X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Bir İstanbullu'nun polo sınavı
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Bir İstanbullu'nun polo sınavı

  • Giriş Tarihi: 24.5.2014

Lüksün zarif temsilcisi St. Regis İstanbul'da da kapılarını açmaya hazırlanıyor. Otel zinciri, aristokrasinin gözde sporu poloya olan desteğiyle de biliniyor. Cumartesi SABAH 7. Geleneksel St. Regis Uluslararası Kupa maçını izlemek üzere İngiltere'deydi

2014 yılının ikinci yarısında Starwood&Resorts ve Demsa Group ortaklığı ile Türkiye'deki ilk otelini İstanbul'da açmaya hazırlanan St. Regis Hotels&Resort'un davetiyle İngiltere polo sezonunun açılış maçını seyretmek için istikamet Londra. Hayatında değil polo maçına gitmek 1 dakikasını bile seyretmemiş biri olarak ilginç bir deneyim yaşayacağım kesin. Polo dendiğinde 90'lardan beri aklımda oluşan görüntüler Pretty Woman filminin meşhur polo maçı sahneleri ve Julia Roberts'ın üstündeki puantiyeli elbiseden ibaret. Ötesi yok. Ama öncelikle 2014'ün sonuna doğru İstanbul'da açılması beklenen St. Regis Hotel hakkında biraz bilgi vermek gerekiyor. St. Regis lüks bir otel isminden çok daha fazlası. Günümüzde sıkça görülen orantısız şaşaadan uzak, zarif bir lüksü temsil ediyor. Sahip olduğu 100 yıldan uzun tarihiyle sektörün özel markalarından. İlki John Jacob Astor tarafından New York'ta açılan St. Regis'in gelenekleri ve mirası hayranlık uyandıracak kadar zengin. Bloody Mary'nin ilk kez 1934 yılında St. Regis'de çalışan barmen Fernand Petiot'nun votka ve domates suyunu karıştırarak bulması ilgi çekici. Markanın imzaları bu kadarla kalmıyor. Butler (uşak) hizmetini otelcilik sektörüne kazandıran St. Regis bu konuda da haklı bir ayrıcalığa ve üstünlüğe sahip. İhtiyaç duyduklarınızı sizden önce düşünecek birine sahip olmanın lüksünü St. Regis'in butler hizmetiyle sonuna kadar yaşıyorsunuz. Böylesi bir mirasa ve geleneklere sahip markanın adını, asillerin sporu olarak da adlandırılan polo ile yanyana getirmesini de doğal olarak çok yakıştırıyorum.

ABARTISIZ BİR ŞIKLIK
7. Geleneksel St. Regis Uluslararası Kupa maçını seyretmek için Londra'ya doğru yola koyuluyoruz. Otelimiz şehir merkezine 1 saat uzaklıkta Midhurst kasabasında. Şöförümüz üzgün bir ifadeyle "Biraz trafik var" dediğinde kendimi alaycı bir şekilde gülerken buluyorum. Bilmiyor ki hiç kimse bir İstanbulluyu trafikle sınamayaz. Midhurst doğanın coştuğu yeşillikler içinde şahane bir İngiliz kasabası. Ortaçağ havasının hakim olduğu sanki maketten yapılma bir yerdeyim. Yolculuğun yorgunluğunu West Sussex Petworth yakınındaki Tillington kasabasında yer alan The Horse Guards Inn'de yemek yiyerek atıyoruz. Burası 350 yıllık bir İngiliz Pub'ı. 1840'larda Kraliyet süvari alayı atlarını burada dinlendirirmiş, mekanın adı oradan geliyor. Kasaba o kadar tenha ve sessiz ki pub'taki kalabalığa anlam veremiyorum. Sanki tüm kasaba burada toplanmış gibi. Yemekler lezzetli, servis özenli. En hoşuma giden detay ise yediğiniz herşeyin nereden temin edildiğini bir panoya listelemeleri. Ertesi günün programı yoğun, o yüzden erkenden otele dönüyoruz. Sabah güzel bir kahvaltı sonrası Güney Amerika takımının Audi İngiltere takımı karşısına çıkacağı, Birleşik Krallık'taki sezonun ilk uluslararası test maçını seyretmek için yola koyuluyoruz. Üstümde siyah bir elbise, ayağımda dolgu topuk ayakkabı, kafamda ise tüylü bir taç. Ne de olsa polo maçına gidiyorum biraz olsun özenli olmakta fayda var. Polo; at üzerinde 4'er kişiden oluşan iki takım, özel olarak hazırlanan 10 cm'lik sopalarla oynadığı bir oyun. Amaç soplarla rakip takımın kalesine gol atmak. Küçücük bir topla, 274 metre uzunluğundaki bir çim sahada, at üzerinde sopalarla oynana bir oyunu takip etmenin bu kadar heyecan vereceğini tahmin etmezdim. Safkan atların güzelliği, kısa mesafede saniyeler içinde alınan hızın çıkardığı ses heyecan verici.

