Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından…

  • 1
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

HÜRRİYET'İN BİRİNCİ ÇIKACAĞI BİR ANKET BULDUM

Madem elimizi bulaştırdık, o halde Hürriyet'in "Bu ülkede her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız" sözünün canlı kanıtı eski Başkıroyla devam edelim. Sonra gider hep birlikte ellerimizi yıkarız.
Bu vatandaş dün de diline Adil Gür'ün yaptığı bir kamuoyu araştırmasını dolamıştı. Neden mi? Nedeni şu, Gür'ün binlerce kişiyle yaptığı araştırmasından Türkiye'nin en güvenilir ve tarafsız gazetesi Sabah çıktı!
Gür'ü anlatmaya gerek yok. Diğer mesleki başarıları bir yana, Hürriyet 7 Haziran sonrası "erken seçim de olsa sonuç değişmiyor" başlıklı anketleri sür manşetine taşırken, Gür 1 Kasım sonuçlarını birebir tutturan tek isimdi.
Sabah'a gelince... Son on yılda tüm öngörüleri birebir doğrulanan, bugüne değin siyaseten var olduğu halde medyada temsil edilmeyenlerin de sesi olarak merkeze yerleşen bir gazete olarak tabii ki Hürriyet'in sinirlerini oldukça bozuyor.
Çoktan jilet olmaya çekilmiş medyanın eski amiral gemisinin sinirli sakinine bir önerim var. Adil Bey yine sokağa çıksın ve vatandaşa "Türkiye'de son 15 yılda siyasi öngörüleri tutmayan gazeteci ve gazete deyince aklınıza hangileri geliyor" diye sorsun.
Sonuç belli değil mi? Öyle ya, 15 yıldaki 10 seçimde kazanamayacakları gün gibi ortada olan partileri halka rakipsiz diye sunan gazetecinin eline "yandaşlıkta" hangimiz su dökebiliriz? Ya da hakkında "muhtar bile olamaz" manşetleriyle çıktığı siyasi şu an Cumhurbaşkanlığı'nda oturan gazetenin güvenilmezliğiyle hangi gazete yarışabilir?

  • 2
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

BİZİ KANDIRMAYIN! SİZ ASLINDA LAİK DE DEĞİLSİNİZ DEMOKRAT DA DEĞİLSİNİZ!

Sandıktan çıkamayacaklarını bildikleri için kendi 6 okçu zihniyetlerini Cumhuriyet'in kurucu değerleri diye yutturmaya çalışıyorlar. Herkes bilsin ki CHP'nin 6 Okunun cumhurun gönül dünyasında hiçbir karşılığı yoktur. 6 Oku ideolojik bir dogmaya dönüştüren CHP zihniyetinin demokratlık iddiası da, çağdaşlık iddiası da gülünçtür. 6 Okun içinde demokrasi yoktur. Çünkü CHP zihniyeti en çok cumhurdan korkmaktadır. O yüzden CHP'nin sonradan dillendirmek zorunda kaldığı demokrasi anlayışı cumhuru hiçbir şekilde kapsamaz. CHP'nin laikliği gerçekte cumhurun tasvip ettiği demokratik-özgürlükçü bir laiklik anlayışı hiç olmadı. CHP'nin devlet-iktidar ideolojisi dibine kadar Jakoben ve faşizandır. Sonradan oklarının arasına aldığı laiklik anlayışı da gerçekte Jakoben-otoriter bir laikçilik anlayışıdır. Dini sadece devlet hayatından değil toplum hayatından da söküp atmayı amaçlayan bu Recep Peker laikçiliği tek parti döneminde tam bir faşizan uygulamaya dönüşmüştür. Öyle ki cumhurun ezanına bile karışılmıştır. Ne yani, "Allahu Ekber"imizi "Tanrı Uludur"a çeviren CHP laikçiliğine laf etmeyecek miyiz?

CHP'nin laikçiliği anlayış ve uygulama düzeyinde tamamen ladinidir. O yüzden cumhurun kahir ekseriyeti laikliği dinsizlik diye bellemiştir. Bunun sorumlusu da CHP'dir. Bu ülkede laikliğin dinsizlik olarak kabul edilip reddedilmesinin tek müsebbibi CHP'dir. AK Parti laikliği hem anlayış hem de uygulama düzeyinde demokratik-özgürlükçü bir içeriğe kavuşturmuşken CHP'nin tekrar "laikçi" genlerine geri dönüşü elbette demokrasi ve toplumsal barış adına kaygı vericidir. CHP'nin kaygı verici bir tutumu da faşizan ideolojisinde saklı yasakçılık ve hoşgörüsüzlük biçiminde karşımıza çıkmaktadır. "Söyletmen vurun!" anlayışı her türlü fikir ve ifade özgürlüğünü boğmaya yönelmiş bulunmaktadır.

