Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Topluma partisinin yarının Türkiye'sine dönük vizyonunu anlatıp halkın desteğini arkasına almak yerine "Önüne yatmak" ya da "Kan dökmek" benzeri söylemlerle ilgi çekmeyi alışkanlık haline getiren CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'na öfkelenmeyelim. Bu tür davranışlar genellikle çocuklarda "Davranış bozuklukları" şeklinde görülür. Örneğin "2 Yaş Sendromu"nda gerekli sevgi ve ilgi gösterilmediğinde ya da yeterli zamanayrılmadığında, çocuk dikkat çekmek için davranış bozukluklarına yönelir. Çocuğun belirli bir davranış türünü ısrarlı biçimde ve uzun zaman devam ettirmesi halinde, ileri yaşlardabu davranış başkasına zarar verme eylem ve söylemlerine dönüşebilir.
Çocuğun öfkesini insanlardan cisimlere yönlendirmek için yumruklanabilen kil, çakılabilen çiviler benzeri şeyler ve futbol, basketbol gibi sporlar kabul gören çıkış yollarıdır. Bu süreçte çocuk saldırgan modellerle karşı karşıya getirilmemelidir. TV'deki şiddet içeren programları seyretmesi engellenmelidir. Eğer kesinlikle engel olunamıyorsa, ana-baba çocukla birlikte seyrederek şiddetin sonuçlarını tartışabilirler. Ayrıca bu şiddet filmlerinin gerçek yaşamın modeli değil, kurmaca olduğu çocuğa anlatılabilir. Bu arada çocuğa sosyal olgunluğuna uygun çeşitli sorumluluklar verilmeli, başarabileceği kadarıyla birçok şeyleri başlatıp, bitirmesi sağlanmalıdır. Çocuk başarma duygusunu yaşamalıdır. Çocukluk yaşlarını çoktan geride bırakmış olsa da "Davranış bozukluğu" görülen çocuklardakine benzer öfkeli ve saldırgan bir ruh halini yansıtan Kılıçdaroğlu, yukarıda anlatılan pedagojik ve psikolojik yardımlardan yarar görebilir.
Örneğin televizyonlarda Fethullah Gülen'in beddualarını yalnız izlememesi, bazı HDP'lilerin konuşmalarını ise hiç izlememesi doğru olur. Kılıçdaroğlu'na "Başarma duygusu" yaşatmak için de birkaç tane daha kurultay toplayıp, onu birkaç defa daha genel başkan seçmek ona seçim yenilgilerini unutturabilir.
Özetle Kılıçdaroğlu'na kızmak yerine ona yardım edelim. Ona "Cumhuriyet'in kurucu ayarları"nın bu üslupla bulunamayacağını hatırlatalım. Çünkü bu tür söylemleri sürdürmesi halinde artık bunların da ilgi çekmediğini görürse, tef çalıp oynayarak ilgi çekmeyi de deneyebilir. Ya da stüdyoya girip, kendisinin rol alacağı kasetler üretebilir. İşin bu noktaya gelmesini engelleyelim.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Cumhuriyet'in bir asra yaklaşan tarihi de bu söylemi çürüten ve içeriği yadsınamayacak tarihsel bir belgesel niteliğindedir. Öyle ki, rejimin birinci ve ikinci adamı ellerine bu fırsat geçtiğinde hiç tereddüt etmeden bu politik makama oturmuşlardır. Üstelik ikinci adam bunu örtük bir askeri darbe tehdidiyle ve risk alarak gerçekleştirmiştir. Sonraki dönemlerde sadece askeri bürokrasi içinde yükselen memurlar değil, seçimlerde belli bir başarı kazanmış sivil siyasetçiler de kariyerlerini iktidarın zirvesi olan cumhurbaşkanlığı makamında tamamlamak için karşı konulamaz bir arzu duymuşlardır. Ancak bu makama olan arzu sadece kişisel politik hırsların bir yansıması değildir. Çünkü Türkiye'de iktidarı elinde tutan herhangi bir sınıf, parti veya şahıs, iktidarla tanıştıktan kısa bir süre sonra, cumhurbaşkanlığı makamına hâkim olmadan ülkeye yönelik ekonomik, sosyal ve politik hedeflerini gerçekleştiremeyeceğinin farkına varmaktadır.

Yani ancak gerçekten iktidar/muktedir olmak isteyenler ve siyasetten sözü geçenler bu koltuğa talip olabilmişlerdir. Diğerleri ise koltuğa gerçek muktedirler tarafından atanan Çankaya memurları olarak kalmışlardır. Çünkü tarihimiz bize politik iktidarı gerçekten bütün unsurları ile kavrayabilen bir siyasal liderliğin iki temel özelliği olduğunu göstermiştir: Anayasa'yı değiştirebilme gücü ve cumhurbaşkanlığına talip olabilme cesareti. Türkiye'de bu ilki haslet, uzun bir süre boyunca, darbe yapabilme yeteneğine sahip olabilenlerin ayrıcalığı olarak kalmıştır. Araya sıkışanlar ise ya darbecilerin onayı ile gelen sözde apolitik cumhurbaşkanlarıdır ya da böyle bir izne gerek duymadıkları için önce iktidarsızlaştırılmış ve daha sonra da tasfiye edilmiş sivil siyasetçilerdir.

