Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ayrılın şu HDP'den, yeni bir parti kurun! Böylece ortaya açık seçik iki çizgi çıkacak:
- Bir yanda savaşçı Cemil Bayık- Murat Karayılan- Selahattin Demirtaş- Figen Yüksekdağ grubu...
- Öbür yanda, hakkını aramaktan asla vazgeçmemiş ama bağımsızlık iddiasından vazgeçmiş Abdullah Öcalan- Leyla Zana- Hatip Dicle- Altan Tan ekibi...
Birincilerle "iş yapmak" mümkün değildir, ikincilerle anlaşmak daha kolaydır.
Türkiye siyasetinin kafası çalışan, laf anlayan, makul ve gerçekçi Kürt politikacılarına şiddetle ihtiyacı vardır. Bir de, "Marksist- Leninist" yani çağdışı olmayan Kürt temsilcilerine tabii.
Altan Tan, "çatışma, iç savaş, devrimci halk savaşında ısrar edenlerle buna karşı olup demokratik mücadeleyi seçenlerin bir yol ayırımı olacak" diyor. Buna karşılık Selahattin Demirtaş da ona tehditler savuruyor. Tan'ı ihraç etmeyi bile düşünüyorlar.
Ayrılın o zaman kardeşim. Çünkü "şiddetli geçimsizlik" var. Ayrılın, bu yeni partiyi kimse kösteklemeyecektir.
Bölge halkının PKK'dan iyice sıtkının sıyrıldığını da düşünecek olursak, Kürt oylarının çoğunu da bu yeni parti alabilecektir. Tabii, Kürt oylarının asıl büyük çoğunluğunu da AKP'nin aldığını hiç unutmayalım.
Yeni bir parti kurun, Kürtler'in gerçek çıkarları için çalışırsınız. Aklınız varsa, ki var gibi görünüyor, yeni anayasaya "seni başkan yaptırmayacağız" naralarıyla taş koymaz, tam tersine o anayasada haklarınızın yer alması için mücadele edersiniz.
"Özyönetim" değil ama güçlü yerel yönetim, "üniter yapıyı zorlamayacak ama halkın daha çok söz sahibi" olacağı bir sistem... Bu konularda AKP ile anlaşmak çok zor değildir. Hem böylece, size cumhuriyet tarihinde misli görülmemiş hakları sağlamış olan Tayyip Erdoğan'a da nankörlük etmemiş olursunuz.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Türkiye, iç pazara dayalı geleneksel sanayileşmesini tamamlamıştır. Burayı şu an içinde bulunduğumuz yapısal sorunları da çözerek tamamlayabilirdik. Ama olmadı. Şimdi Türkiye, kendi bölgesinin teknoloji ve finans üssü olmayı hedefleyen ve böylece kendi sınırları dışındaki ekonomik hinterlanda hakim olan yeni bir büyüme-kalkınma yolunu hedeflemelidir. Batı'nın yoksullaştırarak ele geçirdiği bölgesel hakimiyet yolunu Türkiye, hep birlikte zenginleşme hedefi yoluyla sağlayabilir. Örneğin Japonya, 2. Dünya Savaşı sonrası, komşusu Pasifik ülkelerine mal ve teknoloji ihraç ederek büyümüş ve kendine özgü bir kalkınma yolunu seçmiştir. Bugün Asya kalkınmasının başarısında Japonya'nın bu karşılıklı kazanmaya dönük kalkınma anlayışının büyük payı vardır.

Türkiye, yakın gelecekte, Doğu Avrupa, Ortadoğu, Kafkasya ve Afrika için benzer bir yolu seçebilir. Türkiye'nin nüfus, pazar ve sanayi olarak gücü ortadadır. Türkiye, Osmanlı'nın parçalanmasıyla uzaklaşmak zorunda kaldığı bütün stratejik pazarları bu anlayışla hedeflemelidir. İslam coğrafyası ise ekonomik kalkınma ve siyasi istikrar için yüzünü Türkiye'ye zaten dönmek zorundadır.

Bu açıdan, Türkiye-Rusya, Türkiye-Suudi Arabistan ve Filistin sorununun Gazze ablukasından başlayarak çözülmesiyle birlikte, Türkiye-İsrail ilişkileri gelecek dönemde kapsamlı bir bölgesel kalkınma için hayati önemdedir. Türkiye, bu tarihi fırsatı bütün vesayet dönemlerinde Batı'nın kendisine dayattığı ve oradan ithal edilen, bilim dışı iktisat ideolojisini tasfiye ederek değerlendirebilir. Bugün yakalanan başarıyı ve İstanbul'un dünya krizinin şu döneminde dünyanın en önemli altyapı projelerinin merkezi olmasını biz bu iktisat anlayışını aştığımız ölçüde elde ettik. Ancak, bu potansiyel ve fırsat tesadüflere bırakılamaz...