Daha dün denecek bir tarihte cumhurun başı örtülü evlatlarının üniversitelerde okumalarına imkan sağlayan bir kanunu Anayasa Mahkemesine koşarak "laiklik" bahanesiyle iptal ettiren sanki kendileri değilmiş gibi bugün kalkıp özgürlükçülük tarifleri üzerinden üstünlük sağlamaya çalışıyorlar arlanmadan. Madem öyle niye Çankaya'ya eşi başörtülü bir Cumhurbaşkanının çıkmasını Cumhuriyet'e ve laikliğe yöneltilmiş bir tehdit olarak gördünüz? Niye "laiklik" bahaneli 28 Şubat ve 27 Nisan askeri müdahalelerinin arkasında hizalandınız? Niye Cumhuriyet mitinglerinde cumhurun hür ve helal oylarıyla seçilmiş bir iktidarı "iç düşman" gibi gösterdiniz ve niye bu meşru iktidarın darbeyle devrilmesine meşruiyet atfettiniz?

Siz gerçekte ne laiksiniz, ne de demokrat! Siz tıpkı o giyotinci Fransız Jakobenleri gibi laikçisiniz! O ezanın diline müdahale eden laikçi anlayışınız, o bir makale yazdı diye darağacına yolladığınız devrimci-giyotinci uygulamalarınız tarih oldu. Burası hür ve eşit vatandaşları olan demokratik bir Türkiye'dir. Ve herkesin özgürce kendi fikirlerini dile getirme ve inandıklarını da özgürce yaşama hakkı vardır. Yeni Türkiye'nin anayasasında AK Parti'yle hayatiyet bulan demokratik-özgürlükçü laiklik anlayışına ihtiyaç vardır, CHP'nin Jakoben-otoriter laikçiliğine değil!

  • 3
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

HALEP'TEKİ SON ÇOCUK DOKTORU DA ÖLDÜRÜLDÜ!

Bir kişi öldürülünce bu bir haberdir, binlerce kişi öldürülünce bu istatistik konusu bir sayıdır... Komşumuz Suriye'de de artık ölümler haberlerin değil, istatistiklerin konusu oluyor. Birleşmiş Milletler'in saptamasına göre Suriye'de her 24 dakikada bir Suriyeli öldürülüyormuş.
Önceki gün de Esad'ın bombaları ile yerle bir edilen Kudüs Hastanesi'nde 14 hasta ve üçdoktor öldürüldü... Bu istatistikten çıkan haber ise, Halep'teki son çocuk doktoru Muhammad Waseem Moaz'ın da, ölenler arasında bulunmasıydı. 36 yaşındaki Dr. Moaz gündüz Halep Çocuk Hastanesi'nde, geceleri de Kudüs Hastanesi'nde ara vermeden çalışan kahraman ve fedakâr bir tıp adamıymış.
Sonuçta bu kahraman doktorun ölümü de istatistik rakamları arasında sonsuzluğa karışacak. Tıpkı bizde Türkiye'nin bütünlüğünü, güvenliğini korumak için teröristlerle mücadele ederken canlarını veren şehitlerimiz gibi, bu Suriyeli doktorun adını da sadece yakınları hatırlayacak.
Ama hayat böyle bir şey... Zaman gerçekten kıyısı olmayan bir nehir gibidir. Bu nehrin sularına kapılıp giderken çıkacak bir kıyı, tutunacak bir dal bulmak mümkün değildir. Ve bir gün bütün canlılar geniş kanatları boşlukta açılan ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan geçip sonsuzluğa karışırlar.
O an gelinceye kadar insanlar, yaşamın kendilerine biçtiği mesleğin ve toplumunkendilerine dönük beklentilerinin hakkını vermeye çalıştıkları ölçüde, başarılı sayılırlar. Benim mesleğim olan gazetecilik için de aynı durum söz konusu değil midir?
Güncel gelişmeleri çarpıtmadan okurlarınıza yansıtabildiğiniz ve onları gerçeklerle değil algı operasyonları ile gerçek ötesi beklentilere yönlendirmediğiniz oranda, mesleğinizin hakkını vermiş olursunuz.