Bu gelenek ilk defa 2007 yılında bozuldu ve cumhurbaşkanını halkın seçmesinin yolunun açılması ile yeni bir döneme girildi. Bu dönüşüm ile zaten bir şark kurnazlığı olan apolitik/tarafsız cumhurbaşkanı iddiasının/efsanesinin hem sosyolojik ve politik gerçekliğinin olmadığı ilan edilmiş oldu, hem de buna bahane üreten hukuki dayanak, önemli ölçüde, ortadan kaldırıldı.

Peki, ama muhalefet değişen koşulların da etkisiyle artık uygulanabilir olmayan bu söylemde neden hala ısrarcıdır? Şüphesiz muhalefeti, ''tarafsız bir cumhurbaşkanı'' söylemine iten temel faktör Erdoğan'ın modern tarihimizin en politize olmuş politik lideri olarak evirilmesidir. Bu evirimin/dönüşümün en temel sebebi bizzat Erdoğan'ın kendi siyasal hayat hikâyesidir. Parti teşkilatlarına olgun yaşlarında bürokrasiden ve iş hayatından transfer edilen rakiplerinden farklı olarak, siyasete neredeyse çocuk denilebilecek bir yaşta başlayan Erdoğan, gençlik kolları başkanlığı, ilçe teşkilatı başkanlığı, il başkanlığı, belediye başkanlığı ve başbakanlık yaptıktan sonra, cumhurbaşkanlığına, hem de halkoyuyla, seçilebilmiş profesyonel bir siyasetçidir.

Üstelik bu profesyonellik, parlak bir bürokratik geçmişi, yıldızlarla süslenmiş bir üniforması ve halka dini coşkunluk veren bir din adamı kimliği olmamasına rağmen, sevenlerinde coşkulu bir sevgiye ve düşmanlarında iflah olmaz bir nefrete yol açan karizması ile de desteklenmiştir. Ancak yine de muhalefetin siyaset dışı/apolitik cumhurbaşkanı arayışının çoğunlukla gözden kaçan derin sebebi, Erdoğan'ın siyaset yapma şeklinin ve siyasete yüklediği sorumluluğun devlet yönetiminde ve devlet-millet ilişkilerinde yarattığı dönüşümdür.

Nihat Karademir/Zaman

  • 3
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Atatürk, kendi anayasasında kendinden niçin sözetmemişti? İstese koyduramaz mıydı? Hadi 1921 ya da 1924 yıllarında henüz "Atatürk devrimleri ve ilkeleri" ortada yoktu (1934 yılına kadar Atatürk soyadı bile yoktu), sonradan ekletemez miydi? Milliyetçiliğin kaç çeşit tanımı vardı ki, anayasaya "Mustafa Kemal tarzı milliyetçilik" diye bir ibare konmamıştı? Pekala olurdu canım, "Enver milliyetçiliğini reddeden yüce Türk milleti" denemez miydi? Niçin olmamıştır?
1937 yılında anayasaya CHP'nin altı okunun eklenmesinde bile (partilerden bir partinin tüzüğü anayasaya giriyor, rezalete bak!) Atatürk ismi geçmez.
Bu alışkanlık, 1960 ve 1980 darbelerinden sonra, kendi kafasına göre yeni anayasa yaptıran bürokrasinin kendine bir "sığınma arayışından", bir "arkasını yaslama çabasından" kaynaklanmıştır.
Hiçbir ülkenin hiçbir anayasasında "şahıs" belirtildiğini biz duymadık, bilen varsa bildirsin. Amerika'da "bağımsızlığımızı sağlayan kurucu babamız Washington" ya da Fransa'da "bizi düşman işgalinden kurtaran kahraman De Gaulle" gibi ifadeler niçin revaç bulmamıştır?
Kişiyle özel kanun çıkarılamadığı gibi kişiye özel anayasa da (ana kanun) yapılamaz da ondan. Ama Atatürk sıradan bir kişi değil ki...
Sıradan kişiye özel de yapılamaz, sıradışı kişiye özel de yapılamaz. Biz yaparız, bizimki "Türk tipi anayasa"... Ama "Türk tipi başkanlık" lafı küfür gibi gelir bazılarına, o ayrı! Eski anayasada önsöz de yoktur. Niçin konmamıştır?
Gazi Mustafa Kemal Paşa, "gerekçe göstermek", niçin yeni bir devlet kurduğunu "birilerine açıklamak" ve "kendini savunmak" ihtiyacını duymamıştır da ondan. (Bunu ancak 1927 yılında, partisinin meclis grubu toplantısında verdiği nutukta yapmıştır, o da, "kendisinemuhalefet eden generalleri niçin tasfiye ettiğini" açıklamak ihtiyacını duyduğu zaman.) Bürokrasi korkusu o kadar iliklere işlemiş ki, şimdi iktidar, on dört yıl sonra bile,hazırladığı yeni anayasaya bir önsöz yazmaya çalışmaktan kendini alamıyor. İlle biryerlerekarşı savunmaya geçecekler.