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Benim bedenim, benim ruhum, benim karakterim, benim hayatım, benim kariyerim, benim geleceğim... Kendim olmak, sahici olmak, hayallerinin peşinden koşmak... Bu lafların hepsi aslında gece görülen rüyalar gibi.
Sabah uyanınca başka bir dünyaya geçiliyor ve ne garip, kimse bunu itiraf etmiyor. Mesela o senin sandığın bedene artık tıp sektörü, popüler kültür ve öğretilmiş endişeleröylesine hükmediyor ki, senin lafın zor geçer. Zaten gelenekten çoktan kopmuş, evden işe, işten eve koşturan bir beden o zavallı et yığını.
Hele o "kendin olmak" konusu çok gülünç! Bütün hayatın bir performans sanatına dönmüş; kan ter içinde rolünü yapmaya çalışıyorsun ama "kendin"sin ha! Bari kendini aldatma!

Modern insan adına "hayat" dedikleri bir makinenin çaresiz takipçisi, kölesi, kurbanı gibi... Bir makine kadar "ruhsuz" fakat göz alıcı bir düzen bizi çevreliyor. Hatta dijitalizmin yaygınlaşmasından bu yana bu düzenin gerçekten de bir makine olduğunu söyleyebiliriz. Bizi baştan çıkartmak için etrafımız ürünlerle çevriliyor, onlarla oyuncaklarla oyalanançocuklar gibi oynayıp duruyoruz.
Düşünün... Tam şu günlerde... Maneviyat üzerine konuşmalar bile belli markalara sahip değilse, "gözde bir ürün" niteliği taşımıyorsa, alıcısı çıkmıyor. Yani diyeceğim şu... Çıkış için, çıkış kapısını tanıyıp bulmak için önce "kapalı kaldığımızı" bilip kabullenmemiz gerekiyor.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Fethullahçı Terör Örgütü'nü açığa düşüren ve 17-25 Aralık kalkışmasını belki de erkene almalarına ve bu sayede de ellerinde patlamasına sebep olan dershanelerle ilgili yasal düzenleme bizi bu günlere taşıyabildi. Lafı getireceğim yer, bazı proje liseler üzerinden bugün yapılmaya çalışılan şeyin zemininin olmadığı ama provokasyona ayarlı bir hayaletin liseli gençleri istismar için her yolu deneyebileceğini de akılda tutmamız gerektiği.

Eğitimle ilgili sorunları konuşalım, tartışalım. Fikrini soracağınız her velinin, öğrencinin, öğretmenin fırsatını bulmuşken sayacağı en az 10 şikayeti olacaktır. Fakat bunları dile getirme yöntemi medeni ve hukuki çerçevede olmalıdır. Öyle de oluyor zaten. Peki şimdiki durum ne? İstanbul Lisesi ve Galatasaray Lisesi gibi birkaç okulda bir takım sol sendikalar ne yapmaya çalışıyor? Bir takım karanlık tipler, temiz yüzlü gençlerin arkasına saklanıp ne haltlar karıştırıyor?

Karanlığa karşı mücadele edeceklermiş, gericiliğe geçit vermeyeceklermiş, Atatürk ve Cumhuriyet değerlerini koruyacaklarmış, Tevfik Fikret'in mirasına sahip çıkacaklarmış. Aydınlık bir gelecek istiyorlarmış... Cumhuriyet'in bir zamanlar sürmanşetten indirmediği "Tehlikenin farkında mısınız?" misali işler... Proje belli, kart, lümpen solcular şimdi de liseli gençlere gözünü dikmiş.

PKK'nın hendeklere gömdüğü, Kobani'de silah altına aldığı gençlerin de çoğu lise yaşlarındaydı. Daha dün oğlu "sokak çağrısından CHP'ye fayda yok" demesine rağmen Kılıçdaroğlu da liseli gençlerin eylemlere kışkırtılmasını sahiplendi.

Gençler 'araya gitse', umurlarında değil bunların. Hiç rahat durmayacaklar, gençleri istismar etmek pahasına, ülkenin enerjisini sömürmek, gücünü kırmak pahasına her kötülüğü yapabilecek gözü dönmüş bir hayalet gezinip duruyor. Tırmalıyor, habire yumruk sallıyor. Her yumruğu kendi suratına patlıyor. Ama yine de pes etmiyor.

Çünkü Türkiye'ye verebildiği her zararı kar sayıyor. Neyse ki provokasyonun zemini yok. Veliler son derece duyarlı, okul idareleri dikkatli.

