X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Palavrayı bırakalım
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Palavrayı bırakalım

  • Giriş Tarihi: 21.2.2015
Palavrayı bırakalım
Palavrayı bırakalım

Usta sinemacı Clint Eastwood, Irak işgalinden bir kahramanlık öyküsü çıkarmaya çalıştığı Keskin Nişancı ile artık tasfiye olmuş Bush zihniyetini sinemada aklamaya çalışıyor. Tabii olmuyor

NOT: Yazı filmin içeriği ile ilgili bilgi içermektedir.

KESKİN NİŞANCI/AMERICAN SNIPER *

ABD'nin Irak'ı işgal etmesinin demokrasiyle ilgisinin olmadığını, asıl sebebin petrol olduğunu artık sağır sultan bile biliyor. Tabii Amerikalılar da... Ama onlar bu gerçeği bir türlü içlerine sindiremiyor. Hatta işgali farklı gerekçelerle meşrulaştırmak için bize olmadık yeni hikayeler anlatmanın derdine düşüyorlar. Usta sinemacı Clint Eastwood'un yönettiği Keskin Nişancı, bunun sinemadaki en son örneği. Eastwood (her halde Obama'ya çok kızgın) Irak'ta namlı bir keskin nişancıya dönüşen ve efsaneleşen Chris Kyle'ın trajik hayatını anlatarak, işgalden bir kahramanlık hikayesi çıkarmaya çalışıyor. Teksaslı ve o bildik ABD'li maço erkeklerden olan Kyle, ABD'ye yapılan saldırılar sonrasında dayanamayıp orduya yazılıyor ve 11 Eylül olaylarından sonra da Irak'ta görev yapıyor. Çoluk çocuk demeden tehlikeli gördüğü bütün insanları öldürüyor. Yani Eastwood'un kahraman olarak sunduğu aslında bir çocuk katili! (Zaten filme göre de her Müslüman potansiyel terörist) Irak'tan dönünce de kendini gazilere adayan Kyle, yine bir ABD'li tarafından kendi vatan toprağında öldürülüyor. Eastwood gibi usta bir sinemacının Kyle'ın hikayesindeki trajediyi (yani Irak'ta koruduğu askerlerden biri tarafından ABD'de öldürülmesi) görmemesi olası değil. Hatta bir adım öteye gidip Tanrının Vadisinde filminde olduğu gibi meseleyi sorgulamak hiç de zor değil. Ama Eastwood bütün bunları bir kenara itiyor, son derece hamasi duyguların esiri olup, adeta Kirli Harry dönemine dönüyor ve toptancı bir bakışla hem Müslümanları tukaka ediyor, onları kötü adamlar ilan ediyor, hem de 'benim askerim bir kahramandı' demeye getiriyor. Buram buram ABD propagandası kokan bu filmi çekmeye Eastwood nasıl ikna olmuş anlamak gerçekten güç. Sanki savaşa daha eleştirel baktığı Atalarımızın Bayrakları ve Iwo Jima'dan Mektuplar gibi filmleri çeken o değil de başkası. Neticede Keskin Nişancı artık tasfiye olmuş Bush zihniyetini sinemada aklamaya çalışan ve Eastwood'un da en kötü zihniyetli filmlerinden biri olarak kalıyor elimizde.

Bir iadeyi itibar filmi!

