Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Memleketimle gurur duydum

Giriş Tarihi: 26.12.2015
Memleketimle gurur duydum

Yüreğine Sor filmiyle tanıştığımız Kenan Ece uluslararası bir projeyle Ertuğrul 1890 'la karşımızda. Çekimler için Japonya'da uzun süre kalan Ece: "Filmi çekerken de, seyrederken de memleketimle gurur duydum. İnsanın memleketinden uzakta saygı görmesi güzel" diyor

Kenan Ece'yi, rahmetli yönetmen Yusuf Kurçenli'nin Yüreğine Sor filmiyle tanıdık. Ardından peş peşe dizi projeleri geldi. Tiyatro sahnesinde de adından bahsettirdi. Yakın zamanda tiyatro sahnesinde muhafazakar dünyadan bir karakteri canlandırdığı Bakarsın Bulutlar Gider'de rol aldı. İyi eğitimli, kültürlü ve ağırbaşlı bir adam Kenan Ece. Kendi deyimiyle enteresan olan hayat çizgisi onu hep farklı coğrafyalara taşımış, Dubai'de doğmuş. Amerika'da tiyatro ve ekonomi eğitimi almış. Ardından İrlanda'da oyunculuk eğitimine devam eden Ece, 35 yaşında. Batı dünyasına alışkın olan Ece, ilk defa Uzakdoğu kültürüyle haşır neşir olduğu Türk-Japon ortaklığında çekilen ilk film olma özelliğine sahip Ertuğrul 1890 filminde iki rolle seyirci karşısına çıktı. Filmi konuşma münasebetiyle buluştuğumuz Ece, Japonya deneyimlerini, kariyerini, hayallerini ve 2016 beklentilerini anlattı.

- Filmi Japonya galasında izlemiştiniz. Nasıl buldunuz?
- Filmi 1 Aralık'ta Japonya galasında seyrettim. Çok heyecanlıydım. Hayatımda ilk defa böyle bir prodüksiyonla çalıştım. İki rol birden oynadım, ortaya çıkan sonuçtan çok memnunum. Alnımın akıyla çıkabilmişim, kendi adıma bunu söyleyebilirim. İnsanların ortak dertlerinden söz eden çok anlamlı bir film çıkmış ortaya. Benim torunlarıma gösterebileceğim, arşivlik bir film olmuş. Türk- Japon dostluğu açısından değil tüm dünya açısından anlamlı bu film.

- İlk teklif geldiğinde ne hissetiniz? O süreç nasıl gelişti?
- Çok şaşırdım. Senaryoyu okudum. Japon yönetmenle görüşmeye gittiğim anda işin ne kadar ciddi ve profesyonel olduğunu anladım. Japonlar her işi layığıyla yapıyor. Ekibin filme hâkimiyeti beni çok heyecanlandırdı. Uluslararası bir proje çok istiyordum. Nitekim öncesinde Hasan Karacadağ'ın yönettiği Magi'de oynadım. O da uluslararası bir işti. Michael Madsen, Stephen Baldwin gibi isimlerle aynı filmde çalışmak herkese nasip olmaz. O da benim için güzel bir deneyimdi. Ama 40 yıl düşünsem Japonya'ya gidip film çekeceğim aklıma gelmezdi. Avrupa, Amerika sineması olur da Japonya ne alaka dersin. İlginç bir deneyim oldu benim için.

- Türkler genellikle 'Made in Japan' yazan her ürüne kaliteli gözüyle bakar. Bir hayranlık ve sempati vardır Japonlara karşı. Sizin de bu kültüre sempatiniz var mıydı?
- Evet, ama çok aşina değildim. Suşi yerdim, Samuray filmlerini izlerdim. İlgimi çeken gizemli bir kültür benim için. Türkler olarak Japonları seviyoruz. Köprülerin, deniz altından geçen tünellerin ve daha birçok yerin yapımı Japonlara ait. Japonlar bu ülkenin kalkınmasında rol oynamış. Yaptıkları işe duydukları saygıyı sadece biz değil, tüm dünya takdir ediyor. Japonlar yaptıysa sağlamdır şeklinde bir güven oluşması çok normal.

- Kaç gün kaldınız orada?
- 1.5 ay çekim yaptık. Sonra 10 günlüğüne Tokyo'ya gittim. Sonra gala için bir haftalığına tekrar gittim. Uzun süre kaldım. Uzakdoğu kültürüyle tanışmam bana çok şey kattı.