Halime Kökçe/Star

  • 5
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Nasıl ki yeni CHP "dindarlara değelim" diyerek vitrine bazı "küskün İslamcı"ları koyduysa HDP de öyle yaptı. Hiçbir zaman o aktörlerle siyasi aklını oluşturmadı. Stratejilerini onlarla birlikte üretmedi. Onları birer taktik hamle olarak gördü.
HDP'nin onlardan iki beklentisi vardı. Birincisi, topluma çeşitliliği esas alan bir parti olduğunu ve dindarlarla bir sorunu olmadığını göstermek.
İkincisi ise İslamcı Kürtler arasında Erdoğan karşıtlığını yaymak. Altan Tan bu isimlerden biriydi. Vitrine kondu. Kendisine mankenlik yaptırıldı. "HDP'nin dini mübini İslam'la ne sorunu olabilir" diye propaganda yaptı.
Dahası HDP'nin paralel yapıdan devşirerek kullandığı 17-25 Aralık söylemlerini kendi üslubunca yaydı.Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın irrasyonel ve gerekçesiz şekilde kriminalizasyonuna hizmet etti.

HDP bugün radikalleşmesini ve gerçek kimliğini gizleyemez bir noktaya geldi. Bu saatten sonra HDP için İslamcı Kürtleri taşımak hiç de kolay değil. Bu özeni parti yönetimi gösteremez. Zira o dar kadro ciddi bir varlık yokluk kaygısı yaşıyor. HDP, artık PKK'nın Kürt ve Türk halkını açıktan tehdit ettiği bir ortamda sözümona siyaset yapmak zorunda.
HDP, PKK yancılığını böylesi mayınlı bir sahada yürütmek durumunda. PKK açık açık "hendekte sırt çeviren bölgeler bombalı saldırıya hazır olun" diye tehditler savuruyor. Bu ortamda Altan Tan'ın çıkıp da aktörlüğe soyunmasının, "dindar Kürtlerin temsilcisi" gibi konuşmasının tek bir anlamı var. O da HDP'nin gerçek yüzünün artık saklanamamasıdır.
Bunun üzerinden Altan Tan'ın siyasi basiretinden yahut aktörlüğünden dem vurmanın hiçbir anlamı yok. Ne demişler, geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğde'ye...

Fahrettin Altun/Sabah

  • 6
  • 17
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bugün hala can alıcı sorunlarımız var. Üst akıl da o noktalara yükleniyor. Tuna'nın girişte alıntıladığım cümlesinde saklı bu. Sanırım, düne kadar muhafazakârları tehdit, liderlerini de düşman olarak görenlerin bir kısmı, FETÖ, PKK ve DAEŞ karşısında Erdoğan'ın ülkeyi birarada tutan bir mücadele verdiğinin farkındalar. İkinci büyük anaforun henüz başındayız. Yerli ve milli temel konularda muhafazakârı, ulusalcısı, ülkücüsü, Alevisi, gayrımüslimi ve Kürdü ile "birlik" olacak mıyız, olmayacak mıyız?

İşte bu noktada en büyük arızayı veren maalesef anamuhalefet partisi ve lideri.
Tamahkârlıkları "liseli çocuklara" kışkırtmaya kadar vardı.

Oysa fırtınanın gözüne doğru ilerlerken, hükümeti, muhalefeti, askeri, istihbaratı, medyası, STK'ları ile birlik içinde olmalıyız. Paylaşımın ikinci yarısı Türkiye ne yaparsa yapsın başlayacaktı. Şansımız ise, bu anaforu, 2001 krizi şartlarında değil, 14 yıllık reformlardan sonra, güçlü bir liderle karşılamamız. Ne yani, ev içinden yıkılırsa, "eski güzel günlere" dönebileceklerini mi düşünüyorlar? Olayın Erdoğan'ın hal edilmesiyle sınırlı kalacağını mı zannediyorlar?

Türkiye'yi, liseli çocukları sokağa sürerek, PKK, FETÖ ve DAEŞ'in saldırıları ile içeride güçsüz duruma düşürürken, güneyden onun nefes borusunu bir PKK devleti ile kesmeyi Erdoğan'a karşı bir siyasi mücadele olarak okumak, operasyona uğruyor olduğumuzu gösterir; bir de bol miktarda ahmaklığı…

Türkiye bu zorlukları aşacak, göreceksiniz. Ama neden ödenecek bedeli arttıralım ki? AK Parti ve CHP, sosyolojileri ile birbirinin antitezi, artık bu durumu düzeltmek lazım. Çünkü o tez çürük. Partiler birbirlerinin düşmanı değil, rakipleri olmalılar. Milli konularda da işbirliği yapmalılar. Biz mesela, son beş yılda Baykal'ın CHP'nin başında kalması veya AK Parti'yi Erdoğansızlaştırma halinde bugünlerin nasıl yaşanacağını da pek konuşmuyoruz. Eh, oralardan da üst akıl sırıtıyor zaten.

Markar Esayan/Akşam