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Fakat CHP, HDP, PKK, Gülen grubu ve sol örgütler, Gezi olaylarıyla başlayan dönemde açık-örtülü bir yakınlaşma içine girdi. 17-25 Aralık'taki yargı darbesi girişimiyle tüm muhalif unsurlar aynı ayakkabı kutusunun içine hapsedildi. Muhalefet, Pensilvanya merkezli darbenin peşine takıldı. PKK ve HDP ise Gezi ve 17-25 Aralık darbesini kullanarak Erdoğan'ı dize getirmeye ve onu İmralı ile "müzakere"ye zorladı. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine ise Davutoğlu hükümetini müzakerelere razı etmeye çalıştılar. Erdoğan'ın müdahalesiyle bu oyun da bozulunca topyekûn terör seferberliği başlattılar.
CHP, o gün bugündür aslında HDP/PKK ile ittifak halinde yol alıyor. "Rüşvet ve yolsuzluk" söylemleriyle ulusalcıları Paralel örgütün hizmetine sokan Kemal Kılıçdaroğlu; "Başkanlık tehlikesi" ve "diktatör Erdoğan" söylemiyle de CHP tabanını, HDP'ye ve buradan da PKK'ya yanaştırmayı başardı. Başkanlık sistemi tartışmasının gündemin baş sıralarına yeniden oturmasıyla birlikte Kemal Bey, bu kez kendini kaybetmişçesine, "kansız olmaz" tehdidi savurdu.
Burada akla gelen soru şu: Kemal Bey nasıl kan dökecek? CHP teşkilatlarını silahlandırarak dağa mı çıkaracak? Ya da DHKP-C adlı örgütü mü harekete geçirecek? Yoksa hazır PKK kendisine bu kadar hevesle bağlanma isteğini belirtmişken, Kandil ile birlikte mi bu "kan dökme" işini yapacak?
Velhasıl, Başbakan Davutoğlu'nun görevi bırakma kararı üzerine Türkiye yeni bir döneme girdi. Dünya bu gelişmeyi yakından izliyor ve Türkiye'nin girdiği bu yeni dönemi engellemek için sadece PKK'ya değil, CHP'ye de gerekli talimatlar verildi. Türkiye'nin Batı'dan bağımsız, özgür ve özgün olarak gerçekleştirmek istediği yeni anayasa yapım sürecini durdurmak için kan dökmeye hazırlanıyorlar. Bunun için PKK'ya uzun süredir hazırlık yaptırılıyor. Kandil, yeni bir şiddet dalgası için karar aldıklarını duyurdu. Ayrıca PKK kamplarında eğitilen sol örgütler, terörü batıya doğru yaymak için harekete geçti. Giresun'daki terör saldırısı bunun ilk işaretidir. Kemal Kılıçdaroğlu da "Başkanlık gelirse kan dökeriz" sözleriyle aslında partisini hızla bu gidişata alıştırmaya çalışıyor. Başkanlık sistemine geçiş kararını, kuşkusuz milletin kendisi verecek. Başkanlık sistemi millete rağmen hayata geçirilemeyeceği gibi milletin bu yöndeki kararını da kimse tehdit, terör ve şantajla engelleyemez.

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 5
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Yönetmen diyor ki, "bizim filmimiz o Hollywood komedisinin çakması değil!" Niye? Olay örgüsü aynı, seyirciyi heyecanlandırmak ve güldürmek için seçtiğin hikâye zemini aynı. Fark yok mu peki? Olmaz mı! Bir kere Hollywood senaristleri nereden bilsin de kumarda kazanılan parayı kahramanlarına pavyonda yedirsin? Ama alt tarafı seyirci iki saat gülsün, eğlensin diye yapılmış bir film. Üzerinde fazla durmak gerekmez. Ama çakılınca, "çakma değil" demeye ne gerek var?

