Editörün seçtiği köşe yazıları

  • 1
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

"Bilişim Çağı" ve Globalleşme" gibi olgular hayatımıza girmeden önce, gelecekte neler olacağını tahmin etmek ne kadar kolaydı. Örneğin Soğuk Savaş yıllarında Amerika'nın da Sovyetler Birliği'nin de kime ne yapacaklarını kolayca tahmin edebilirdik.
Amerika kendisi ile tam uyum içinde olmayan müttefiklerinde askeri darbeler yaptırıp onları hizaya getirirdi. Sovyetler de Kızıl Ordu'yu gönderip Moskova'ya başkaldıran Demir Perde ülkelerindeki muhalifleri tutuklatırdı.
Öngörülemeyen şeyler ise, teknolojinin hayatımıza neler getireceğine ilişkin alanlarda yer alırdı. Mesela İngiltere'nin ünlü Royal Society'sinin Başkanı Lord Kelvin, 1895'te yaptığı açıklamada "Radyonun geleceği yoktur" demiş... Bu Lord Kelvin "Havadan daha ağır uçan makineler yapmak imkânsız" da demiş mesela. Radyo dergisi "Listener"in editörü ise "Benim ve sizin yaşam süremizde televizyon hiç önem kazanamayacaktır" diye yazmış 1936'da... Radyoda eğitim programlarını başlatan Mary Sommerville de 1948'de "Televizyonun geleceği yok, televizyon tavadaki bir yağ parlaması gibidir" şeklinde görüşünü açıklamış.
Siyasi müneccimlere gelince... Müstafi ABD Başkanı Nixon 1971'de "Vietnam savaşı muhtemelen Amerikan tarihinin son savaşı olacaktır" kehanetini seslendirmemiş miydi? Kendi geleceğini bile göremeyen Nixon, ABD'nin Irak ve Afganistan'ı işgal edeceğini nasıl görebilirdi ki?
Şimdi "Komplo teorileri" ve "Büyük akıl" üzerindeki çeşitlemelerle geleceği öngörmeye çalışıyoruz. Ve bazı ülkelerin bahtsız insanları, başlarına gelecekleri bu çeşitlemelerden çıkarsamaya çalışmaktalar. Bu açıdan bakınca bazı coğrafyaların insanlarının hayatları, kendilerini "Gelişmiş" olarak gören ülkelerdeki hayvanlar kadar değer taşımıyor.

  • 2
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

Uçak krizi bahanesiyle, Türkiye ile ilişkileri son sınırına kadar geren Putin için, Suriye'ye girmek ne kadar gerekliydiyse, şimdi Türkiye'nin Suriye'de olası askeri operasyonu nedeniyle, alanda Türklerle karşı karşıya gelmemek için, barış mesajlarıyla ortamı yumuşatmak da bir o kadar hayatidir. Ve Türkiye'ye ihtiyacı büyüktür. Rusya; ABD'nin, "Rusya'nın emperyal gücünü bitirme" niyetini okumakta. Rusya'nın, Karadeniz ve Akdeniz'e nasıl bir ihtiyacı olduğunu da anlamaktayız. Buralar onun nefes alma bölgesidir.
Karadeniz ve Akdeniz, Rusya için hayati anlam taşımakta. Karadeniz ve Akdeniz, hayat demektir zaten. Türkiye, denizlerin esas feneridir. Türkiye'yle ilişkileri bozmak, hayati anlam taşıyan bölgede, yalnızlığa gömülme demektir. Rusya'da, derin Amerikan düşmanlığının oluştuğunu, tüm sosyolojik veriler göstermektedir. Putin bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Lakin bunun nefret boyutunda olduğunu, konuşurken kullandığı çok diplomatik dili ve vücut dili bile gizleyememekte.
ABD'nin; Rusya planlarını okudukça, Türkiye'nin Rusya için ne anlam taşıdığını anlamak zor değildir. Putin, Ukrayna kriziyle birlikte, özellikle Almanya ve Fransa'yla gerginleşen ilişkililerini, rayına oturtmayı hedefledi. Önce kapıştı. Sonra menfaat gereği konuşmak istedi. Almanya ve Fransa için Rusya, ciddi bir ekonomik pazar ve enerji bağıdır. Dolayısıyla ABD baskılarına rağmen Almanya ve Fransa, kendince çıkarlarını düşünmek zorunluluğu ile karşı karşıya kaldı. Tam da o sırada, Almanya ve Fransa, Belçika terör eylemleriyle sarsıldı. Her iki tarafı keskin bıçak gibi yani!
Avrupa; giderek küçülen ve sıkıntıları önümüzdeki günlerde daha da artacak bir siyasi merkez olarak görülmekte. Rusya bu durumu kendi lehinde dönüştürme çabası göstermekte. Ve başarısız da sayılmaz.
Lakin bunun, ABD stratejilerini dengeye sokacak güçte ve nitelikte olamayacağı aşikârdır. Rusya - Türkiye ilişkileri çok önemlidir hiç kuşkusuz. Rusya açısından ise hayatidir. Rusya ile barış mümkündür. Lakin Putin kriz döneminde köprüleri öyle bir yaktı ki, tekrar o köprüleri dikmek için, Türkiye'nin asaletine sığınması gerekecek...