- Daha önce gitmiş miydiniz Japonya'ya?
- Hayır, ama çok istiyordum. Özellikle Tokyo'ya gitmeyi istiyordum. Sanki başka bir zamana ait bir yermiş gibi gelirdi bana.

- Neler tecrübe ettiniz orada?
- Detaylarda basitlik var. Sade, basit ama mükemmel. Sakinler, acele etmiyorlar. Çok yabancılık çekmedim, kolay adapte oldum. İnsanlarının çok kibar olduğunu biliyordum ama bu kadar olacağını tahmin etmezdim. Selamlaşmak belli zaman sonra otomatiğe bağlanıyor. O kadar kibar, saygılı ve düşünceliler ki, normalde ben de kaba biri değilimdir ama orada insan ne yapacağını nasıl saygı göstereceğini şaşırıyor. O kadar hürmet gösteriyorlar ki şaşırmamak, utanmamak elde değil. Birkaç kere tökezledim. Belli bir kod var orada. Buradaki kafanla oraya gidersen çok yabancılaşırsın. Anlayamazsın ne döndüğünü.

- Oyunculuk anlamında nasıl bir deneyim oldu sizin için Japonya?
- Farklı bir tarzda çalıştım. Provalar benim kıyafetlerimde, benim ebatlarımda başka biri tarafından alınıyor. Sonra ben çağrılıyorum ve o adam bana "Kamera şurada siz böyle yürüyüp şuradan döneceksiniz" diye izah ediyor bana. Bu adam yaptığı işi öyle bir ciddiyetle ve zarafetle yapıyor ki sana değer veriyor. Sen de işine o aldığın değerle dört elle sarılıyorsun.

- Japon oyuncularla iletişiminiz nasıldı?
- Çok iyiydi. Filmde rol alan Japon oyuncuların çoğu star. Rol arkadaşlarımdan biri buranın Şener Şen'i gibiydi. Partnerim rolündeki kız Japonya'nın yükselen starı olarak değerlendiriliyor. Bizim piyasada arıza çoktur ama genellikle meslektaşlarımı seviyorum. Dünyanın neresine gidersen git oyuncuların ortak bir dili oluyor. O çok hoşuma gidiyor. Oyuncu olduğun zaman ortak paydada buluşacağın mesele çok oluyor.

- İnsanların sizinle ilgili ne düşündüklerine kafa yoruyor musunuz?
- Artık yormuyorum. Onun sonu yok çünkü. Kişiselleştirmiyorum olayı. Sevilmek, hayranlardan sevgi görmek tabii ki güzel ama hayatı buna endekslersen sonu kötü olabilir. Kendimi keşfetmeye çalışıyorum.

- Filmde iki farklı karakteri canlandırıyorsunuz. Rollerinize nasıl hazırlandınız?
- Öncelikle iki rol canlandırmam çok sağlam bir sorumluluktu. İkisi de iki farklı dönemin insanları. Yüzbaşı Mustafa çok derinlikli bir karakter. Onu çalışmam için çok done vardı. Burada ne varsa okudum, Deniz Müzesi'ne gittim. Japonya'ya gittiğimde de Ertuğrul Anıtı'nı gördüm. Ertuğrul Fırkateyni'nin battığı gerçek mekanda çektik filmi. İnsanın memleketinden kilometrelerce uzak bir yerde saygı görülen bir anısının olması çok güzel bir duygu. Mustafa'yı hissedebildim. Kılıç ve güreş dersleri aldım.

- Diğer rolünüz Murat karakterini çıkarırken ne gibi farklılıklar yaptınız?
- 1985'te Tahran'da yaşanan kurtarma operasyonu hikâyesinde konsolosluk görevlisi Murat, Mustafa'ya göre yaşça daha genç ama ruh olarak daha olgun bir karakter. Mustafa'da karakterin gelişimini seyrediyorsun. Murat, Mustafa'nın temsil ettiği ruhun tezahürü olarak ikinci hikâyede yer alıyor.

- Tahran'da bombalar patlarken Japonlar İran'dan Türkiye'nin gönderdiği uçakla kaçıyorlar. Gerçekte de yaşanmış bir olay.
- Yaşanmış ama biz film olarak olayı tabii ki biraz daha duygulu anlattık. Japonya'da o uçuşu yapan hosteslerle, pilotlarla tanıştık. Çok zor şartlarda havalimanına inmiş ve Japon vatandaşları tahliye etmeyi başarmışlar. Büyük bir kahramanlık onlarınki de...