Asıl mesele orada değil. Asıl mesele elli/ altmış yıllık, belki daha uzun bir zaman diliminin edebiyat ve sinema yapıtlarımızın nasıl apartma, çakma, kolayından uyarlama olduğunun yavaş yavaş fark edilmeye başlanması... İnternetin faydaları mı, kalp kıran yanı mı desem, bilemiyorum.
Fakat İran sinemasından Hint edebiyatına birçok eserle kolayca tanışmaya başlayangençler sonra bizim pek sanatsal, pek ödüllü, pek övgülü film ve romanlarımıza dönüp bakınca... Ağızları bir karış açık kalıyor. Sonra gelsin, hayal kırıklıklarıyla dolu konuşmalar... "Pes be kardeşim, Kiyurüstemi'nin filminden adam yirmi dakikayı olduğu gibi alıp kendi filmine koymuş!" "Panait Istrati geçmişte kaldı, kimse hatırlamaz demiş herhalde ve oturup kendi adıyla Istrati romanı yazmış!" Şimdi bir de sevilen popüler şarkılarımız konusunu hiç açmayayım. Orası felaket, malum!

Doğrusu, edebiyatta intihal (çalıntı, kaynak göstermeden alıntı) konusuna mesafeli yaklaşırım. Çünkü güneş altında yazılmadık bir şey kalmadı. Farkına bile varmadan tekrarlar olur. Üstelik her iyi eser fena halde ilham verici bir özelliğe sahip olduğundan başka eserleri de etkisi altında tutar. Ama bizdeki mesele başka! Onunla açık yüreklilikle yüzleşebilecek miyiz, bilemiyorum. Çünkü birbirinden beter, iki yüzü var.
Birincisi... Cumhuriyet aydını, yazarı, çizeri atasının, babasının hikâyelerine yüz çevirince dımdızlak ortada kaldı. Hikâyesi yok! Hayatı eğreti. Ruhu özenti. Ne yapacak o zaman? Özendiklerinden çalıp çırpacak.
İkincisi... Tembellik! Yanlış anlaşılmasın. Yazma, üretme tembelliği değil. Kendini "buralı" biri olarak tanımak konusundaki tembellik! Bu iş zor iş! Yolunun geçtiği mahallenin kahvesinde oturanlarla üç beş kelime etmeye benzemiyor!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

HDP eş Başkanı Selahattin Demirtaş 7 Haziran seçimleri öncesiçıkıp Meclis Grup Toplantısı'nda "Seni başkan yaptırmayacağız" demişti. Aynı siyasetçi uzun zamandır "iç savaş" söylemiyle dikkat çekiyor. Dahası diğer eş başkan sırtlarını terör örgütlerine dayadıklarını da ilan etmişti. En son Osman Baydemir, "Komşu olalım" diyerek ayrılıktan bahseder oldu. Bunların dağdakilerinin dilini de hatırlamak gerekir.
Bese Hozat denen kadın terörist daha iki gün önce, CHP ile HDP'nin ittifak yapmasını ve erken seçime bu ittifak ile gidilmesini önerdi. Cumhuriyet gazetesi de bunu büyük bir haber olarak gördü. Bu öneriden çok kısa bir süre önce Selahattin Demirtaş Ak Parti'nin devrilmesi gerektiğini ilan ettikten sonra şöyle söylemişti: "…bu ülkede erken seçim olur, başka bir şey olur, AKP'den ülke kurtulur ve bu şekilde çözümün önü açılır, başka yolu görünmüyor bunun."
"Başka bir şey olur" cümlesini, "CHP ile ittifak olur. Darbe olur. Kan akar" diye de tevil edebilirsiniz. Zira aynı eş başkan, Kobanibahanesiyle "ayaklanma çağrısı" yapmıştı da 50'nin üzerinde vatandaş hayatını kaybetmişti... "İç savaş" diye kaç kez söylediğini ise sayamak; hatırlayın. Kan isteyen Kılıçdaroğlu'na akıl hocalığı yapan ya da "birlikte olalım" diyen PKK/HDP çizgisi yakın geçmişte Kandil'de topladığı 8 ayrı sol terör örgütünü de yine Türkiye'de kan dökmek üzerine kurgulamamış mıydı?
Bese Hozat, bu ittifak çağrılarından önce "Türkiye Vietnam olur"cümlesini kurmuş ve büyük şehirlerde bombalı saldırılar düzenlenmemiş miydi? Toparlayalım. Kemal Kılıçdaroğlu, bir kahvaltı masasında topladığı yeminliErdoğan düşmanlarından aldığı sufle ile… Ve yakın gelecekte daha da birlikte olmayı arzuladığı PKK/HDPçizgisinin "ittifak çağrılarına" yeşil ışık yaktığını göstermek adına… "Başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz" cümlesini kurmuştur.
Ne diyelim? Sokma akılla bu kadar… Sizce de öyle değil mi? CHP'nin genetiğinde var "kan dökme" dürtüsü… İnönü'yü 27 Mayıs'ı ve Adnan Menderes'in idamını hatırlayın yeter…

Hasan Öztürk/Yeni Şafak