  • 3
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

Bugün, eski Fransız modelinden Amerikan modeline dönmenin, daha doğrusu kendimize özgü bir Türk modeli yaratmanın sancısı içindeyiz. Fransa 1958 yılında nasıl değişik bir modele yöneldiyse... Orada bu kabuk değişiminin "amillerinden" biri de Cezayir savaşıydı, biz de onu çağrıştıran düşük yoğunluklu ve yerel bir iç savaş yaşıyoruz.
Yenilenmenin vaktidir. Eski sistem duvara toslamıştır, 1958 Fransası gibi. "Güçlü başkan" modeli bünyemize daha uygundur.
Bürokratlar istedikleri kadar aksini iddia etsinler, halkımız Atatürk'ü de şapka giydirdiği için değil, bilinçaltında "bir çeşit yeni ve güçlü padişah" gibi algıladığı için çok sevmişti: Balkanlar'ı geri alamayan güçsüzler yerine, İzmir'i geri alan güçlü önder.
Ondan sonra gelen İnönü ancak "bürokratların padişahı" olabildi!
Kim ne derse desin, halkımız bir dönem Ecevit'e de solcu olduğu için değil, önce "Kıbrıs'ı geri almış" gibi göründüğü için, daha sonra da "Apo'yu yakalamış" gibi göründüğü için teveccüh göstermiştir. (1974'te eline geçirdiği fırsatı 1979'da, 1999'da eline geçirdiği fırsatı da 2001'de piç etti batırdı, o ayrı...)
Yürütmenin yasamadan bağımsız olacağı yeni sistem hem daha demokratik olacaktır, hem de halkımızın bilinçaltı dürtüleriyle ve özlemleriyle örtüşecektir. Başkanlık sistemi halkoyuna sunulursa, Kâbe'si Paris'te olanlar hayır oyu, Kâbe'si Mekke'de olanlar da evet oyu vereceklerdir. Ve halk ağır basacaktır, çünkü Nâzım'ın dediği gibi "ağır ellerini toprağa basıp doğrulmuştur" bir kere...

  • 4
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

Dışarda çok yönlü kuşatma devam ediyor. Almanya'nın malum "soykırım" kararını da bu kapsamda değerlendirmek mümkün... İçerde de, Türkiye'yi Almanya'dan evvel "soykırımcı" ilan etmekle övünen Meczup Hasan "iç savaş" çağrısı yapıyor. (Kılıçdaroğlu da son günlerde kan istiyordu, ne tesadüf.)

Meczup Hasan kim mi? Hani, barış sürecinde, "Silah bırakmak ağrınıza gitmiyor mu, ne olur barış yapmayın" diyerek Kandil'in önüne yatmış, nihayetinde de muradına ermişti.

Lakin iç savaş hayali hendeklere gömülünce iş başa düşmüş olacak ki, "Direneceğiz!" diyerek (iç savaş) çağrısı yapmaya başladı. Hadi be Meczup Hasan, "diren" de görelim.

Mesela, Paşa dedenden yadigar, Ermenilerden gasp edilmiş Cemal Paşa Konağı önünde hendek kazıp direnirsen, söz ben de seninleyim. (Ne yani, hep sen mi milleti dolduruşa getireceksin aslanım yiğidim.) Hep başkaları mı ölsün sizin için Meczup Hasan.

Birazcık da siz "direnin." Sonra yine her zamanki gibi bıraktığın yerden devam edersin. Ne bileyim, "Kimse kızmasın kendimi yazdım" falan diyerek bi güzel sıyrılırsın.

Koşullar neye müsaitse ordan çalışırsın yani. İstersen Evren'in uçağından inmediğin günlerdeki gibi istersen darbe şakşakçılığı yaptığın28 Şubat sürecindeki gibi. Hatta demokrat bile olabilirisin. "Hafıza-i beşer nisyan ila malul" değil mi, kim tutar seni.