  • 4
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

TÜRKİYE SOLU VE KÜRT MİLLİYETÇİLERİNİN GERÇEKLEŞTİREMEDİĞİ DEVRİM HAYALLERİ

Türk milliyetçiliğine karşı aşırı radikal duruşuyla bilinen sol çevreler, sözkonusu olan Kürt milliyetçiliği olunca aslında milliyetçilikle bir sorunlarının olmadığını da ortaya koymuş oldular. Özde milliyetçiliğe karşı olmanın saygın bir tarafı vardır. Oysa milliyetçilikler arasında tercih yaptığınızda, milliyetçilik hakkında geliştirdiğiniz literatürün hiçbir önemi kalmamış oluyor. Siz milliyetçiliğe değil, bazı milletlerin milliyetçiliğine karşıysanız, hiç bir değer ortaya koymanız mümkün olmaz. Aslında tam da bu nedenle "solun metin sorunu"ndan bahsetmek vacip hale geldi. Solun sadık kaldığı hiç bir metninin kalmamış olması gerçekten acı bir durum, ama kendisi için acı olan bu durum, insanlık için onu tehlikeli hale de getiriyor. Solun farklı unsurlarının Kürt meselesine yaklaşımları o yüzden Türk solunun soykütüğünü ortaya koyması açısından önemli dönemeçlerden birini daha oluşturuyor. Türkiye'de özellikle Kobani olaylarından itibaren solun Kürt meselesine sarılma biçimi, bu esnada kurduğu argümanlar solun genetiğine dair bambaşka unsurları ele veriyor.

Solun soykütüğü kuşkusuz öncelikle tarihi sınıfların kavgasına indirgeyen Marksizme münasip bir tarih bilinci eleştirisiyle başlamalı. Bu düzeyde sağ-sol kimliklenmesinin de büyük ölçüde İbrahim Oğullarının tarihi içinde ve onun bir halkasını temsil ettiği çok daha iyi anlaşılır. Kürt meselesi özellikle solcular ve İslamcılar arasındaki önemli karşılaşma alanlarından biri olmuştur. Kürt meselesine İslamcıların de solcuların da milliyetçilik ötesi bir yaklaşıma sahip olduğu zannediliyordu. Oysa AK Parti eliyle Kürt meselesine getirilen açılımlar solcuların takdirini celp edecek yerde kısa süre içinde solcuların Kürt meselesinde farklı bir milliyetçiliğe savrulmalarına tanık olundu.

Türk solunun Türk ulusalcısı örneğine aşinalık vardı. Ancak Kemalizme de mesafeli olan Türk solu kısmının AK Parti'nin Kürt sorunu açılımına neredeyse şovenizm derecesindeki Kürt milliyetçiliğine savrularak verdiği cevap oldukça manidar olmuştur. Bu savrulma kuşkusuz sol ve İslamcılık arasındaki ilişkiye dair yeni ve ibretlik başka bir sahne yazmıştır. Oysa İslamcıların Kürt meselesine verdiği cevap ancak Kürt milliyetçisi, hatta ırkçısı bir bakış açısından yetersiz görülebilir. Türk solunun kendine Kürtleri bir türlü gerçekleştiremediği Devrimi için bir payanda olarak kullanma arzusu gizlenemiyor bile.

Sorunun çözümünden ziyade araçsallığı ve kendi siyasetini üretmedeki fonksiyonelliği çok daha fazla önemsenmektedir. O yüzden Kürt meselesinde hiç bir savunmacı yaklaşıma yer yok. İslamcıların Kürt meselesindeki tutumları Türk milliyetçiliğine Kürt milliyetçiliğiyle cevap vermek olmamıştır. Müslümanlar ırkçı milliyetçiliğin her türlüsünü reddederler. Bu ret bir puta karşı başka bir put dikmeyi reddetmek kadar ilkeseldir. Zira asıl olan puta değil, putçuluğa karşı durmaktır. İnsanın yaratıcısıyla olan varlık sözleşmesinin özü de budur.

  • 5
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

SAĞLIK OLSUN…ÇOK ABARTMAYA GEREK YOK

Sağlık konuşuyorlar. Hiç durmadan. Tekrar, tekrar. Üstelik bir "kariyer başarısı"ndan söz eder gibiler. Bir grup eski arkadaşım. Çoğu "hoş" bir yere kapağı atmış emeklilerden oluşuyor. Tesadüfler bizi karşılaştırdı. Hasret gidermek güzel. Fakat lafın durup durup mutluluk ve sağlığa gelmesine şaşırıyorum. Dünya ve memlekette olanlarla "acaba gelişen olaylar şu halimizi kötü etkiler mi?" sorusuna cevap ararken ilgileniyorlar, o kadar! Tuzu kuru, "bembeyaz" ve seküler emekliliğin böyle bir türü var. Onlara bakıyorum, bakıyorum. Baktıkça derin mutsuzluklarını görüyorum. Onlar herhalde bunun sadece yalnızken farkına varıyorlardır: Kafayı bu kadar sağlığa ve mutluluğa takmak korkunç bir endişe ve huzursuzluk hali değil de nedir?