- Milliyetçi duygularla mı çektiniz o sahneleri?
- Bu kavramlar bozuldu artık. 35 yaşındayım, çocukken milliyetçilikten anladığım vatanseverlikti, o da vatanını beraber yaşadığın insanları sevmekten geçerdi. Günümüzde başkalaşmaya başladı. Ötekileştirme ve kutuplaştırmayla farklı anlamlar kazandı. Eskiden milli maçlarda birlik beraberlik vardı. Hep birlikte sevinir hep beraber üzülürdük. Şimdi o ruh kayboldu. Bu filmi çekerken de seyrederken de memleketimle gurur duydum. İnsanın kimlikleriyle gurur duyması ne kadar anlam ifade ediyor bilmiyorum ama bu filmdeki milliyetçilik "İşte biz yaptık kahramanız, büyüğüz" şeklindeki bir milliyetçilik değil.

- Japonların bakış açısı nasıl? Onlarla filmi izlediniz.
- Onlar hüngür hüngür ağlıyorlar. Özellikle Tahran sahnelerinde çok duygulanıyorlar.

AŞKA AÇIĞIM AMA AŞKI ARAYARAK BULAMAZSIN

- 2015 nasıl bir yıl oldu sizin için?
- Benim için mesleki açıdan çok güzel bir yıl oldu. Japonya hikayesi bana yeni bir bakış açısı kazandırdı. Şu an rol aldığım Güllerin Savaşı seti çok rahat. Çok memnunum orada çalışmaktan. Ama toplumsal olarak baktığımda çok iyi anılar bırakmadık. Kişisel olarak iyi hatırlayacak olsam da toplumsal olayların gölgesi hep üzerimizde olacak. 2016'da artık Türkiye'nin enerjisini iç kavgalara değil daha gelişip büyüyebilmesi yönündeki projelere aktarmasını umuyorum.

- 2016 için beklentileriniz arasında aşk yok mu?
- Aşk beklentim her zaman var. Aşka açığım ama aşkı arayarak bulamazsın. O kendiliğinden gelirse hissedersin. Neye uğradığını şaşırırsın zaten. Aşkı arıyorum derken belanı da bulabilirsin, o belli olmaz. "Neyi dilediğine dikkat et, belki gerçekleşir" derler ya. O yüzden hayırlısı olsun demek lazım. Akışına bıraktık. Ben de evlenip, çocuk sahibi olmak isterim ama bunu ben programlayamam. Hayatımı belli bir program belli bir şablon üzerinden yaşamıyorum.

HAYATI O KADAR ZORLAMAYI SEVMİYORUM

- Siz Batı kültürüne aşinasınız. Uzakdoğu kültürünü de yaşadınız. Dünya vatandaşı olduğunuzu söyleyebilir miyiz?
- Benim enteresan bir hayat çizgim var. 1980'de babamın işi sebebiyle Dubai'de doğmuşum. Sonra Avusturya Lisesi'nde okudum. Avusturya-Alman ekolüyle eğitim gördüm. Üniversite eğitimine Amerika'da devam ettim. Sonra dört yıl İrlanda'da yaşadım. Kaderimin yurtdışına doğru yönelmesinde ailemin büyük rolü var. İrlanda benim hiç aklımda olmayan bir yerdi. Üniversiteden sonra belki Amerika'da belki İngiltere'de yaşarım diyordum ama İrlanda aklımdan hiç geçmezdi. Çok güzel bir tecrübe oldu benim için. İrlanda Devlet Tiyatrosu'nda Jül Sezar oyununda rol aldım.

- İstanbul'a gelme sebebiniz neydi?
- İstanbul'a 2009'da tatil için gelmiştim. Buraya dönmem aynı İrlanda'ya gitmem gibi planlı programlı bir süreç değildi. Tabii ki özlem vardı. Ailemden yedisekiz yıl uzak kalmıştım. Buradaki diziler patlamıştı. Teklif gelince değerlendirdim.

- Pişmanlık yaşıyor musunuz bu konuda?
- Hayır, hiç keşkem veya pişmanlığım yok. Hayata öyle bakmıyorum. Hayat benim açımdan çok net kararlarla gitmiyor. Birçok şey bir araya geliyor ve hayat seni oraya doğru yönlendiriyor. Radikal kararlar veren biri değilim, hayatı o kadar da zorlamayı sevmiyorum.
BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
Memleketimle gurur duydum
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz