X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Ah yalan dünya
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Ah yalan dünya

  • Giriş Tarihi: 18.1.2014

DÜZENBAZ ****

Geçen hafta Altın Küre'yi kazanmasıyla gündeme oturan Düzenbaz/ American Hustle, baştan söyleyelim, iddiasının yarattığı beklentiyi karşılayan bir film. Görünürde 1970 Amerika'sındaki kirli ilişkileri resmeden bir hali var. Ama aslında film yalanın sürekli yeniden üretildiği bir ortamda insanların gerçekle kurdukları ilişki üzerine bir yapım. Önce hikayeden bahsedersek; kendi halinde dolandırıcılık yapan Irving Rosenfeld (Christian Bale) ile Sydney Prosser (Amy Adams) yakayı FBI'dan Richie DiMaso'ya (Bradley Cooper) kaptırınca muhbirliği kabul etmek zorunda kalıyor ve gittikçe büyüyen bir düzenbazlık oyununun içine dalıyorlar. Oyun büyüdükçe yalanlar artıyor. Bunca yalanın içerisinde bir tek Sydney Prosser gerçeğin peşine düşüyor. Zaten filmin de kilit karakteri o. Dövüşçü, Umut Işığım filmleriyle adından söz ettiren yönetmen David O. Russell'ın anlattığı hikaye gittikçe çetrefilleşse de Prosser sürekli "Hakikat!" diyor... Bu isteği özellikle gönül ilişkisi yaşadığı takıntılı iki erkekle iletişiminde su yüzüne çıkıyor. Belki de film, yalanlar arasındaki bir dünyada bir kadının, gerçekle bağını koparmamak için verdiği çaba olarak da okunabilir. Lakin Prosser'ın Amerikan toplumunun o yıllardaki hissiyatını temsil eden bir yanı olduğunu da, David O. Russell kimi diyaloglardan anlamamızı sağlıyor. 70'lerin atmosferini (müzikten kıyafetlere kadar) dört dörtlük kurarken, Watergate skandalı ve Vietnam Savaşı ile ortaya dökülen yalanların ABD toplumunda güvensizliği iyice ayyuka çıkardığını hatırlatıyor bize...

VE YİNE DE NIRO...
Güçlü hikayesi, senaryo örgüsü ve sıkı diyalogları, yönetmenliği ve tabii oyuncu performanslarıyla Düzenbaz, enerjik, eğlenceli, ironik bir film haline geliyor. Christian Bale, Amy Adams, Bradley Cooper, Jennifer Lawrence ve Jeremy Renner müthiş uyum içerisinde. Karakterlerini çok iyi yorumluyorlar. Lakin kısa gözükse de Robert De Niro filmin unutulmazlarından biri oluyor. Düzenbaz, Dövüşçü ve Umut Işığım'a göre daha girift, prodüksiyon olarak daha büyük ve görkemli bir film. Russell çıtayı yükseğe koyuyor ve altından da kalkıyor. Filmin 10 dalda Oscar'a aday olması ise Akademi'nin Russell'ı başarılı bulup alkışladığının bir göstergesi.

Kalbi kırık kadınlardan korkun!

KADIN İŞİ BANKA SOYGUNU **

Popüler sinemadaki erkek egemen çemberi kırmak zor gibi gözükse de kimi çabalar insanı umutlandırıyor. Kadın İşi Banka Soygunu bu umutlu çabalardan biri... Hikayenin merkezinde, filmin isminden de anlaşılacağı gibi bir banka soygunu var. Lakin film soygundan ziyade bu dört kadının kritik eşiği aşıp suça bulaşma nedenlerini daha çok önemsiyor. Onları zıvanadan çıkaran iki neden erkekler ve kapitalist sistem. Dört kadından Gülay (Meltem Cumbul), hem kocasından hem de sistemden yediği sillelere rağmen hayata direnirken yeniden kanser olduğunu öğrenince çöküyor. Arkadaşları Bilge (Filiz Ali), Dürdane (Esra Dermancıoğlu) ve Nihal (Özge Ulusoy) ise Gülay'a destek olmak için işi banka soygununa kadar götürüyor ve böylece bu dört kadın erkek egemen kapitalist sistemin karşısına dikiliveriyorlar. Kurtuluş Son Durak filmini anımsatan, popüler kulvarda bir kadın dayanışması filmi olarak görülebilecek Kadın İşi Banka Soygunu, umutlu, yer yer hüzünlü ve arabesk ama kendini çok da ciddiye almayan bir yapım. Kimi güncel politik göndermeleri, erkek ve kadın dünyasına yönelik ironik eleştiriler yerli yerinde. Ama bir tv filmi havasında...

Bize de şarkı söylemek düşer

SEN ŞARKILARINI SÖYLE *****
Coen Kardeşler'in Sen Şarkılarını Söyle/ Inside Llewyn Davis filmi Cannes'da gösterildiğinden bu yana herkesin dilinde. İşin doğrusu insanın dimağında bıraktığı tat unutulacak gibi değil. Ama bu filmi bu kadar önemli ve konuşulur kılan ne? Coen Kardeşler çok acayip bir hikaye anlatmıyor. Hatta yönetmenlerin filmografisini bilenler için tanıdık bir tema ve anlatım var ortada. 60'lar dünyasındaki bir müzisyenin beceriksizlikleri ve şansızlıklarıyla dolu; ironik, absürt bir tutunamama öyküsü... Ama çok sevildi bu hikaye. Elbet filmin kusursuz senaryosu, Coen'lerin yaratıcı yönetmenliği, oyuncu Oscar Isaac'ın performansı yadsınamaz. Ama bu hikaye bizi başka bir yerden çarpıyor. O da tutunamamanın ya da kaybetmenin masumiyeti... Artık o masumiyete kimse şans tanımıyor. Çünkü günümüzde her alana sirayet eden o sert rekabet hali Llewyn Davis gibilere hiç ama hiç şans tanımıyor. Yok sayıyor. Böylece o masumiyet ortaya çıkamıyor. Oysa 60'ların ruh hali bambaşka, kaybedenlerin hikayesine bile saygı var. Coen'ler hikayenin damarına bu ruh halini zerk ediyor... Karakter ne kadar beceriksiz, ne kadar şanssız da olsa onun yanında duruyor... Masumiyetine güveniyor. Bunun için müzik bu kadar etkili, o kediler (filmde oynayan tüm kedilere gönlümüzün Oscar'ını veriyoruz) sevimli geliyor bize... Sen Şarkılarını Söyle, Coen'lerin filmografisinde özel bir yere sahip olacak. Akademi, belki Oscar adaylığına bile değer görmedi ama emin olun film birçok insanın başucunda 'bir ruh halinin filmi' olarak duracak.