Yalnız onlar mı, bana bazen herkes sağlıkla bozmuş gibi geliyor. Hatta ben de... Size de öyle gelmiyor mu? Bir yandan uzmanlar hızla gelişen "sağlık saplantısı"na dikkat çekmeye çalışırken, popüler kültür canla başla bu obsesyonu (saplantı) kışkırtıyor. Bir durup düşünelim... Bedenlerimiz hakkında endişe içinde kıvranırken, ruhlarımız sağlıklı kalabilir mi? Sıkı bir ideolojik ve endüstriyel tezgâh bu aslında!
Sağlık elbette önemlidir. Fakat kadim sağlık algısıyla modern sağlık anlayışı arasındaki uçurum nerede açılıyor. İnsan için sağlık çağlar boyu "verili" bir şey olarak kaldı. Müslümanca söylersek, sağlık "nimet"tir. O yüzden sadece önemli değil, değerlidir. Modern insan içinse sağlık "kazanılan" bir şey! Hırsla elde edilen ve kaybedilmesinden korkulan bir başarı hali gibidir. Hatta günümüz tıp sektörünün zihnimize enjekte etmeye çalıştığı şey şu ki, sağlık bir tür "kaza", neredeyse "dikkatle izlenmesi gereken geçici bir hal"dir. Tam bu noktada endişe yakamıza yapışıyor zaten, bu yüzden dilimize vuruyor.

Hem bir şey söyleyeyim mi? Zaten kaçışı yok! O nedenle fazla zorlamaya da gerek yok. Gün geliyor... Öyle sohbet olsun diye ve uyduruktan keyiflenmek için değil.. Gazete ekleri ve sabah programları kıvamında falan da değil... Basbayağı sağlıktan konuşmak zorunda kalıyorsun. Kendi sağlığından... Hekimle, hemşireyle, ziyaretçilerle falan... Her gün, her saat, her an konuşuyorsun.

  • 6
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından…
Editörün seçtiği köşe yazılarından…

BU YÜZDEN ERDOĞAN'A İNANIYORUZ!

Laiklik tartışması gibi, mesela 1915 Taziye mesajı, İsrail ile müzakereler ve Mustafa Kemal konusunda Sayın Cumhurbaşkanı yerleşik kurgulara uygun davransaydı, ilk önce ciddi bir iltifat görebilecekti. Çünkü kolayı budur. Risk almazsınız. Sizi alkışlayacak bir kesim her daim vardır. Ancak Sayın Erdoğan böyle yapmış olsaydı, ilkin yükselen alkışlardan hemen sonra, toplumdaki karşılığında ve ona bağlanan güven duygusunda yıpranma olacaktı. Çünkü hayat bu adımların yanlışlığını gösterecekti. Toplumda karşılığı olan kurgular değil, gerçeklerdir.

Laiklik tartışması başladığında hemen aklıma Sayın Erdoğan'ın Mısır'daki konuşması gelmişti. Biliyor musunuz, ben o konuşmayı o vakitler eleştirmiştim. Dindarları ezen jakoben laikçiliğe mesafeli bir kişi olarak açıklama bana ters gelmişti. Beklentime uygun "atarlı" bir konuşma o an benim gibileri tatmin edecek ama daha sonra o hatayı fark ettiğimizde Sayın Erdoğan'a dönük güvenimizde bir miktar düşme yaşanacaktı. Çünkü zaman ilerledi, değiştik, geliştik; mesela paralelin ihanetini yaşadık ve Mısır'daki laiklik tanımının bir geri adım veya pragmatik bir çıkış değil, hayati bir mesele olduğunu fark ettik.

Sayın Cumhurbaşkanı'nın açıklamasıyla çok önemli bir meselede, kamuoyu aritmetik değil, geometrik bir mesafe daha aldı, ışınlanma benzeri… Geçmişte jaboben laikçilerden çok çeken dindarların bir kısmında anayasada din vurgusu isteme olasılığına "oynayanlar" oldu. Laikçiler de böyle olmasını isterlerdi ki kriz çıksın ve aştığımız bir konu yeniden hortlasın.

Bakın ne diyor Sayın Erdoğan cevaben. "Bunların hepsi boş şeyler. Anayasada bu ülkedeki tüm dini grupların inançları güvence altına alınıyorsa, devletin tüm inanç gruplarına eşit mesafede olması esas alınıyorsa, özellikle İslam'a vurgu yapmaya ne diye ihtiyaç olsun? Ben bir Müslüman olarak inancımı istediğim gibi yaşayabiliyorsam mesele bitmiştir. Hıristiyan Hıristiyanlığını yaşayabiliyorsa, Musevi Museviliğini yaşayabiliyorsa, ateist ateistliğini yaşayabiliyorsa onun için de bitmiştir."
Pastanın çileği ise, Sayın Erdoğan'ın bunları inanarak söylemesi. O yüzden bizler de ona inanıyoruz.