ENİGMA/THE IMITATION GAME *****

Alan Turing, 2. Dünya Savaşı'nda Almanların geliştirdiği o ünlü şifreleyici Enigma'yı çözen ekibin beyni. Kimi tarihçilere göre Enigma'nın saf dışı edilmesi, müttefiklere avantaj sağladığı gibi savaşın da erken bitmesine neden olmuş. Ayrıca Turing, çalışmalarıyla da bilgisayarın babası kabul ediliyor. Fakat eşcinsel olduğu için savaş sonrası suçlu ilan ediliyor. (O yıllarda İngiltere'de eşcinsel olmak suç.) Hapiste yatmak ve hormon tedavisi görmek arasında kalıyor ve yaşadığı travmaya dayanamayıp intihar ediyor. Böylece tarihten de adı silinmeye yüz tutuyor. İngiltere kendine yeni kahramanlar buluyor ve yoluna devam ediyor. 2000'lerin başında ortaya bu gerçekler çıkınca Turing keşfedilmişti. Morten Tyldum, Enigma'da Turing'in dokunaklı hikayesini anlatıp bir anlamda itibarını iade ediyor. İngilizleri de bir yüzleşmeye çağırıyor. Benedict Cumberbatch'ın performansıyla kalburüstü hale gelen sekiz dalda Oscar adayı olan filmin sorunu ise odaklanamamak. Film ne tam anlamıyla Enigma meselesini ele alıp savaşın nasıl tersine döndüğü anlatıyor ne de tam anlamıyla Turing'in trajedisini. Ama yine de Enigma eli yüzü düzgün yapımlardan biri. Oscar'da şansı var mı derseniz, En İyi Film kategorisinde yok diyebiliriz. Ama Benedict Cumberbatch'a bir Oscar çıkarsa da sürpriz olmaz.

Masal çorbası!

SİHİRLİ ORMAN/ INTO THE WOODS *****

Kırmızı Başlıklı Kız, Sindirella, Rapunzel, Jack ve Fasulye Sırığı gibi masalları bir hikayede eritmeye çalışan Sihirli Orman/ Into the Woods, aslında ilgi gören bir Broadway müzikalinin sinema uyarlaması. Ama o kadar... Yönetmen Rob Marshall dört masalın kahramanını aynı hikayede bir araya getirme fikrinden çok etkilenmiş olacak ki müzikali çok da değiştirmeden filme aktarmış. Kabul edelim kağıt üzerinde iyi duran bir hikayesi var filmin. Ama film pek de güçlü bir şekilde yeni bir şey söylemediği için göz dolduran oyuncu performanslarıyla izlenmeyi hak eden bir yapım olarak kalıyor. Açıkçası her biri ayrı ayrı lezzetli olan bu masallar bir araya gelince pek de lezzetli olmuyor.

Direnen kazanır!

BOYUN EĞMEZ/UNBROKEN ***

Angelina Jolie'nin yönettiği Boyun Eğmez de tıpkı Enigma gibi 2. Dünya Savaşı'nda geçen bir gerçek hayat hikayesi. Savaş öncesinde iyi bir koşucu olan ama savaş başlayınca hava kuvvetleriyle cepheye giden Louis Zamperini'nin hikayesini anlatıyor. Onun yaşadıkları tam bir hayatta kalma öyküsü. Mürettabatı olduğu uçak Pasifik'e düşünce günlerce denizin ortasında kalıyor, sonra Japonlar tarafından esir alınıyor, işkence görüyor ve savaş bitene kadar esir tutuluyor. Senaryo yazarları arasında Coen'ler olsa da filmin yumuşak karnı senaryo. Filmin odağında Zamperini değil de onun yaşadıkları yer alıyor. Bunlar da arka arkaya sıralanınca Zamperini'nin duygu dünyasıyla empati kurmak zorlaşıyor. Onun yaşama direncini tam anlamıyla algılamak zorlaşıyor. Ama belirtelim Jolie, Kan ve Aşk'a göre yönetmenliğini geliştirmiş.

Eleştirmenleri de severler

HAYATIN KENDİSİ/LIFE ITSELF ****

Efsaneve sinema yazarlarından Roger Ebert'in hayatını konu alan Hayatın Kendisi/Life Itself belgeseli aslında sinema yazarlığına ve eleştirisine bir saygı duruşu filmi. Ebert'in genç yaşta başladığı gazetecilik kariyerini, eleştirmenliğini ve kanserle mücadelesini anlatan yapım bir anlamda bu efsanevi kalem üzerinden eleştirmenlerin sinema tutkusunu, sinemaya bakışını da yansıtıyor. Ebert'in ekürisi Gene Siskel'i de unutmayan belgeselde açıkçası Martin Scorsese, Werner Herzog, Errol Morris gibi yönetmenlerin Ebert hakkındaki görüşlerini dinleyince eleştirinin kıymeti de ortaya çıkıyor. Ve şöyle bir şey geçmiyor değil insanın aklından: Keşke bizde de filmleri beğenilmeyince yönetmenler (hepsi değil tabii) eleştirmenlere çatacağına eleştiriye kulak verseler.