarları Akdeniz ülkelerine, kıyılarına geldi. Derrida Akdenizliydi. Foucault Akdeniz'de yaşadı. Selçuklular görkemli atlarını bu denizin kıyısında sürdüler.
Şimdi oradan bakıyorum dünyaya. Selim İleri kitabının güzel adıyla "bir denizin eteklerinde" duruyorum, üstüme yasemin çiçekleri düşerken, Nâzım Hikmet'in dediği gibi, "güneyde denize, kuma, güneşe bulanıyorum/ Ağaca bulanıyorum/ Bala bulanır gibi elmalara// Geceleri gökyüzü kokuyor ekin gibi/ Geceleri iniyor tozlu/ Sıcak yola gökyüzü yıldızlara bulanıyorum/ Denize, kuma, güneşe elmaya..."
Her şey güzel, her şey iyi, her şey asude. Gene de aklımda bir soru: neden bu canlılığa, dirime rağmen, Akdeniz'de yazılan romanlar hep kötümser, hep karanlık, hep simsiyah oldu? Büyük ve ebedi güzelin karşısında çekilen iç acısı mıydı bunu yaratan?
Herkese iyi bayramlar, iyi tatiller...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA