X İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ARKADAŞINA GÖNDER Ayşe Kilimci: Sankim sen sağdıçsın?
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz

Ayşe Kilimci: Sankim sen sağdıçsın?

  • Giriş Tarihi: 23.3.2014

Adının anlamından bihaberdi. Güzel dudaklı, hoş kız, söz dinleyen hatun sanırmış. Akıllı, zeki anlamında olduğunu söyleyince, pek memnun oldu. Dudakların güzelliğinden bile vazgeçiverdi. Akıldane sayılmasa da kavrayışı iyi, büyük okullarda okumasa da sezgisi güçlüydü. Ülkenin kalkıp oynadığı sıralar, hoş bizim memleketin oynamadığı zaman mı var, hem çocukla koyulan adların anlamına sarmıştı, hem benim hikayeye meylettiğime... Her çocuk her adı kaldıramazdı, ona kalırsa. Rahmetli adı konmasına kuşkuyla yaklaşırdı, ömürsüzlüğü yahut zor ömrü bebeye aktarılırsa diye. Huyu değişik kişi adları koyulmasa da olurdu. Ha ad, ha evin kiremitliği, ikisi de ağır kaçabilir, hafif olup uçabilir, kişiye yoldaşlıkta kusur edebilirdi. Evlatlık yahut hizmet edenlerin adını da ayırırdı bir kenara, kader sürünmesin diye, bir de o sıralar yeni moda olan Yağmur, Alev, Kumsal, Kader, Hicran adlarını, bunlara 'Allah esirgesin' diyerek yaklaşırdı. Yanlış iş eden, adının rağmına, adını kendine ve hayata karşı yalancı çıkarabilirdi. 'Adalet' yalancı olmadı mıydı, 'Cömert' eli sıkı? Ananemle birlikte benim gönül düşürdüğüm işi doluya koyardılar almazdı, boşa koysalar dolmaz...

MEKTUPLAR...

Başlangıçta o dönem okuma yazması olmayan haylice olduğundan, mektupçuluk yapardım onlara. Kalemimden kan damlarmış, öyle derler, kendilerine gelen mektubu da aynı hissiyatla, gözyaşıyla yahut neşe içinde okumamdan keyf duyarlardı. İlk yazılar resmi bayram konuşmalarıydı, onlar boynumuzun borcuydu. Hem nasıl alkışlanıyordum, maşallah... Ardından işte mektupçuluk, aşk mektupları ile bir de gurbet mektupları geldi, bunlar da zekatımız, sadakamızdı, Allah'ı hoşnud ediyorduk. Çocukken bir yurt dışı ödülü gümüş kupa olarak gelince, Lebibe Hanım'ın sevincini koy bir yana, kalan herkesi koy öbür yana. Zil takıp oynamadığı kaldı. Ancak sonra kara kara düşünmüş, şimdi bunu bozdursan ayıp, büfeye koysan seyrine baksan fuzuli iş. Ananemle alır verirlermiş pencere sohbetlerinde. "Böyle bir iş yok inşallah, ha komşum" diye? "Yok yok" dermiş o da, "Buca'ya gidiyor işte, öğretmen olacak şükür." Hoş, öğretmenlerin de borcu çok, eli kıtçana imiş ama belki bu yazı işini yapa yapa, akmasa da damlarmış... Herkes pazarlamacı, müzisyen, usta, eczacı, bahusus(!) teğmen kısmet hevesinde peşindeyken bu çocuklar arzuhalci yanında mı durdu da bulaştı, manici mi destancı mı geçiyordu anaları sancı çekerken, bilemedik, ne onlar ne de ben... Kendi torununun dönerci kalfasıyla sözü kesildiğinde Lebibe Hanım gene bana tasalardaydı, bunun yoldaşı da şairmiş, diye. Birgün ikisi birden sordular, "Şiir kaç para eder, bu hikaye dediğin kaç lira?" "İlki hiç para etmez" dedim, "Hikaye de kulağa küpedir işte, bakın bu küpeleri hikaye telifimle aldım." Lebibanım, "Düşük bunun ayarı" dedi. "On sekiz ayar altın mı Fatmanımcım, bi bak şuna?" "Evet evet" dedim, "Düşük ayar, çark küpe, fırıl fırıl döner sen başını salladıkça. Kulağa da küpedir işte Lebibanım teyze, hikayenin para etmediği." Bir üzülsünler bir tasalansınlar, başlarına çatkı çattılar ikisi birden. İlk kitap çıkıp da taksitle telif almaya başladığımda tasaları daha da çoğaldı, dik çatır çatır dikişini, para verilmezse verme, dikiş sahibine öyle değil mi? İlk mektepten ötesini okumadı, bayramlarda sabahlara kadar müşterisi olmuyor mu, para basıyor kız. Bunun boyası var, manikürü var. 'İlle de hikaye diyeni sen duydun mu Fatmanım?' dediğine kulak misafiri oldum bir gün. Bizimki de çalım edecek, ne yapsın, her torunu antika bir meslek tutmuş, kırklı yıllarda kızının biri tiyatroya çıkmış, ne desin garibim, bunlar hep böyle diyemez ya? 'Eee, söz mübarektir, Peygamber Efendimiz bile güzel söz ibadettir, dememiş mi?' Lebibanım karşı çıkar, 'Nerde demiş, ben duymadım, batmak istersen yap sat demiş mübarek, kazanmak için al sat, kendi de tacir değil miymiş?' Eh, derdi bizimki, 'Hakkın var, ama, gönülcüğü buna çağlıyor, ne desek boş... Biri yetmedi, oğlan da şair, o hepten aç, belki gazeteden aldığı aylık yeter, akmasa damlar, bu bizimkisi de mektebini bitirince öğretmen olur, sırt sırta verirler...

HATUNLARIN BAYRAMI
'Peki', derdi hemen bizim binbilmiş, adı gibi olan Lebibe, 'Matematik okusaydı ya, onlar özel ders verip ev alıyorlar, kim alsın şimdi bu garipten edebiyat dersi?' Hep ah ettiler, hep yandılar bana. Bendeniz de hikayeye yandım durdum... 8 Mart'ın aslında emekçi kadınlar günü olduğunun ilk söylendiği sıralardı, bilmem kaçıncı kitaptaydım, iyice yaşlanmıştı Lebibanım, artık söze dökmüyordu, kaşını gözünü oynatarak, parmacıklarıyla hani o 'tamamen duygusal' işareti yaparak pencereden işmar etti bana. Kaşlarımı kaldırıp 'I-ıh' dedim. Usulca söyledi ki komşular duymasın, 'Sankim sen sağdıçsın? Bak bugün hatunlar bayram ediyor, emekçi karılar günüymüş, sen çifte emekle susuz çaylar başındasın, sağdıç emeği anam bu söz emeği...' Billahi böyle oldu, bir hikayeci olsa ne güzel anlatırdı şimdi bunu, pattadanak söylemeden...