POLONUN DAVID BECKHAM'I
Hemen havaya girip ortama karışmakta üstüme yoktur. Etrafımı ve davetlileri didik didik inceliyorum. Herkes sinir bozucu derecede abartısız bir şıklık içinde. Ne makyaj kutusuna batmış suratlar var ne de kuaförden henüz çıkmış da gelmiş görünümlü kalıp gibi saçlar. İngilizler renkli giyinmeyi sever. Az sayıda olan siyah giyinenlerden biri olarak Türklüğü temsil ediyorum! Bünyeye zarar bir başka unsur ise etrafımda bir tane bile Hermes ya da Chanel çanta görmemiş olmam. Halbuki Londra'nın kalburüstü hatta aristokrat tabakasının içinde hem de en afilli VIP çadırındayım. Birden 70'lerin, benimse zamansız moda ikonum Bianca Jagger beliriyor. Yanına gidip hayranlığımı ifade ediyorum. Kedi gibi mırıldıyarak teşekkür ediyor. Hemen ardından meşhur The Devil Wears Prada filminin unutulmaz aktörlerinden Stanley Tucci'yi görüyorum. İngiliz oyuncu Emily Blunt'ın kızkardeşiyle evli olduğundan mıdır bilmem İngiliz giyim tarzını hemen yakalamış. VIP çadırının dışında biletiyle gelen izleyiciler de var. Herkes gayet düzenli bir şekilde ya çimlerin üstünde ya da yanlarında getirdikleri portatif piknik sandalyelerine kurulmuş. Çocuklu aileler evden getirdikleri sandiviçleri paylaşıyor. Dört bir yanım alabildiğine yeşillik. Güneş cilve yaparcasına bir kayboluyor bir beliriyor. Oksijeni bol hava sersemletici. Maçın yıldız ismi Arjantin polo takımının kaptanı Nachos Figueras. Ne de olsa polonun David Beckham'ı. 2009 senesinde Vanity Fair'in okuyucuları tarafından dünyanın en yakışıklı 2. erkeği seçilmiş. Hem de Brad Pitt'i geçerek. Her Güney Amerikalı gibi ilk aşkıyla daha 20'li yaşlarında evlenmiş. Henüz 37 yaşında olmasına rağmen şimdiden dört çocuk babası. Hatta birazdan büyük oğluyla karşılıklı özel bir maç bile yapacaklar. 2005 yılından beri Ralph Lauren Black Label reklamlarının da modelliğini yapıyor. Popülerlik adına cv'si epey şişkin. Bu kadar çok konuşulmasına, meraklı ve hayran gözlerle izlenmesine şaşmamalı. Heyecanlı bir karşılaşma sonucu maçı İngiltere kazanıyor. Maç sonrası aynı zamanda St. Regis marka elçisi de olan Nachos Figueras ve St. Regis Hotels& Resorts Global Marka Lideri Paul James ev sahipliğinde verilecek geleneksel St. Regis Midnight Supper (akşam yemeği) için Petworth House'a geçiyoruz. Muhteşem bir geyik parkının içinde konumlanan 17. yüzyıldan kalma bir malikanede bulunan Petworth House, aralarında Turner ve Van Dyck eserleri de içeren, heykeller ve lüks mobilyaların da bulunduğu bir sanat koleksiyonuna da ev sahipliği yapıyor.

GELENEKLERİNE BAĞLI
Kısa bir kültür turu sonrası ayrılan yerlerimize oturuyoruz. Futbolda yaşanan ezeli Arjantin-İngiltere çekişmesi polo sporunun ruhuna yakışır şekilde kibarca atlatılıyor. Mekanın güzelliği, servisin kalitesi ve ikramların lezzeti kusursuz. Bulunduğumuz mekan o kadar büyük ki biz yemek yerken malikane sahiplerinin diğer kanatta yaşadıklarını bilmek tuhaf bir duygu. Sanat eserlerini isteyen herkes gezip görebiliyor ama yemek hizmeti ancak özel durumlar için veriliyor. Yanımda oturan St. Regis İstanbul'un Portekizli Genel Müdürü Rui Reis'e neden İstanbul'a gelmelerinin bu kadar uzun zaman aldığını soruyorum. Belli ki o da kendine bunu sıklıkla sormuş. Cevabı, "Uygun zamanı, uygun yeri ve uygun partneri bulamadığımızdan" oluyor. Otelin resmi açılışı aksilik olmazsa ekim ayında gerçekleşecek. Türkiye'de lüks dendiğinde akla ilk gelen semt Nişantaşı'nın göbeğinde St. Regis'in geleneklerini ve üst sınıf hizmet anlayışını sevdirmenin planları yapılıyor. Açıkçası böyle bir geçmiş, miras ve geleneklerine bağlılıkla zorlanacaklarını hiç sanmıyorum.

POLO MAÇINA NE GİYİLİR ?
Kadınlar için en idealı rahat, canlı renklerde elbiseler, sigaret kesim pantolon ve ceket takımlar. Hava serinse şal ya da trençkot seçebilirsiniz. Royal Ascot yarışlarıyla karıştırıp da sakın devasa süslü tüylü şapkalar giymeyin. Şapka modeliniz fedora ve panama modellerini geçmemeli. Değişik bir saç aksesuvarı da olabilir. Komik duruma düşmemek için ince ve yüksek topuklu ayakkabılardan kaçının. Sivri burun ya da klasik model babetler ideal seçim. Platformlu hasır ya da dolgu topuk da giyebilirsiniz. Kadınların ayakkabısı önemli çünkü verilen arada seyirciler atların maç boyunca çimenin üstünde açtığı çukurları ayakkabılarıyla ezerek kapatmaya çalışıyor. Tabii işe yaradığı yok ama gelenek böyle. Christian Louboutin Pigalle'leriniz ile yaş çimene batan topuğunuzu kurtarana kadar maç tekrar başlar. Erkekler için yine rahat pantolonlar, gömlekler, polo t-shirler ve blazer ceketler. Erkekler de kadınlar kadar renkli. Ayakkabılarda ise yine rahatlık ön planda ve loafer'lar revaçta. Diğer ülkelerde nasıl bilmiyorum ama İngiltere'de bir polo maçında ne giydiğinizden ziyade nasıl göründüğünüz daha önemli. O yüzden kasmayın rahat olun.