  • 5
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

Dertleri 1915 Tehcir'i, Ermeniler, ortak acılarımız falan değil. Gezi, Fethullahçılar, PKK falan derken içerideki işbirlikçileri eliyle yön veremedikleri bağımsız Türkiye'yi, artık direkt dış politikayla şekillendirmeye çalışıyorlar.
Bunu görmemek için kötü niyetli olmak gerek. Öyle ya, Türkiye tarihiyle zaten yüzleşiyor. Devletin en tepe makamları defalarca 1915'in ortak acıları için taziyede bulunmadı mı?
Oyunu görüyoruz. Savunma sanayimiz yerlileştikçe, dış politika eksenimiz başka devletlerin çıkarları değil Türkiye'nin menfaatleri olmaya devam ettikçe benzeri hamleler de sürecek.
Peki, biz ne yapacağız? Cevap net. Rakiplerimizi, düşmanlarımızı bu denli rahatsız edecek ne yapıyorsak onu yapmaya devam edeceğiz!
Geçmişin acılarını o günün gerçekliğinde değerlendirip komplekse kapılmadan ekonomik, askeri ve politik açıdan daha güçlü olmaya çalışacağız.
Eğer istedikleri gibi geri adım atarsak, savunma sanayimizi dışa bağımlı olarak bırakırsak, rekabet gücümüzü artıran dev alt ve üstyapı projelerini kesersek, petrol ve doğalgaz gibi enerji nakil hatlarındaki iddiamızdan vazgeçersek belki hedef olmaktan çıkacağız. Ama o zaman da eskisi gibi azgelişmişlik girdabında debelenip duracağız.
Özetle çok çalışıp daha az kulak asmak zorundayız. Baksanıza, ABD Başkanı Obama, yüzbinlerce sivili katlettikleri Japonya için "özür dileyecek misiniz" sorusuna nasıl yanıt veriyor: "Hayır. Savaşta böyle şeyler olur. Konuyu tarihçilere bırakalım."

  • 6
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazıları
Editörün seçtiği köşe yazıları

Geri Kabul Anlaşması'nın mimarı olan Almanya'nın Federal Parlamentosu'nda "Ermeni soykırımı" ile ilgili bir yasanın kabul edilmesiyle kendimizi sırtımızdan hançerlenmiş hissettik. Kabak tadı veren bir his oldu artık bu. Önce "Avrupalı liderleri ne biçim ayağımıza getirip yalvartıyoruz" diye şişinmeye başlıyoruz, ardından yediğimiz kazıkların sayısını unutuyoruz.
İkili ilişkilerde ya da dostluklarda iyi niyetli olmak, riski önceden hesaplanarak karşılığı hazırlanmış bir avans olarak kabul görebilir belki ama siyasi ilişkilerde iyi niyet geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilir. Hele de öngörülebilir değilse.
Sanırım İngilizler kullanıyor bu sözü; "İyi niyet tembellerin işidir." Özellikle dış siyasette ülkemizin başına gelenleri görünce ister istemez bu söz hatırıma geliyor.
Kısa, orta ve uzun vadeli plân ve programlar yapmak, karşı tarafın hesaplarını öngörmek yerine "iyi niyetli adımlarla" meseleyi şipşak bitirmek. Adamların oryantalizmine çanak tutan aslında biraz da biziz bu davranışımızla.
Avrupa Birliği ile "Haziran'da vize muafiyeti zokası" karşılığında yangından mal kaçırırcasına imzalanan Geri Kabul Anlaşması işte Soykırım yasasıyla yediğimiz bu son kazığın yollarını döşedi.
Anlaşma 16 Aralık 2013'te imzalanmış ve üç yıllık bir geçiş dönemini öngörmüştü. Yani, Ekim 2016 tarihinde geri kabuller başlayacak ve aynı anda da Türkiye'ye vize serbestisi uygulanacaktı.
Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve ekibi nasıl bir cin fikirlilikle "ön almak" istedi bilemiyorum ama AB ülkelerinin "Aslansın kaplansın, biz seni tanıyoruz, Erdoğan'ı değil" salvolarına gizli bir memnuniyetle sessiz kalarak 72 kriterlik çılgın maratonu üstlendi. Anlaşılan o ki Başbakanlığı'nı haziran ayında başlayacağını umduğu vize muafiyeti ile taçlandırmanın hayaline kapıldı. Davutoğlu, iyi niyetinin, hele Avrupa Birliği'nin ikiyüzlülük ve sahtekârlıkta bizi yıllardır sulu götürüp susuz getiren majör ülkeleri karşısında hiçbir hükmünün olmadığını anlaması için fazla beklemedi.